<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Belgot&uuml;rk Gazetesi</title>
	<atom:link href="https://belgoturk.tv/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://belgoturk.tv</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 23 Sep 2026 21:26:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.1</generator>
	<item>
		<title>Erhan Yurdayüksel: Küresel ekonominin kuralları</title>
		<link>https://belgoturk.tv/belgoturk-yazarlari/erhan-yurdayuksel-kuresel-ekonominin-kurallari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Sep 2026 01:01:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgotürk Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236705</guid>

					<description><![CDATA[ABD-Çin Masasında Avrupa, Avrupa&#8217;nın Gölgesinde Türkiye Dünya ekonomisinin yeni dengeleri yine Washington ile Pekin arasında kuruluyor. ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping&#8217;in zirvesinde gümrük vergileri, kritik hammaddeler, yapay zekâ, teknoloji ve tedarik zincirleri masanın ana başlıkları. Ancak bu görüşmenin sonuçları yalnızca ABD ve Çin&#8217;i ilgilendirmiyor. Avrupa&#8217;dan Türkiye&#8217;ye kadar bütün ekonomiler, iki [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD-Çin Masasında Avrupa, Avrupa&#8217;nın Gölgesinde Türkiye</strong></p>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel.jpg"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-193933 size-thumbnail" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg 150w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-30x30.jpg 30w" sizes="(max-width: 150px) 100vw, 150px" /></a>Dünya ekonomisinin yeni dengeleri yine Washington ile Pekin arasında kuruluyor.</p>
<p>ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping&#8217;in zirvesinde gümrük vergileri, kritik hammaddeler, yapay zekâ, teknoloji ve tedarik zincirleri masanın ana başlıkları.</p>
<p>Ancak bu görüşmenin sonuçları yalnızca ABD ve Çin&#8217;i ilgilendirmiyor.</p>
<p>Avrupa&#8217;dan Türkiye&#8217;ye kadar bütün ekonomiler, iki büyük gücün alacağı kararların sonuçlarıyla karşı karşıya kalacak.</p>
<p>Asıl soru şu:</p>
<p>ABD ve Çin küresel ekonominin kurallarını yeniden yazarken Avrupa ve Türkiye bu masanın neresinde?</p>
<p>Ticaret savaşı bitse de rekabet bitmeyecek</p>
<p>ABD ile Çin arasındaki yüksek gümrük vergilerinin düşürülmesi küresel ticaret açısından bir nefes alma alanı yaratabilir.</p>
<p>Ancak ticaret savaşında tansiyonun düşmesi, ekonomik rekabetin sona erdiği anlamına gelmiyor.<br />
Tam tersine&#8230;</p>
<p>Tarifeler gerilerken mücadele maliyet, teknoloji, üretim kapasitesi ve pazar payı üzerinden devam edecek.</p>
<p>Bu durum Avrupa için ciddi bir ikilem yaratıyor. ABD&#8217;nin Çin&#8217;e uyguladığı yüksek vergiler Çin mallarını Avrupa pazarına yönlendirebilirken, Washington ile Pekin arasındaki olası bir uzlaşma Çinli üreticilerin yeniden daha agresif biçimde küresel pazarlara dönmesine yol açabilir.</p>
<p>Yani Avrupa açısından denklem oldukça net:</p>
<p>Ticaret savaşı da sorun, ticaret barışı da rekabet baskısı yaratabilir.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın asıl sorunu: Rekabet gücü</p>
<p>Avrupa Birliği&#8217;nin Çin&#8217;le verdiği büyük ticaret açığı artık yalnızca bir dış ticaret problemi değil, aynı zamanda sanayi ve rekabet gücü problemi.</p>
<p>Çin, elektrikli otomobilden bataryaya, güneş panelinden elektronik ürünlere kadar stratejik sektörlerde üretim ölçeğini büyütüyor.</p>
<p>Avrupa ise yüksek enerji maliyetleri, yüksek üretim giderleri ve giderek ağırlaşan küresel rekabetle karşı karşıya.</p>
<p>Bu nedenle Avrupa&#8217;nın önündeki soru yalnızca &#8220;Çin&#8217;den ne kadar ithalat yapıyoruz?&#8221; değil.</p>
<p><strong>Asıl soru:</strong></p>
<p>Avrupa neden aynı ürünleri Çin kadar rekabetçi maliyetlerle üretemiyor?</p>
<p>Cevap enerji, teknoloji, finansman ve üretim ölçeğinde aranmalı.</p>
<p>Nadir toprak elementleri: Ekonomik bağımlılığın yeni adı</p>
<p>Zirvenin kritik başlıklarından biri de nadir toprak elementleri.</p>
<p>Elektrikli otomobiller, savunma sanayii, elektronik, rüzgâr türbinleri ve yüksek teknoloji üretimi bu stratejik hammaddelere bağımlı.</p>
<p>Çin&#8217;in yalnızca üretimde değil, bu hammaddelerin işlenmesinde de güçlü konumda olması Pekin&#8217;e önemli bir ekonomik pazarlık gücü sağlıyor.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın burada yaşadığı sorun çok açık:</p>
<p>Sanayiyi Avrupa&#8217;da tutmak istiyor ama sanayinin ihtiyaç duyduğu bazı kritik girdilerde dışa bağımlı.</p>
<p>Bu nedenle stratejik özerklik artık siyasi bir slogan olmaktan çıkıp doğrudan bir ekonomi politikası haline geliyor.</p>
<p>Yapay zekâda yeni yarış</p>
<p>Bir başka cephe ise yapay zekâ.</p>
<p>ABD teknoloji şirketleri ve sermaye gücüyle öne çıkarken Çin büyük üretim kapasitesi ve devlet destekli teknoloji politikalarıyla yarışıyor.</p>
<p>Avrupa ise güçlü bir pazar ve önemli bir düzenleyici aktör olmasına rağmen, küresel teknoloji devleri yaratmakta zorlanıyor.</p>
<p>Bu tablo gelecekte daha da önemli hale gelecek.</p>
<p>Çünkü yapay zekâ artık yalnızca teknoloji sektörüyle ilgili değil.</p>
<p>Üretim, finans, savunma, lojistik, enerji ve ticaretin tamamını değiştirecek bir ekonomik altyapı.</p>
<p>ABD ile Çin bu alanın güvenlik ve rekabet kurallarını konuşurken Avrupa&#8217;nın yalnızca düzenleyici konumda kalması uzun vadede yeterli olmayabilir.</p>
<p>Türkiye bu tablonun neresinde?</p>
<p>Ve bütün bu gelişmeler Türkiye&#8217;yi doğrudan ilgilendiriyor.</p>
<p>Çünkü Türkiye&#8217;nin en önemli ekonomik bağlantılarından biri Avrupa Birliği.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın Çin karşısında rekabet gücünü kaybetmesi, Türkiye&#8217;nin Avrupa&#8217;ya yaptığı ihracatı da dolaylı biçimde etkileyebilir.</p>
<p>Buna karşılık Çin mallarının Avrupa pazarına daha fazla yönelmesi, Türk üreticileri açısından fiyat rekabetini sertleştirebilir.</p>
<p>Ancak bu tablonun Türkiye açısından fırsat tarafı da var.</p>
<p>Avrupa şirketleri tedarik zincirlerini çeşitlendirmek isterse Türkiye; coğrafi konumu, üretim altyapısı, Gümrük Birliği bağlantısı ve Avrupa pazarına yakınlığı sayesinde alternatif üretim ve tedarik merkezi olma fırsatı yakalayabilir.</p>
<p>Buradaki kritik kelime ise &#8220;fırsat&#8221;.</p>
<p>Çünkü fırsat kendiliğinden yatırıma dönüşmez.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin enerji maliyetleri, finansmana erişim koşulları, yüksek katma değerli üretim kapasitesi, teknoloji yatırımları ve öngörülebilir ekonomi politikaları bu süreçte belirleyici olacak.</p>
<p>Dünya üretim zincirleri yeniden şekillenirken Türkiye&#8217;nin avantajı yalnızca &#8220;Çin&#8217;e yakın olmak&#8221; ya da &#8220;Avrupa&#8217;ya yakın olmak&#8221; değil, güvenilir, rekabetçi ve yüksek katma değerli bir üretim merkezi olabilmek.</p>
<p>Türkiye için mesele yalnızca ihracat değil</p>
<p>Türkiye açısından daha büyük mesele, küresel ticaretteki değişimi katma değerli üretime çevirebilmek.</p>
<p>Çin ile rekabet ederken düşük maliyet avantajına güvenmek artık yeterli olmayabilir.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın yeni dönemde ihtiyaç duyacağı otomotiv parçaları, makine, savunma teknolojileri, elektronik, enerji ekipmanları ve dijital çözümler Türkiye için önemli fırsatlar yaratabilir.</p>
<p>Fakat bunun için Türkiye&#8217;nin yalnızca üreten değil, tasarlayan, geliştiren ve teknoloji ihraç eden bir ekonomiye dönüşmesi gerekiyor.</p>
<p>Aksi halde küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılanmasından pay almak yerine, başka ülkelerin ürettiği malların pazarı olma riski ortaya çıkar.</p>
<p>Sonuç: Yeni dünya ekonomisinde kim kazanacak?</p>
<p>ABD ile Çin arasındaki rekabet artık yalnızca bir ticaret savaşı değil.</p>
<p>Bu mücadele aynı zamanda teknoloji, enerji, hammadde, üretim ve tedarik zinciri savaşı.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın gelecekteki ekonomik gücü, bu alanlarda ne kadar bağımsız ve rekabetçi olabileceğine bağlı.</p>
<p>Türkiye için ise tablo hem risk hem fırsat içeriyor.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın Çin&#8217;e karşı tedarik zincirlerini çeşitlendirmesi Türkiye&#8217;ye yeni kapılar açabilir.</p>
<p>Ancak o kapılardan geçebilmek için Türkiye&#8217;nin maliyet avantajından teknoloji avantajına geçmesi gerekiyor.</p>
<p>Çünkü yeni küresel düzende yalnızca ucuz üreten değil, stratejik ürün üreten ve güvenilir tedarik sağlayan ülkeler öne çıkacak.</p>
<p><strong>Söz sizde…</strong></p>
<p>Sizce Türkiye, ABD-Çin rekabetiyle yeniden şekillenen küresel tedarik zincirlerinde Avrupa&#8217;nın üretim üssü olma fırsatını değerlendirebilir mi?</p>
<p>Yoksa yüksek maliyetler, teknoloji açığı ve finansman sorunları nedeniyle bu fırsatı başka ülkelere mi bırakır?</p>
<p><strong>Erhan Yurdayüksel</strong></p>
<p><strong>24 Eylül 2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erhan Yurdayüksel: Finansın Yeni Ekseni</title>
		<link>https://belgoturk.tv/belgoturk-yazarlari/erhan-yurdayuksel-finansin-yeni-ekseni/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2026 01:01:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgotürk Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Eco Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[fon]]></category>
		<category><![CDATA[GGBI]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşil Tahvil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236700</guid>

					<description><![CDATA[Küresel Finansın Yeni Ekseni: 3 Milyar Euroluk GGBI Hamlesi ve Yeşil Dönüşümün Ekonomi Politiği Birleşmiş Milletler Genel Kurulu&#8217;nun 81. oturumu, yalnızca küresel diplomasinin geleceğine ilişkin mesajların verildiği bir platform değil, aynı zamanda dünya ekonomisinin önümüzdeki dönemde hangi finansal araçlarla şekilleneceğinin tartışıldığı kritik bir zemin haline geliyor. Bu çerçevede öne çıkan başlıklardan biri, Avrupa Birliği&#8217;nin Global [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>Küresel Finansın Yeni Ekseni: 3 Milyar Euroluk GGBI Hamlesi ve Yeşil Dönüşümün Ekonomi Politiği</h1>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel.jpg"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-193933 size-thumbnail" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg 150w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-30x30.jpg 30w" sizes="(max-width: 150px) 100vw, 150px" /></a>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu&#8217;nun 81. oturumu, yalnızca küresel diplomasinin geleceğine ilişkin mesajların verildiği bir platform değil, aynı zamanda dünya ekonomisinin önümüzdeki dönemde hangi finansal araçlarla şekilleneceğinin tartışıldığı kritik bir zemin haline geliyor. Bu çerçevede öne çıkan başlıklardan biri, Avrupa Birliği&#8217;nin Global Gateway stratejisinin amiral gemisi girişimlerinden biri olan <strong>Küresel Yeşil Tahvil Girişimi (GGBI)</strong> oldu.</p>
<p>Uluslararası Ortaklıklardan Sorumlu Komisyon Üyesi Jozef Síkela, Avrupa Yatırım Bankası Başkanı Nadia Calviño, GGBI fonundaki kamu yatırımcılarının temsilcileri ve ortak ülkelerin liderleri, yeşil finansmanın ölçeğini büyütmek ve gelişmekte olan ekonomilere yönelik özel sermaye akışını hızlandırmak amacıyla girişimin potansiyelini ele aldı.</p>
<p>GGBI&#8217;nin ortaya koyduğu model, klasik kalkınma finansmanından önemli bir farklılaşmaya işaret ediyor: Amaç yalnızca kamu kaynaklarını gelişmekte olan ülkelere aktarmak değil, <strong>kamu sermayesini bir kaldıraç olarak kullanarak çok daha büyük miktarda özel sermayeyi sürdürülebilir altyapı yatırımlarına yönlendirmek.</strong></p>
<p>Bu nedenle GGBI&#8217;yi yalnızca bir &#8220;yeşil finansman programı&#8221; olarak değerlendirmek yetersiz kalıyor. Girişim, aynı zamanda küresel sermayenin yönünü, riskin nasıl paylaşılacağını ve gelişmekte olan ülkelerin uluslararası finans piyasalarından hangi maliyetlerle kaynak sağlayacağını etkileyebilecek yeni bir finansal mimarinin parçası olarak öne çıkıyor.</p>
<h2>3 Milyar Euroluk Fon, 20 Milyar Euroluk Sermaye Hedefi</h2>
<p>GGBI&#8217;nin ekonomik açıdan en dikkat çekici tarafı, kamu kaynaklarının özel sermaye üzerindeki <strong>kaldıraç etkisini</strong> artırmaya odaklanması.</p>
<p>GGBI Fonu&#8217;nun yaklaşık 1 milyar euro kamu öz sermayesi ile Avrupalı ve uluslararası yatırımcılardan sağlanması hedeflenen 2 milyar euroya kadar özel sermayeyi bir araya getirerek yaklaşık 3 milyar euroluk bir büyüklüğe ulaşması bekleniyor.</p>
<p>Ancak girişimin nihai hedefi bu 3 milyar euroluk fon büyüklüğüyle sınırlı değil. Avrupa Komisyonu&#8217;nun Sürdürülebilir Kalkınma İçin Avrupa Fonu Plus (EFSD+) kapsamında sağlayacağı kredi koruması ve diğer risk azaltıcı mekanizmalar sayesinde, <strong>20 milyar euroya kadar özel sermayenin sürdürülebilir altyapı yatırımlarına yönlendirilmesi</strong> amaçlanıyor.</p>
<p>Buradaki temel ekonomi politikası oldukça net:</p>
<p><strong>Kamu parası, özel sermayenin girmekten çekindiği piyasalarda riski azaltacak; risk azaldıkça sermayenin maliyeti düşecek; sermaye maliyeti düştükçe yeşil altyapı yatırımlarının ekonomik olarak uygulanabilirliği artacak.</strong></p>
<p>Bu mekanizma özellikle gelişmekte olan piyasalar açısından kritik önem taşıyor. Çünkü bu ülkelerde temiz enerji, elektrik şebekeleri, ulaşım altyapısı, su yönetimi ve iklim dayanıklılığı yatırımlarının ekonomik getirileri uzun vadeye yayılırken, yatırımcıların karşı karşıya kaldığı kur, ülke, faiz, likidite ve siyasi riskler kısa vadede fiyatlanıyor.</p>
<p>GGBI&#8217;nin hedeflediği finansal mimari, işte bu risk-getiri dengesini yeniden kurmaya çalışıyor.</p>
<h2>Yeşil Tahvil Artık Yalnızca Çevre Politikası Değil</h2>
<p>Yeşil tahviller uzun süre ağırlıklı olarak çevresel hedeflerin finansmanında kullanılan özel bir borçlanma aracı olarak görüldü. Ancak küresel finans piyasalarının dönüşümüyle birlikte yeşil tahvillerin anlamı genişliyor.</p>
<p>Bugün mesele yalnızca &#8220;hangi proje çevreci?&#8221; sorusundan ibaret değil.</p>
<p>Asıl soru, <strong>hangi ülkenin sürdürülebilir yatırımlar için uluslararası sermayeye daha düşük maliyetle erişebileceği</strong> haline geliyor.</p>
<p>Bu noktada güçlü bir yeşil tahvil piyasası, gelişmekte olan ülkeler açısından üç önemli ekonomik avantaj sağlayabilir:</p>
<p>Uzun vadeli altyapı yatırımları için alternatif finansman kanalları yaratabilir.</p>
<p>Uluslararası kurumsal yatırımcıların yerel piyasalara erişimini kolaylaştırabilir.</p>
<p>Doğru risk paylaşımı mekanizmalarıyla borçlanma maliyetlerinin aşağı çekilmesine katkıda bulunabilir.</p>
<p>Ancak bunun gerçekleşmesi otomatik değil. Bir ülkenin yeşil tahvil ihraç etmesi, tek başına daha ucuz finansman anlamına gelmiyor. Yatırımcı açısından ülke riski, para birimi riski, enflasyon, merkez bankası politikası, hukuki çerçeve, şeffaflık, proje kalitesi ve tahvil piyasasının likiditesi hâlâ belirleyici faktörler.</p>
<p>Dolayısıyla GGBI&#8217;nin başarısı, yalnızca ne kadar para topladığıyla değil, <strong>bu sermayeyi hangi koşullarda ve hangi ülkelerde daha düşük risk primiyle kullanılabilir hale getirdiğiyle</strong> ölçülecek.</p>
<h2>Üç Sütunlu Finansal Mimari</h2>
<p>GGBI&#8217;nin ekonomik modelini üç temel sütun oluşturuyor.</p>
<h3>1. GGBI Fonu</h3>
<p>Fon, gelişmekte olan ülkelerdeki sürdürülebilir yatırımlara yeşil tahviller üzerinden özel sermaye yönlendirmeyi amaçlıyor.</p>
<p>Burada Avrupa Yatırım Bankası liderliğindeki kalkınma finansmanı kuruluşları, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, çeşitli Avrupa kalkınma bankaları ve Yeşil İklim Fonu gibi kamu aktörleri kritik bir rol üstleniyor.</p>
<p>Kamu yatırımcılarının varlığı, özel yatırımcı açısından bir tür güven ve risk paylaşımı mekanizması oluşturuyor.</p>
<p>Fonun Avrupa&#8217;nın en büyük varlık yöneticilerinden Amundi tarafından yönetilmesi de modelin yalnızca kamu finansmanına değil, büyük ölçekli kurumsal yatırımcıların sermaye piyasalarına erişimine dayandığını gösteriyor.</p>
<h3>2. Kapsamlı Teknik Yardım Programı</h3>
<p>Finansman kadar önemli ikinci unsur ise <strong>yatırım yapılabilir proje arzının oluşturulması.</strong></p>
<p>Gelişmekte olan ülkelerde sermaye eksikliği kadar önemli sorunlardan biri de uluslararası standartlarda hazırlanmış, finansal açıdan uygulanabilir ve yatırımcıların değerlendirebileceği yeterli sayıda projenin bulunmaması.</p>
<p>GGBI&#8217;nin teknik yardım programı tam olarak bu boşluğu hedefliyor.</p>
<p>Girişim kapsamında dünyanın farklı bölgelerinde 15 ortak ülkede yüksek kaliteli yeşil tahvil ihraçlarından oluşan bir proje ve ihraç havuzu oluşturulmasına destek veriliyor. Latin Amerika ve Karayipler, Sahra Altı Afrika, Asya-Pasifik ve AB komşuluk ülkelerinde yeni ihraçların gündeme gelmesi bekleniyor.</p>
<p>Bu mekanizma uzun vadede yalnızca tek tek tahvil ihraçlarını değil, <strong>yerel yeşil tahvil piyasalarının kurumsal altyapısını</strong> geliştirme potansiyeline sahip.</p>
<h3>3. Yeşil Kupon Sübvansiyon Tesisi</h3>
<p>Girişimin belki de gelişmekte olan piyasalar açısından en doğrudan ekonomik araçlarından biri yeşil kupon sübvansiyonu.</p>
<p>Çünkü bir yatırımın çevresel açıdan cazip olması, yüksek faiz ortamında onu otomatik olarak finansal açıdan cazip hale getirmiyor.</p>
<p>Özellikle yüksek enflasyon, sıkı para politikası ve yüksek ülke risk primiyle karşı karşıya kalan ekonomilerde tahvil ihraç maliyetleri yatırımın fizibilitesini bozabiliyor.</p>
<p>Kupon sübvansiyonu, belirli koşullar altında bu maliyetin aşağı çekilmesine yardımcı olarak yeşil projelerin finansmanını mümkün kılmayı amaçlıyor.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında GGBI, çevresel hedeflerle makrofinansal gerçeklik arasında bir köprü kurmaya çalışıyor.</p>
<h2>Asıl Mesele: Risk Primi</h2>
<p>Gelişmekte olan ülkelerin yeşil dönüşüm önündeki temel sorunlarından biri yalnızca yatırım miktarının yetersizliği değil, <strong>sermayenin maliyeti.</strong></p>
<p>Örneğin gelişmiş bir ekonomide devlet tahvili getirileri ile yatırım yapılabilir bir altyapı projesinin finansman maliyeti arasındaki fark nispeten sınırlı olabilirken, gelişmekte olan piyasalarda aynı proje çok daha yüksek bir risk primiyle karşılaşabilir.</p>
<p>Bunun sonucunda aynı güneş enerjisi santrali, elektrik şebekesi veya temiz ulaşım projesi farklı ülkelerde tamamen farklı finansal maliyetlerle karşı karşıya kalabilir.</p>
<p>GGBI&#8217;nin temel iddiası tam da burada önem kazanıyor:</p>
<p><strong>Riskin bir bölümünü kamu ve kalkınma finansmanı kuruluşları üstlenirse, özel yatırımcının talep ettiği risk primi aşağı çekilebilir.</strong></p>
<p>Eğer bu mekanizma çalışırsa, 1 euroluk kamu sermayesinin çok daha büyük miktarda özel sermayeyi harekete geçirmesi mümkün olabilir.</p>
<p>Ancak bunun başarısı, kaldıraç oranından çok daha fazlasına bağlı. Özel yatırımcının gerçekten ek sermaye getirip getirmediği, finansman maliyetinin ne ölçüde düştüğü, projelerin ticari sürdürülebilirliği ve yaratılan altyapının ekonomik büyümeye katkısı belirleyici olacak.</p>
<h2>Bölgesel Bazda Hangi Piyasalar Avantajlı?</h2>
<p>GGBI&#8217;nin etkisinin bütün gelişmekte olan piyasalarda aynı olması beklenmemeli. Bölgesel farklılıkların temelinde sermaye piyasalarının derinliği, ülke risk primi, enerji ihtiyacı, altyapı açığı, kurumsal kapasite ve yeşil yatırım potansiyeli bulunuyor.</p>
<h3>Latin Amerika ve Karayipler</h3>
<p>Latin Amerika, yenilenebilir enerji kaynaklarının güçlü olması, enerji dönüşümü için yüksek yatırım ihtiyacı ve bazı ülkelerde gelişmiş sermaye piyasalarının bulunması nedeniyle önemli bir alan oluşturuyor.</p>
<p>Özellikle yenilenebilir enerji, elektrik şebekeleri, temiz ulaşım ve sürdürülebilir şehircilik alanları yeşil tahvil finansmanı açısından geniş bir yatırım tabanı sağlayabilir.</p>
<p>Bununla birlikte bölge ülkeleri arasında makroekonomik istikrar ve ülke riskleri bakımından ciddi farklılıklar bulunuyor. Bu nedenle GGBI&#8217;nin finansman maliyetini düşürme kapasitesi ülkeden ülkeye değişebilir.</p>
<h3>Asya-Pasifik</h3>
<p>Asya-Pasifik bölgesinde ölçek çok daha büyük.</p>
<p>Hızlı kentleşme, enerji talebindeki artış, sanayileşme ve altyapı ihtiyacı, yeşil yatırımlar açısından son derece geniş bir pazar yaratıyor.</p>
<p>Bu bölgenin avantajı yatırım ihtiyacının büyüklüğü iken, temel mesele sermayenin doğru projelere yönlendirilmesi ve farklı ülkelerdeki finansal ve kurumsal yapıların birbirinden oldukça farklı olması.</p>
<h3>Sahra Altı Afrika</h3>
<p>Sahra Altı Afrika&#8217;da ise yatırım ihtiyacı ile finansmana erişim arasındaki fark daha belirgin.</p>
<p>Elektrik erişimi, yenilenebilir enerji, su altyapısı, ulaştırma ve iklim dayanıklılığı alanlarında çok büyük yatırım gereksinimi bulunuyor.</p>
<p>Ancak yüksek ülke riskleri, düşük yerel sermaye piyasası derinliği ve döviz cinsinden borçlanmanın yaratabileceği kur riski, özel yatırımcı açısından önemli engeller oluşturuyor.</p>
<p>Bu nedenle GGBI&#8217;nin kredi koruması, teknik yardım ve faiz maliyetini azaltmaya yönelik araçları açısından bu bölge özellikle dikkat çekici bir uygulama alanı olabilir.</p>
<h3>AB Komşuluk Ülkeleri</h3>
<p>AB&#8217;nin komşuluk bölgesi ise farklı bir profile sahip.</p>
<p>Avrupa finans sistemiyle daha yakın ekonomik ve ticari bağlantılar, yeşil dönüşüm hedefleri ve altyapı yatırımları bu ülkeler için avantaj yaratabilir.</p>
<p>Buna karşılık bazı ekonomilerde yüksek jeopolitik ve makroekonomik riskler, sermaye maliyetini artırmaya devam edebilir.</p>
<p>Dolayısıyla burada GGBI&#8217;nin sağlayabileceği risk paylaşımı, yatırımcıların kararlarında önemli bir tamamlayıcı unsur haline gelebilir.</p>
<h2>Yeşil Dönüşüm Aynı Zamanda Bir Rekabet Politikası</h2>
<p>GGBI&#8217;nin daha geniş anlamı yalnızca iklim finansmanında aranmalı değil.</p>
<p>Yeşil dönüşüm giderek uluslararası ticaret, sanayi politikası ve rekabet gücüyle doğrudan bağlantılı hale geliyor.</p>
<p>Enerji maliyetlerinin düşürülmesi, enerji arz güvenliğinin güçlendirilmesi, elektrik şebekelerinin modernleştirilmesi ve düşük karbonlu üretim kapasitesinin artırılması; ülkelerin yalnızca çevresel performansını değil, uzun vadeli üretim maliyetlerini ve ihracat kapasitesini de etkiliyor.</p>
<p>Bu nedenle yeşil finansmanın gelişmesi, sermaye piyasalarının derinleşmesiyle birlikte düşünüldüğünde, gelişmekte olan ülkeler için bir <strong>rekabetçilik stratejisine</strong> dönüşebilir.</p>
<p>Burada Avrupa açısından da daha geniş bir ekonomik hedef bulunuyor. Global Gateway üzerinden finansman, teknik uzmanlık ve standartların birlikte sunulması, Avrupa&#8217;nın küresel altyapı finansmanındaki ekonomik ve kurumsal ağırlığını güçlendiren bir araç niteliği taşıyor.</p>
<p>Başka bir ifadeyle GGBI, yalnızca &#8220;yeşil&#8221; bir finansman programı değil, aynı zamanda <strong>sermaye, standartlar, teknoloji ve altyapı yatırımları üzerinden küresel ekonomik ilişkileri şekillendiren bir araç</strong> olarak okunabilir.</p>
<h2>20 Milyar Euroluk Hedef Gerçekleşebilir mi?</h2>
<p>Burada kritik soru, 3 milyar euroluk fonun gerçekten 20 milyar euroya kadar özel sermayeyi harekete geçirip geçiremeyeceği.</p>
<p>Bunun cevabı birkaç temel değişkene bağlı olacak:</p>
<p>Kamu garantilerinin özel yatırımcı açısından ne ölçüde risk azaltacağı,</p>
<p>Yeşil tahvillerin yatırımcıya sunduğu getiri ile üstlenilen risk arasındaki dengenin nasıl oluşacağı,</p>
<p>Gelişmekte olan ülkelerde kur ve faiz risklerinin nasıl yönetileceği,</p>
<p>Yeterli sayıda yatırım yapılabilir projenin hazırlanıp hazırlanamayacağı,</p>
<p>Yerel sermaye piyasalarının ne ölçüde derinleşeceği,</p>
<p>Yeşil tahvil standartlarına duyulan güvenin korunup korunamayacağı.</p>
<p>Dolayısıyla 20 milyar euro hedefi yalnızca finansal bir büyüklük değil; aynı zamanda GGBI modelinin <strong>kamu sermayesini ne kadar etkili bir kaldıraç mekanizmasına dönüştürebildiğinin testi</strong> olacak.</p>
<h2>Sermayenin Yönü Değişirken</h2>
<p>GGBI&#8217;nin ortaya koyduğu model, küresel ekonomide yaşanan daha büyük bir dönüşümün parçası.</p>
<p>İklim yatırımları artık yalnızca çevre politikalarının konusu değil; enerji güvenliği, sanayi politikası, altyapı yatırımları, kamu maliyesi, sermaye piyasaları ve uluslararası rekabet gücüyle doğrudan bağlantılı.</p>
<p>Bu nedenle yeşil tahvillerin önemi de yalnızca sağladıkları finansman miktarıyla ölçülmemeli. Asıl mesele, <strong>sermayenin hangi projelere, hangi ülkelerde ve hangi maliyetle yönlendirileceği.</strong></p>
<p>GGBI&#8217;nin yaklaşık 3 milyar euroluk başlangıç finansmanını 20 milyar euroya kadar özel sermayeyi harekete geçirecek bir kaldıraç mekanizmasına dönüştürme hedefi bu açıdan dikkat çekici.</p>
<p>Ancak nihai başarı, toplanan sermayenin büyüklüğünden ziyade, gelişmekte olan ülkelerin gerçekten daha uzun vadeli ve daha düşük maliyetli finansmana erişip erişemeyeceğiyle ölçülecek.</p>
<p>Eğer kamu garantileri ve kalkınma finansmanı kuruluşlarının üstlendiği risk, özel sermayenin talep ettiği risk primini anlamlı biçimde azaltabilirse GGBI, yeşil tahvil piyasalarının gelişimini hızlandırmanın ötesinde bir etki yaratabilir: <strong>Gelişmekte olan ekonomilerin sermaye maliyetini düşüren, yerel finans piyasalarını derinleştiren ve sürdürülebilir altyapı yatırımlarını daha bankable hale getiren yeni bir finansman kanalı oluşturabilir.</strong></p>
<p>Bu nedenle GGBI&#8217;nin önümüzdeki dönemde izlenmesi gereken temel göstergeleri yalnızca fon büyüklüğü olmayacak. <strong>İhraç edilen yeşil tahvillerin faiz maliyeti, yatırımcı çeşitliliği, ülke bazında risk primlerindeki değişim, özel sermayenin kaldıraç oranı, finanse edilen proje hacmi ve yaratılan ekonomik kapasite</strong> girişimin gerçek etkisini ortaya koyacak.</p>
<p>Kısacası küresel yeşil dönüşümün geleceği yalnızca ne kadar para bulunacağına değil, <strong>riskin kim tarafından taşınacağına ve sermayenin ne kadar verimli fiyatlanacağına</strong> bağlı.</p>
<p>GGBI tam da bu noktada, iklim finansmanı ile küresel sermaye piyasalarının kesiştiği yeni bir ekonomi politikası deneyimi olarak öne çıkıyor.</p>
<p><strong>GGBI ve Türkiye: Yeşil Sermayenin Yeni Finansman Kapısı</strong></p>
<p>Küresel Yeşil Tahvil Girişimi&#8217;nin Türkiye açısından anlamı, yalnızca yeni bir dış finansman kaynağı ihtimali üzerinden okunmamalı. Asıl mesele, Türkiye&#8217;nin Avrupa merkezli yeşil finansman mimarisinin neresinde konumlanacağı ve bu mimarinin Türkiye&#8217;nin <strong>sermaye maliyetini, dış finansmana erişimini ve yatırım kapasitesini</strong> ne ölçüde etkileyebileceğidir.</p>
<p>Avrupa Birliği&#8217;nin Global Gateway stratejisi kapsamında yürütülen GGBI, gelişmekte olan ülkelerde güçlü yeşil tahvil piyasalarının oluşmasını ve sürdürülebilir altyapı projelerine özel sermaye çekilmesini hedefliyor. Girişimin uzun vadeli hedefi, 20 milyar euroya kadar özel sermayeyi harekete geçirmek.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin burada dikkat çekici bir avantajı bulunuyor: Ülkede yeşil ve sürdürülebilir finansman için gerekli sermaye piyasası altyapısı artık yalnızca başlangıç aşamasında değil.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de Yeşil Finansman İçin Piyasa Altyapısı Oluşuyor</strong></p>
<p>Sermaye Piyasası Kurulu&#8217;nun 2022 yılında yeşil ve sürdürülebilir borçlanma araçlarına ilişkin rehber oluşturmasıyla Türkiye&#8217;de yeşil tahvil piyasasının düzenleyici zemini oluşturuldu. Rehber; ihraç gelirlerinin kullanımından proje seçimine, fonların yönetiminden raporlamaya ve dış değerlendirmeye kadar yatırımcı güveni açısından kritik unsurları düzenliyor.</p>
<p>Bu çerçeve 2026&#8217;da daha da genişletildi.</p>
<p>SPK, 13 Ağustos 2026 tarihinde <strong>Yeşil, Sürdürülebilir ve Sosyal Sermaye Piyasası Araçları Rehberi</strong> ile <strong>Sürdürülebilirlik Bağlantılı Sermaye Piyasası Araçları Rehberi</strong>ni kabul etti. Yeni düzenlemeler sosyal temalı araçları ve sürdürülebilirlik bağlantılı sermaye piyasası araçlarını da kapsama alırken, çerçeve belgeleri, raporlama, dış değerlendirme ve performans göstergeleri konusunda daha ayrıntılı bir yapı oluşturdu.</p>
<p>Dolayısıyla Türkiye&#8217;nin GGBI açısından temel meselesi artık &#8220;yeşil tahvil ihraç edebilir miyiz?&#8221; sorusundan ziyade <strong>&#8220;bu piyasayı Avrupa ve küresel yatırımcıların ilgisini çekecek ölçekte derinleştirebilir miyiz?&#8221;</strong> sorusuna dönüşüyor.</p>
<p>Bu ayrım son derece önemli.</p>
<p>Çünkü sermaye piyasasında düzenlemenin bulunması gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli değil. Büyük ölçekli uluslararası sermayenin gelmesi için yatırım yapılabilir proje havuzu, şeffaf raporlama, karşılaştırılabilir sürdürülebilirlik verileri, güvenilir dış değerlendirme mekanizmaları ve öngörülebilir makroekonomik koşulların birlikte çalışması gerekiyor.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin Asıl Avantajı: Yatırım İhtiyacının Büyüklüğü</strong></p>
<p>Türkiye açısından GGBI&#8217;nin potansiyelini artıran en önemli unsur, yeşil dönüşüm için ihtiyaç duyulan yatırımın ölçeği.</p>
<p>Enerji üretiminden elektrik şebekelerine, enerji verimliliğinden temiz ulaşıma, sanayinin dönüşümünden su altyapısına kadar çok geniş bir yatırım alanı bulunuyor.</p>
<p>Bu yatırımların önemli bir bölümü uzun vadeli sermaye gerektiriyor.</p>
<p>Tam da burada yeşil tahviller devreye girebilir.</p>
<p>Bankacılık sisteminin kısa ve orta vadeli finansman kapasitesinin yanında sermaye piyasalarının daha uzun vadeli kaynak sağlayabilmesi, Türkiye&#8217;nin yatırım finansmanını çeşitlendirebilir. Özellikle emeklilik fonları, sigorta şirketleri, varlık yöneticileri ve uluslararası kurumsal yatırımcıların uzun vadeli yatırım stratejileri açısından yeşil tahviller önemli bir araç haline gelebilir.</p>
<p>SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül&#8217;ün 2025&#8217;te açıkladığı verilere göre Türkiye&#8217;de yeşil ve sürdürülebilir temalı borçlanma araçlarının toplam ihraç tutarı 560 milyar liranın üzerine çıkmıştı. Aynı açıklamada yeşil tahvil ve sukuk ihraçlarının arttığı ve sermaye piyasalarının düşük karbonlu yatırımların finansmanında daha aktif hale geldiği belirtildi.</p>
<p>Bu rakam, Türkiye&#8217;de sürdürülebilir finansın artık marjinal bir finansman yöntemi olmaktan çıkmaya başladığını gösteren önemli bir gösterge.</p>
<p><strong>Ancak Türkiye İçin Kritik Konu: Faiz Değil, Risk Primi</strong></p>
<p>GGBI&#8217;nin Türkiye açısından yaratabileceği ekonomik etkiyi değerlendirirken en kritik değişkenlerden biri <strong>risk primi</strong>.</p>
<p>Bir yatırımcı açısından Türkiye&#8217;deki bir yeşil tahvilin &#8220;yeşil&#8221; olması, ülke riskini ortadan kaldırmıyor.</p>
<p>Tahvilin yatırımcı açısından toplam maliyetini belirleyen unsurlar arasında:</p>
<p>ülke risk primi,</p>
<p>enflasyon beklentileri,</p>
<p>para politikası,</p>
<p>döviz kuru riski,</p>
<p>ihraççının kredi kalitesi,</p>
<p>tahvilin vadesi,</p>
<p>piyasa likiditesi,</p>
<p>hukuki ve düzenleyici öngörülebilirlik</p>
<p>gibi faktörler bulunuyor.</p>
<p>Bu nedenle GGBI&#8217;nin Türkiye açısından gerçek değer önerisi, yalnızca &#8220;yeşil tahvil piyasasına para getirmek&#8221; değil; <strong>uluslararası kalkınma finansmanı kuruluşlarının ve garanti mekanizmalarının risk paylaşımı yoluyla yatırımcıların talep ettiği risk primini azaltabilmesi</strong> olacaktır.</p>
<p>Eğer Avrupa merkezli bir finansman mekanizması, belirli projelerde yatırımcı açısından aşağı yönlü riski sınırlandırabiliyorsa, bunun teorik sonucu daha düşük finansman maliyeti olabilir.</p>
<p>Fakat bu etkinin Türkiye&#8217;nin bütün tahvil piyasasına otomatik olarak yayılacağı sonucuna varılamaz. Etki büyük ölçüde proje, ihraççı, vade, para birimi ve kullanılan garanti mekanizmasına göre değişecektir.</p>
<p><strong>Türkiye İçin En Büyük Fırsat: Avrupa Sermayesiyle Yerel Projeyi Buluşturmak</strong></p>
<p>GGBI&#8217;nin Türkiye bakımından stratejik tarafı burada ortaya çıkıyor.</p>
<p>Türkiye, Avrupa ekonomisiyle yoğun ticaret ve yatırım ilişkilerine sahip bir ekonomi. Bu nedenle Avrupa&#8217;nın yeşil dönüşüm politikaları Türkiye&#8217;deki şirketlerin ve altyapı yatırımlarının finansman koşullarını doğrudan etkileyebiliyor.</p>
<p>Avrupa Birliği&#8217;nin Global Gateway kapsamında Türkiye&#8217;yi de içeren Batı Balkanlar ve Türkiye bölgesine yönelik amiral projeleri bulunuyor.</p>
<p>Dolayısıyla Türkiye açısından ideal senaryo, Avrupa&#8217;dan gelen sermayenin yalnızca kamu borçlanmasına yönelmesi değil; <strong>enerji, ulaştırma, sanayi, belediye altyapısı ve dijital dönüşüm gibi üretken yatırımlara aktarılması</strong> olacaktır.</p>
<p>Bu noktada yeşil tahvil, Avrupa sermayesi ile Türkiye&#8217;deki yatırım ihtiyacı arasında bir finansal köprü görevi görebilir.</p>
<p><strong>Enerji Dönüşümü Özellikle Önemli</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin GGBI benzeri mekanizmalardan yararlanabileceği en önemli alanlardan biri enerji dönüşümü.</p>
<p>Yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılması kadar elektrik iletim ve dağıtım altyapısının modernizasyonu da önemli.</p>
<p>Çünkü enerji dönüşümü yalnızca yeni güneş ve rüzgâr santralleri kurmak anlamına gelmiyor. Daha fazla yenilenebilir enerjinin sisteme entegre edilebilmesi için şebekenin güçlendirilmesi, depolama kapasitesinin geliştirilmesi ve enerji verimliliği yatırımlarının artırılması gerekiyor.</p>
<p>Bunların tamamı yüksek başlangıç sermayesi ve uzun vadeli finansman gerektiren yatırımlar.</p>
<p>Yeşil tahvil piyasasının gelişmesi, bu yatırımların yalnızca banka kredilerine veya kamu kaynaklarına bağımlı kalmadan finanse edilmesine yardımcı olabilir.</p>
<p><strong>Sanayi İçin Daha Büyük Bir Dosya Açılıyor</strong></p>
<p>Türkiye açısından belki de enerji yatırımlarından daha geniş ekonomik sonuç doğurabilecek alan ise sanayinin yeşil dönüşümü.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin ihracat yapısında Avrupa pazarının ağırlığı düşünüldüğünde, üretim süreçlerinde karbon yoğunluğunun azaltılması yalnızca çevre politikası değil, <strong>dış ticaret rekabetçiliği</strong> meselesi haline geliyor.</p>
<p>Bu nedenle yeşil finansman; fabrikaların enerji verimliliği yatırımlarından yenilenebilir enerji kullanımına, düşük karbonlu üretim teknolojilerinden temiz ulaşım altyapısına kadar çok geniş bir yatırım alanını finanse edebilir.</p>
<p>Burada yeşil tahvil ile sürdürülebilirlik bağlantılı tahvil arasında da önemli bir ayrım ortaya çıkıyor.</p>
<p>Yeşil tahvil belirli yeşil projelerin finansmanına odaklanırken, sürdürülebilirlik bağlantılı araçlar şirketlerin belirli ve ölçülebilir sürdürülebilirlik performans hedeflerine bağlanabiliyor. Türkiye&#8217;nin 2026&#8217;da bu araçlara ilişkin yeni düzenlemeleri kabul etmesi, finansman seçeneklerinin çeşitlenmesi açısından önem taşıyor.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin Önündeki Asıl Sınav: Proje Havuzu</strong></p>
<p>Burada GGBI&#8217;nin teknik yardım ayağı Türkiye için en az fon mekanizması kadar önemli olabilir.</p>
<p>Çünkü uluslararası sermayenin Türkiye&#8217;ye gelmesi için yalnızca yatırımcı bulunması yeterli değil; yatırımcının önüne <strong>standartları belli, finansal modeli hazırlanmış, sürdürülebilirlik hedefleri ölçülebilir ve gelir modeli öngörülebilir projeler</strong> koymak gerekiyor.</p>
<p>Başka bir ifadeyle Türkiye&#8217;nin ihtiyacı sadece &#8220;daha fazla yeşil tahvil&#8221; değil.</p>
<p>İhtiyaç duyulan şey:</p>
<p><strong>daha fazla yatırım yapılabilir yeşil proje, daha fazla şeffaflık, daha uzun vadeli sermaye, daha düşük risk primi.</strong></p>
<p>Bu dört unsur aynı anda gerçekleştiğinde yeşil finansman, çevresel bir finansman aracından çıkıp ekonomik büyümenin finansman mekanizmasına dönüşebilir.</p>
<p><strong>Türkiye GGBI İçin Nasıl Bir Konum Alabilir?</strong></p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da GGBI&#8217;nin mevcut resmi tanımında girişimin &#8220;AB ortak ülkeleri&#8221; odağında olmasıdır. Dolayısıyla Türkiye açısından herhangi bir GGBI finansmanından söz ederken bunun otomatik veya garantili bir kaynak olduğunu varsaymamak gerekir. Girişimin mevcut ülke ve proje kapsamı ile Türkiye&#8217;nin hangi araçlardan ve hangi koşullarda yararlanabileceği ayrıca değerlendirilmelidir.</p>
<p>Buna rağmen Türkiye&#8217;nin mevcut yeşil finans altyapısı, Avrupa ile ekonomik bağlantıları ve yüksek yatırım ihtiyacı, ülkeyi bu finansal dönüşümün yakından izlenmesi gereken ekonomilerinden biri haline getiriyor.</p>
<p>Türkiye açısından stratejik hedef, Avrupa&#8217;nın yeşil finansman standartlarıyla kendi sermaye piyasası altyapısını mümkün olduğunca uyumlu hale getirmek ve uluslararası yatırımcıların aradığı şeffaflık ve karşılaştırılabilirlik düzeyini yükseltmek olabilir.</p>
<p><strong>Türkiye İçin Mesele &#8220;Yeşil&#8221; Olmaktan Çok Daha Büyük</strong></p>
<p>GGBI&#8217;nin Türkiye açısından asıl önemi, birkaç milyar euroluk potansiyel finansmandan çok daha büyük bir yerde yatıyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önündeki mesele, <strong>sermayenin maliyetini düşürerek yatırım kapasitesini artırmak.</strong></p>
<p>Yeşil dönüşüm bu açıdan bir amaç olduğu kadar bir finansman kanalı da olabilir.</p>
<p>Eğer Türkiye, güçlü bir proje havuzu oluşturabilir, sürdürülebilirlik verilerini uluslararası yatırımcıların karşılaştırabileceği standartlara taşıyabilir, yeşil tahvil piyasasını derinleştirebilir ve uluslararası garanti/risk paylaşımı mekanizmalarından etkin biçimde yararlanabilirse, yeşil finansman Türkiye&#8217;nin uzun vadeli yatırım kapasitesini destekleyen önemli bir araç haline gelebilir.</p>
<p>Bunun ekonomik sonucu yalnızca daha fazla güneş santrali veya daha düşük karbonlu üretim olmayacaktır.</p>
<p>Daha derin bir yeşil tahvil piyasası,</p>
<p><strong>daha uzun vadeli sermaye, daha çeşitli yatırımcı tabanı, daha fazla altyapı yatırımı ve uygun koşullar oluştuğunda daha düşük finansman maliyeti</strong> anlamına gelebilir.</p>
<p>Dolayısıyla Türkiye&#8217;nin GGBI ve benzeri küresel yeşil finansman mekanizmalarındaki pozisyonu, önümüzdeki dönemde yalnızca iklim politikası açısından değil, <strong>sermaye piyasaları, dış finansman, sanayi politikası ve ekonomik rekabet gücü açısından da</strong> önem taşıyacak.</p>
<p>Asıl yarış, yeşil tahvil ihraç etmekte değil, <strong>uluslararası sermayeyi Türkiye&#8217;nin üretken yatırımlarına hangi maliyetle ve hangi ölçekte çekebileceğinde</strong> yaşanacak.</p>
<p><strong>Erhan Yurdayüksel</strong></p>
<p><strong>23 Eylül 2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erhan Yurdayülsel&#8217;den Efsane Başkan &#8216;Burhan Özfatura’ya Vefa ve Başsağlığı Mesajı</title>
		<link>https://belgoturk.tv/vefat-olum-taziye-bassagligi-tesekkur-ilanlari/erhan-yurdayukselden-efsane-baskan-burhan-ozfaturaya-vefa-ve-bassagligi-mesaji/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2026 01:29:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vefat-Ölüm-Taziye-Başsağlığı-teşekkür-ilanları]]></category>
		<category><![CDATA[Burhan Özfatura]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236692</guid>

					<description><![CDATA[Belgotürk Gazetesi yazarı Ekonomist Erhan Yurdayüksel, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanlarından Burhan Özfatura’nın vefatı dolayısıyla başsağlığı mesajı yayımladı. Yurdayüksel, Özfatura’nın İzmir’in gelişimi ve modernleşmesine sunduğu katkıların kent hafızasında yaşamaya devam edeceğini belirtti. “İzmir’e Adanmış Bir Ömür” Yurdayüksel, yayımladığı taziye mesajında şu ifadelere yer verdi: “İzmir’imizin yakın tarihine iz bırakan, kentin kalkınmasında ve modernleşmesinde önemli görevler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr"><strong class="x7amdea">Belgotürk Gazetesi yazarı Ekonomist Erhan Yurdayüksel, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanlarından Burhan Özfatura’nın vefatı dolayısıyla başsağlığı mesajı yayımladı. Yurdayüksel, Özfatura’nın İzmir’in gelişimi ve modernleşmesine sunduğu katkıların kent hafızasında yaşamaya devam edeceğini belirtti.</strong></p>
<p dir="ltr"><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-236693" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura.jpg 800w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura-300x169.jpg 300w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura-768x432.jpg 768w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura-123x70.jpg 123w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura-570x320.jpg 570w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Burhan-Ozfatura-701x394.jpg 701w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></a></p>
<h2 class="x1yc453h x1603h9y x1gtpwm6 x7amdea x1i21sxh xladpa3 x1iykcro xma8rkl x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1fv8qjw x1a024ua x14l7nz5 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">“İzmir’e Adanmış Bir Ömür”</h2>
<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">Yurdayüksel, yayımladığı taziye mesajında şu ifadelere yer verdi:</p>
<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">“İzmir’imizin yakın tarihine iz bırakan, kentin kalkınmasında ve modernleşmesinde önemli görevler üstlenen İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanlarından Burhan Özfatura’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.</p>
<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">Görev yaptığı dönemlerde İzmir’in altyapısından kültürel yaşamına kadar pek çok alanda hayata geçirdiği projelerle kentin gelişimine önemli katkılar sunan Özfatura, geride bıraktığı eserler ve hizmetlerle daima saygı ve rahmetle hatırlanacaktır.</p>
<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">Kararlı duruşu, İzmir’e duyduğu sevgi ve hizmet odaklı belediyecilik anlayışıyla kent yaşamında iz bırakan değerli büyüğümüz Burhan Özfatura, yalnızca bir yönetici değil; aynı zamanda İzmir’in hafızasında önemli bir yer edinen kıymetli bir isimdi.</p>
<h2 class="x1yc453h x1603h9y x1gtpwm6 x7amdea x1i21sxh xladpa3 x1iykcro xma8rkl x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1fv8qjw x1a024ua x14l7nz5 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">Başsağlığı ve Sabır Diliyorum</h2>
<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">Güzel İzmir’imize bıraktığı eserler ve gerçekleştirdiği hizmetlerle anmaya devam edeceğimiz merhum Burhan Özfatura’ya Yüce Allah’tan rahmet; başta kederli ailesi ve yakınları olmak üzere tüm sevenlerine ve aziz İzmir halkına sabır ve başsağlığı diliyorum.</p>
<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">Mekânı cennet, ruhu şad olsun.”</p>
<p dir="ltr">Erhan Yurdayüksel</p>
<p class="x1yc453h xma8rkl xgoqxah xutxfr x1fie51u xgyxj25 x1xobyvs x1elgs31 x1fv8qjw xcy5tzr x1ht4adc xnvauns x1c2l018 x14l7nz5 xuw7688 x1pjt2rx x160d6zm xrxpjvj" dir="ltr">
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erhan Yurdayüksel: Yeni üçgen</title>
		<link>https://belgoturk.tv/belgoturk-yazarlari/erhan-yurdayuksel-yeni-ucgen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2026 01:01:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgotürk Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236686</guid>

					<description><![CDATA[Brüksel’den Ankara’ya: Yeni Ekonomik Düzen Kurulurken Türkiye Nerede Duracak? Dünya yeniden kuruluyor. Bu kez sınırlar haritalarda değil, tedarik zincirlerinde çiziliyor. Çipi kim üretiyor? Enerjiyi kim kontrol ediyor? Kritik minerali kim çıkarıyor? Yapay zekânın altyapısını kim kuruyor? Sermaye nereye akıyor? Üretim hangi ülkede yoğunlaşıyor? Ve en önemlisi, kriz çıktığında kimin kapısı çalınabiliyor? Yeni dünyanın gerçek güç [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Brüksel’den Ankara’ya: Yeni Ekonomik Düzen Kurulurken Türkiye Nerede Duracak?</strong></p>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft size-thumbnail wp-image-193933" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg 150w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-30x30.jpg 30w" sizes="auto, (max-width: 150px) 100vw, 150px" /></a>Dünya yeniden kuruluyor.</p>
<p>Bu kez sınırlar haritalarda değil, tedarik zincirlerinde çiziliyor.</p>
<p>Çipi kim üretiyor?</p>
<p>Enerjiyi kim kontrol ediyor?</p>
<p>Kritik minerali kim çıkarıyor?</p>
<p>Yapay zekânın altyapısını kim kuruyor?</p>
<p>Sermaye nereye akıyor?</p>
<p>Üretim hangi ülkede yoğunlaşıyor?</p>
<p>Ve en önemlisi, kriz çıktığında kimin kapısı çalınabiliyor?</p>
<p>Yeni dünyanın gerçek güç soruları bunlar.</p>
<p>Bu nedenle Avrupa Birliği ile Kanada arasında son dönemde ortaya çıkan yeni ortaklık arayışını yalnızca diplomatik bir gelişme olarak okumak büyük bir hata olur.</p>
<p>Burada konuşulan şey, aslında geleceğin ekonomisinin nasıl kurulacağı.</p>
<p>Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Kanada’yı AB’nin ilk “ortak üyesi” olmaya davet etmesi ve Kanada Başbakanı Mark Carney’nin bunu “gelecek için bir ittifak” olarak nitelendirmesi, klasik üyelik ilişkilerinin ötesine geçen yeni bir ekonomik ve stratejik yakınlaşma arayışını gösteriyor.</p>
<p>Henüz ortada tamamlanmış, hukuki çerçevesi netleşmiş bir “ortak üyelik” modeli yok.</p>
<p>Ama bunun belki de daha önemli bir tarafı var:</p>
<p><strong>Dünya yeni ortaklık biçimleri arıyor.</strong></p>
<p>Çünkü eski ekonomik düzenin kuralları değişiyor.</p>
<p><strong>Artık en ucuz olan değil, en güvenilir olan önemli</strong></p>
<p>Küreselleşmenin uzun yıllar boyunca temel sloganı belliydi:</p>
<p><strong>En ucuz yerde üret, dünyanın her yerine sat.</strong></p>
<p>Şimdi bu modelin yanına başka bir cümle ekleniyor:</p>
<p><strong>Kriz çıktığında üretmeye devam edebileceğin yerde üret.</strong></p>
<p>Pandemi, küresel tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.</p>
<p>Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa&#8217;ya enerji bağımlılığının ekonomik maliyetini hatırlattı.</p>
<p>ABD-Çin rekabeti ise çiplerin, yapay zekânın ve kritik teknolojilerin artık sıradan ticari ürünler olmadığını ortaya koydu.</p>
<p>Böylece “ekonomik güvenlik” kavramı öne çıktı.</p>
<p>Artık ülkeler yalnızca maliyeti hesaplamıyor.</p>
<p>Risk de hesaplıyor.</p>
<p>Bir ülke petrolünü nereden alıyor?</p>
<p>Doğalgazı kim sağlıyor?</p>
<p>Çipi kim üretiyor?</p>
<p>Batarya için gerekli mineraller nereden geliyor?</p>
<p>Gübrenin hammaddesi hangi ülkeden geliyor?</p>
<p>Finansman krizinde hangi kaynaklara erişilebiliyor?</p>
<p>Bütün bu sorular artık ekonomi bakanlıklarının olduğu kadar dışişleri ve savunma bürokrasilerinin de gündeminde.</p>
<p>Çünkü ekonomi ile güvenlik arasındaki duvar giderek ortadan kalkıyor.</p>
<p><strong>Yeni petrol: Kritik mineraller</strong></p>
<p>Geleceğin ekonomisini anlamak istiyorsak petrol kadar lityuma, doğalgaz kadar nadir toprak elementlerine bakmak zorundayız.</p>
<p>Elektrikli otomobillerden rüzgâr türbinlerine, savunma sistemlerinden cep telefonlarına, bataryalardan veri merkezlerine kadar çok sayıda sektör kritik minerallere bağımlı.</p>
<p>Burada büyük bir ekonomik mücadele başlıyor.</p>
<p>Ama mesele yalnızca madenin nerede bulunduğu değil.</p>
<p>Asıl mesele, o madenin nerede işlendiği.</p>
<p>Kim rafine ediyor?</p>
<p>Kim teknolojiye dönüştürüyor?</p>
<p>Kim batarya üretiyor?</p>
<p>Kim nihai ürünü ihraç ediyor?</p>
<p>Çünkü gerçek katma değer çoğu zaman toprağın altındaki kaynakta değil, o kaynağın üzerinde kurulan sanayi zincirinde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Kanada&#8217;nın Avrupa açısından önemini de burada görmek gerekiyor.</p>
<p>Kanada doğal kaynaklara sahip.</p>
<p>Avrupa ise büyük bir pazar, güçlü sanayi altyapısı, sermaye ve teknoloji kapasitesine sahip.</p>
<p>Bir tarafın kaynağı, diğer tarafın teknolojisi ve pazarıyla birleştiğinde ortaya yalnızca ticaret değil, stratejik bir ekonomik ortaklık çıkıyor.</p>
<p>İşte geleceğin ittifakları tam olarak böyle kurulacak.</p>
<p><strong>Avrupa&#8217;nın derdi yalnızca Kanada değil</strong></p>
<p>Aslında Avrupa&#8217;nın Kanada&#8217;ya yönelmesi, daha büyük bir arayışın parçası.</p>
<p>Avrupa kendisine güvenli tedarik zincirleri oluşturmak istiyor.</p>
<p>Enerji kaynaklarını çeşitlendirmek istiyor.</p>
<p>Kritik minerallere erişimini güvence altına almak istiyor.</p>
<p>Teknoloji alanındaki bağımlılıklarını azaltmak istiyor.</p>
<p>Savunma kapasitesini güçlendirmek istiyor.</p>
<p>Ve bütün bunları yaparken mümkün olduğunca güvenilir ortaklarla hareket etmek istiyor.</p>
<p>Bu nedenle Avrupa&#8217;nın yeni ekonomik haritasına bakarken tek tek ticaret anlaşmalarından çok daha büyük bir dönüşümü görmek gerekiyor.</p>
<p>Avrupa, ekonomik dayanıklılığını yeniden inşa etmeye çalışıyor.</p>
<p>Bu dönüşümün dışında kalan ülkeler için ise mesele yalnızca ihracat kaybı olmayabilir.</p>
<p>Yatırım kaybı olabilir.</p>
<p>Teknoloji kaybı olabilir.</p>
<p>Tedarik zincirlerinden dışlanma olabilir.</p>
<p>Sanayi yatırımlarının başka ülkelere kayması olabilir.</p>
<p>İşte Türkiye açısından asıl tehlike burada başlıyor.</p>
<p><strong>Peki Türkiye nerede?</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin elinde önemli bir koz var:</p>
<p><strong>Coğrafya.</strong></p>
<p>Ama artık yalnızca coğrafya yetmiyor.</p>
<p>Türkiye Avrupa ile Asya&#8217;nın arasında.</p>
<p>Karadeniz&#8217;in kıyısında.</p>
<p>Kafkasya&#8217;ya yakın.</p>
<p>Orta Doğu&#8217;nun kapısında.</p>
<p>Akdeniz&#8217;in merkezinde.</p>
<p>Enerji yollarının kesişiminde.</p>
<p>Büyük bir iç pazara sahip.</p>
<p>Avrupa ile yoğun ticari ilişkileri var.</p>
<p>Güçlü bir üretim altyapısı bulunuyor.</p>
<p>Otomotivden makineye, tekstilden savunma sanayisine kadar çok sayıda sektörde ciddi üretim kapasitesi var.</p>
<p>Bunların hepsi önemli.</p>
<p>Ama yeterli mi?</p>
<p>Değil.</p>
<p>Çünkü yeni ekonomik düzende bir ülkenin yalnızca “yolun üzerinde” bulunması yetmiyor.</p>
<p>Yolun kendisinden ne kadar ekonomik değer ürettiği önem kazanıyor.</p>
<p>Bir enerji boru hattının üzerinden geçmesi başka.</p>
<p>Enerji ticaretinin, depolamasının ve teknolojisinin merkezinde olmak başka.</p>
<p>Bir lojistik güzergâhının üzerinde bulunmak başka.</p>
<p>Lojistik teknolojisi, finansmanı ve dağıtım merkezinin sahibi olmak başka.</p>
<p>Bir otomobil üretmek başka.</p>
<p>Otomobilin bataryasını, yazılımını ve kritik elektronik sistemlerini de üretmek başka.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önündeki mesele tam olarak bu.</p>
<p><strong>Coğrafi avantajı ekonomik üstünlüğe çevirebilmek.</strong></p>
<p><strong>Avrupa ile ilişkiyi sadece üyelik tartışmasına sıkıştırmayalım</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliği ile ilişkileri yıllardır büyük ölçüde üyelik tartışması üzerinden ele alınıyor.</p>
<p>Oysa ekonomi çoktan başka bir yere gitti.</p>
<p>Türkiye ile Avrupa arasındaki ticaret yalnızca diplomatik ilişkilerden ibaret değil.</p>
<p>Avrupa&#8217;daki bir otomobil fabrikasının tedarikçisi Türkiye&#8217;de olabilir.</p>
<p>Bir Alman makinesinin parçası Bursa&#8217;da üretilebilir.</p>
<p>Bir Avrupa şirketinin yatırımı Türkiye&#8217;deki fabrikada istihdam yaratabilir.</p>
<p>Bir Türk şirketinin Avrupa&#8217;daki müşterisiyle kurduğu üretim zinciri yıllarca sürebilir.</p>
<p>Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkisini yalnızca “üyelik olacak mı, olmayacak mı?” sorusuna indirmek, ekonomik gerçekliğin önemli bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelir.</p>
<p>Asıl soru çok daha somut:</p>
<p><strong>Türkiye Avrupa&#8217;nın yeni ekonomik değer zincirlerinde nerede duracak?</strong></p>
<p><strong>Çünkü yeni yatırım haritası çiziliyor</strong></p>
<p>Avrupa&#8217;da üretim yeniden şekilleniyor.</p>
<p>Şirketler tedarik zincirlerini çeşitlendiriyor.</p>
<p>Enerji maliyetlerini yeniden hesaplıyor.</p>
<p>Çipten bataryaya, savunma teknolojilerinden yapay zekâ altyapısına kadar yeni yatırım alanları ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bu yatırımlar için ülkeler arasında ciddi bir rekabet var.</p>
<p>Türkiye bu yarışın içinde.</p>
<p>Ama tek başına avantajlı değil.</p>
<p>Polonya var.</p>
<p>Çekya var.</p>
<p>Macaristan var.</p>
<p>Romanya var.</p>
<p>Balkan ülkeleri var.</p>
<p>Kuzey Afrika var.</p>
<p>Asya&#8217;da farklı üretim merkezleri var.</p>
<p>Dolayısıyla “Türkiye&#8217;nin konumu çok önemli” demek artık tek başına bir ekonomik strateji değil.</p>
<p>Yatırımcıya şu sorunun cevabını vermek gerekiyor:</p>
<p><strong>Neden Türkiye?</strong></p>
<p>Ucuz iş gücü mü?</p>
<p>Artık tek başına yeterli değil.</p>
<p>Büyük pazar mı?</p>
<p>Önemli ama yeterli değil.</p>
<p>Coğrafi konum mu?</p>
<p>Önemli ama yeterli değil.</p>
<p>Asıl cevap;</p>
<p><strong>verimlilik, teknoloji, nitelikli iş gücü, enerji , finansman, lojistik, öngörülebilir yatırım ortamı</strong></p>
<p>bileşiminde yatıyor.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin en büyük ekonomik sınavı</strong></p>
<p>Bence Türkiye&#8217;nin önündeki temel ekonomik sınav, daha fazla üretmekten çok <strong>daha fazla değer üretmek</strong>.</p>
<p>Daha fazla ihracat yapmaktan çok <strong>daha yüksek katma değerli ihracat yapmak</strong>.</p>
<p>Daha fazla yatırım çekmekten çok <strong>teknoloji ve üretim kapasitesi yaratan yatırımları çekmek</strong>.</p>
<p>Çünkü düşük maliyetli üretim modeli dünyanın başka yerlerinde de var.</p>
<p>Ama yüksek teknoloji üretmek kolay değil.</p>
<p>Yapay zekâ altyapısı kurmak kolay değil.</p>
<p>Batarya teknolojisi geliştirmek kolay değil.</p>
<p>Çip üretiminde uzmanlaşmak kolay değil.</p>
<p>İleri savunma teknolojileri geliştirmek kolay değil.</p>
<p>Küresel markalar yaratmak kolay değil.</p>
<p>İşte ekonomik sıçrama tam burada başlıyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önündeki asıl hedef, üretim zincirinin alt basamaklarından üst basamaklarına çıkabilmek.</p>
<p><strong>Yapay zekâ, savunma ve enerji: Yeni üçgen</strong></p>
<p>Önümüzdeki dönemde üç alan özellikle kritik olacak:</p>
<p><strong>Enerji.</strong></p>
<p><strong>Teknoloji.</strong></p>
<p><strong>Savunma.</strong></p>
<p>Bu üç alan artık birbirinden bağımsız değil.</p>
<p>Yapay zekâ veri merkezleri enerji tüketiyor.</p>
<p>Savunma sistemleri yapay zekâya ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Enerji altyapısı siber güvenliğe ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Elektrikli araçlar bataryaya ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Bataryalar kritik minerallere ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Bütün bu zincirlerin arkasında ise sermaye ve teknoloji var.</p>
<p>Dolayısıyla yeni ekonomik düzenin kazananları yalnızca maden sahibi olanlar olmayacak.</p>
<p>Maden, enerji, teknoloji, sermaye, üretim kapasitesini aynı zincirde buluşturabilenler öne çıkacak.</p>
<p>Türkiye açısından fırsat da burada.</p>
<p>Çünkü Türkiye bu alanların hiçbirinde sıfırdan başlamıyor.</p>
<p>Ancak mesele mevcut kapasitenin ölçeğini ve katma değerini artırabilmek.</p>
<p><strong>“Merkez ülke” olmak yetmez</strong></p>
<p>Türkiye yıllardır enerji, lojistik ve ticaret açısından bir merkez olma potansiyelinden söz ediyor.</p>
<p>Güzel.</p>
<p>Ama artık “merkez” kelimesini de yeniden tanımlamak gerekiyor.</p>
<p>Merkez olmak, yalnızca boru hattının veya ticaret yolunun üzerinde bulunmak değildir.</p>
<p>Merkez olmak;</p>
<p>sermayenin geldiği,</p>
<p>teknolojinin üretildiği,</p>
<p>yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği,</p>
<p>lojistiğin yönetildiği,</p>
<p>enerjinin ticaretinin yapıldığı,</p>
<p>finansmanın sağlandığı</p>
<p>ve şirketlerin uzun vadeli yatırım kararlarını aldığı bir ekonomik ekosistem oluşturabilmektir.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin hedefi bu olmalı.</p>
<p><strong>Peki ya dışarıda kalırsak?</strong></p>
<p>İşte asıl sorulması gereken soru bu.</p>
<p>Avrupa yeni tedarik zincirlerini kurarken Türkiye bu zincirlerin içinde olacak mı?</p>
<p>Avrupa enerji kaynaklarını çeşitlendirirken Türkiye bundan ekonomik değer üretebilecek mi?</p>
<p>Yeni sanayi yatırımları yapılırken Türkiye yatırım çekebilecek mi?</p>
<p>Yapay zekâ ve savunma teknolojilerinde Avrupa ile ortak üretim modelleri geliştirilebilecek mi?</p>
<p>Elektrikli araç ve batarya ekonomisinde Türkiye değer zincirinin hangi halkasında yer alacak?</p>
<p>Kritik mineraller konusunda yalnızca hammadde tedarikçisi mi olacak, yoksa işleme ve teknoloji tarafında da yer alabilecek mi?</p>
<p>Bunların her biri aslında aynı soruya çıkıyor:</p>
<p><strong>Türkiye yeni ekonomik düzenin üreticisi mi olacak, izleyicisi mi?</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı yalnızca Brüksel&#8217;de verilmeyecek.</p>
<p>Ankara&#8217;da verilecek.</p>
<p>İstanbul&#8217;da verilecek.</p>
<p>Bursa&#8217;daki fabrikada verilecek.</p>
<p>İzmir&#8217;deki limanda verilecek.</p>
<p>Konya&#8217;daki üretim tesisinde verilecek.</p>
<p>Teknoparktaki girişimde verilecek.</p>
<p>Üniversitedeki laboratuvarda verilecek.</p>
<p>Çünkü ekonomik güç, artık yalnızca devletlerin diplomatik masalarında değil, üretim zincirlerinin içinde oluşuyor.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin ihtiyacı daha güçlü ekonomik bağlantılar</strong></p>
<p>Dünyanın tamamen içine kapanarak güçlenmek gibi bir seçeneği yok.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin de yok.</p>
<p>Mesele dünyadan kopmak değil.</p>
<p>Mesele dünyaya hangi şartlarla bağlandığını bilmek.</p>
<p>Yabancı sermaye gelecek mi?</p>
<p>Elbette gelebilir.</p>
<p>Ama hangi alanlara?</p>
<p>Teknoloji transferi sağlayacak mı?</p>
<p>Üretim kapasitesini artıracak mı?</p>
<p>İhracatı büyütecek mi?</p>
<p>Nitelikli istihdam yaratacak mı?</p>
<p>Türkiye&#8217;nin kendi şirketlerini küresel değer zincirlerinde yukarı taşıyacak mı?</p>
<p>Aynı şekilde dış ticaret de artmalı.</p>
<p>Ama yalnızca ithalat ve ihracat rakamlarının büyümesi yeterli değil.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin küresel ekonomideki ağırlığını artıracak olan, <strong>yüksek katma değerli üretim ve teknoloji yoğun ihracat</strong> olacak.</p>
<p><strong>Brüksel&#8217;de kurulan her denklem Ankara&#8217;yı da ilgilendiriyor</strong></p>
<p>Avrupa ile Kanada arasındaki yakınlaşma bu nedenle Türkiye açısından uzaktan izlenecek bir diplomasi haberi değil.</p>
<p>Bu gelişme, Avrupa&#8217;nın gelecekteki ekonomik ortaklıklarını nasıl tasarladığını gösteren önemli işaretlerden biri.</p>
<p>Avrupa;</p>
<p>kaynağa,</p>
<p>enerjiye,</p>
<p>teknolojiye,</p>
<p>sermayeye,</p>
<p>güvenilir tedarik zincirlerine</p>
<p>ve stratejik ortaklıklara bakıyor.</p>
<p>Türkiye de bu denklemin önemli bir parçası olabilir.</p>
<p>Ama “olabilir” ile “olmak” arasında çok büyük bir mesafe var.</p>
<p>O mesafeyi ekonomi politikaları kapatacak.</p>
<p>Üretim kapatacak.</p>
<p>Teknoloji kapatacak.</p>
<p>Yatırım kapatacak.</p>
<p>Eğitim kapatacak.</p>
<p>Finansal istikrar kapatacak.</p>
<p>Ve en önemlisi, uzun vadeli bir ekonomik strateji kapatacak.</p>
<p><strong>Artık mesele koltuk değil, masadaki ağırlık</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin Avrupa ile ilişkilerinde belki de yeni bir bakış açısına ihtiyacı var.</p>
<p>Meseleyi yalnızca “Avrupa Türkiye&#8217;yi ne kadar istiyor?” diye sormak yerine, “Türkiye Avrupa için ne kadar vazgeçilmez ekonomik değer üretebilir?” diye de sormak gerekiyor.</p>
<p>Çünkü güçlü ekonomiler masaya yalnızca davet bekleyerek oturmaz.</p>
<p>Masada ihtiyaç duyulan ekonomik kapasiteyi oluşturur.</p>
<p>Üretir.</p>
<p>Satar.</p>
<p>Teknoloji geliştirir.</p>
<p>Sermaye çeker.</p>
<p>Tedarik zincirlerinin vazgeçilmez halkası hâline gelir.</p>
<p>Ve böylece pazarlık gücünü artırır.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önündeki fırsat da burada.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın yeni ekonomik yapılanması Türkiye için yalnızca bir dış politika meselesi değil.</p>
<p>Bir sanayi politikası meselesi.</p>
<p>Bir yatırım meselesi.</p>
<p>Bir teknoloji meselesi.</p>
<p>Bir enerji meselesi.</p>
<p>Bir istihdam meselesi.</p>
<p>Ve nihayetinde bir refah meselesi.</p>
<p>Dünya yeni ekonomik bloklar ve yeni tedarik zincirleri etrafında yeniden şekillenirken Türkiye&#8217;nin önünde iki seçenekten daha fazlası var.</p>
<p>Türkiye ya değişimi seyredecek ya da kendi ekonomik kapasitesini artırarak bu değişimin içinde ağırlığını büyütecek.</p>
<p>Asıl mesele de burada.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin Avrupa&#8217;nın kapısında bekleyen bir ülke olması gerekmiyor.</strong></p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin Avrupa&#8217;nın ekonomik değer zincirlerinde ağırlığı olan bir ülke olması gerekiyor.</strong></p>
<p>Çünkü 21. yüzyılda ekonomik güç, yalnızca sahip olduğunuz kaynaklarla değil, o kaynakları ne kadar yüksek değere dönüştürebildiğinizle ölçülüyor.</p>
<p><strong>Söz sizde&#8230;</strong></p>
<p>Ve dünya yeni ekonomik haritasını çizerken soru artık “Türkiye nerede?” değil.</p>
<p>Daha zor ve daha önemli bir soru var:</p>
<p><strong>Türkiye, bu yeni haritanın neresini kendi emeği, sermayesi, teknolojisi ve üretim gücüyle dolduracak?</strong></p>
<p><strong>Erhan Yurdayüksel</strong></p>
<p><strong>22 Eylül 2026</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erhan Yurdayüksel: Küstüm Çiçeği</title>
		<link>https://belgoturk.tv/belgoturk-yazarlari/erhan-yurdayuksel-kustum-cicegi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2026 01:01:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgotürk Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236670</guid>

					<description><![CDATA[Küstüm çiçeği gibi kapanırsak, Avrupa&#8217;nın kapısını başkaları çalar&#8230; Bazı çiçekler vardır, dokununca solar. Bazıları vardır, dokununca açar. Bir de küstüm çiçeği vardır… Dokunduğunuz anda yapraklarını kapatır. Sanki küser. Sanki darılır. Sanki dünyaya, “Ben yokum!” der. Sonra bir süre bekler ve yeniden açılır. Ama küstüm çiçeğinin hikâyesi yalnızca dokununca kapanan yapraklardan ibaret değildir. Halk arasında bu bitkinin yaprak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Küstüm çiçeği gibi kapanırsak, Avrupa&#8217;nın kapısını başkaları çalar&#8230;</strong></p>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft size-thumbnail wp-image-193933" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg 150w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-30x30.jpg 30w" sizes="auto, (max-width: 150px) 100vw, 150px" /></a>Bazı çiçekler vardır, dokununca solar.</p>
<p>Bazıları vardır, dokununca açar.</p>
<p>Bir de küstüm çiçeği vardır…</p>
<p>Dokunduğunuz anda yapraklarını kapatır.</p>
<p>Sanki küser.</p>
<p>Sanki darılır.</p>
<p>Sanki dünyaya, “Ben yokum!” der.</p>
<p>Sonra bir süre bekler ve yeniden açılır.</p>
<p>Ama küstüm çiçeğinin hikâyesi yalnızca dokununca kapanan yapraklardan ibaret değildir.</p>
<p>Halk arasında bu bitkinin yaprak hareketlerinden bazı doğa olaylarının önceden sezilebileceğine dair inanışlar da vardır.</p>
<p>Özellikle deprem öncesinde meydana geldiği öne sürülen titreşimlere karşı yapraklarının kapanması nedeniyle bazı yerlerde “deprem çiçeği” olarak da anılır.</p>
<p>Bilimsel olarak bir çiçeğin depremi güvenilir biçimde önceden haber verdiğini söylemek başka bir şeydir, halkın yüzyıllardır doğadaki küçük işaretleri büyük tehlikelerin habercisi olarak yorumlaması başka…</p>
<p>Fakat bugün bizi ilgilendiren daha önemli bir tarafı var.</p>
<p>Küstüm çiçeği, kapanmayı biliyor ama yeniden açılmayı da biliyor.</p>
<p>İşte doğanın bu küçük bitkisi bana son yıllarda Türkiye&#8217;nin uluslararası ekonomi ve diplomasi sahnesindeki halini düşündürüyor.</p>
<p>Küstük.</p>
<p>Kapandık.</p>
<p>Bekledik.</p>
<p>Ve dünya beklemedi.</p>
<p>Şimdi başımızı kaldırıp baktığımızda Avrupa&#8217;nın kapısında başkalarını görüyoruz.</p>
<p>Kanada&#8217;yı…</p>
<p>Avustralya&#8217;yı…</p>
<p>Yeni Zelanda&#8217;yı…</p>
<p>Hindistan&#8217;ı…</p>
<p>Ve dünyanın başka bölgelerinden Avrupa pazarına doğru yürüyen ülkeleri…</p>
<p>Asıl acı olan şu:</p>
<p>Biz Avrupa&#8217;nın kapısında yıllardır beklerken, bazı ülkeler Avrupa&#8217;nın önüne yeni kapılar açtırmaya çalışıyor.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın yeni hesabı: Dostluk değil, ekonomik güç</p>
<p>Avrupa Birliği artık sadece bir siyasi birlik olarak hareket etmiyor.</p>
<p>Daha açık söyleyelim:</p>
<p>Avrupa, ekonomik ve jeopolitik bir güç merkezi olarak yeniden yapılanıyor.</p>
<p>Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola&#8217;nın Kanada&#8217;nın ardından Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin de AB ile daha ileri düzeyde ilişkiler geliştirebileceğini söylemesi bunun önemli işaretlerinden biri.</p>
<p>Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen&#8217;in Kanada için “ortak üyelik” kapısının açılabileceğini gündeme getirmesi de bu tartışmayı başka bir boyuta taşıdı.</p>
<p>Burada çok önemli bir ayrıntı var:</p>
<p>“Ortak üyelik” bugün itibarıyla AB hukukunda mevcut bir üyelik statüsü değil.</p>
<p>Yani ortada tamamlanmış bir model yok.</p>
<p>Fakat ekonomik ve jeopolitik açıdan asıl dikkat çekici olan da zaten bu.</p>
<p>Avrupa yeni modeller arıyor.</p>
<p>Yeni ortaklıklar arıyor.</p>
<p>Yeni tedarik zincirleri arıyor.</p>
<p>Yeni pazarlar arıyor.</p>
<p>Yeni stratejik maden kaynakları, yeni enerji bağlantıları ve yeni ticaret ortaklıkları arıyor.</p>
<p>Ve dünyanın farklı köşelerindeki ülkeler de bu arayışı görüyor.</p>
<p>Kapıyı çalıyor.</p>
<p>Avustralya neden Avrupa&#8217;nın kapısında?</p>
<p>Çünkü ekonomi duygusal değildir.</p>
<p>Avustralya&#8217;nın hesabı son derece basit:</p>
<p>450 milyon tüketicinin bulunduğu Avrupa pazarına daha güçlü erişim.</p>
<p>Daha fazla ticaret.</p>
<p>Daha fazla yatırım.</p>
<p>Daha fazla tedarik zinciri.</p>
<p>Daha fazla ihracat.</p>
<p>Avustralya hükümeti de AB ile ilişkilerin hiç olmadığı kadar önemli olduğunu vurguluyor ve AB-Avustralya ticaret anlaşmasının tamamlanmasını öncelikli görüyor.</p>
<p>Üstelik mesele yalnızca Avustralya değil.</p>
<p>Kanada da Avrupa ile bağlarını derinleştirmek istiyor.</p>
<p>Yeni Zelanda ise şu aşamada AB ile “ortak üyelik” konusunda görüşme yapılmadığını özellikle belirtiyor.</p>
<p>Yani ortada henüz gerçekleşmiş bir genişleme yok.</p>
<p>Ama Avrupa&#8217;nın yeni ortaklık arayışının küresel ölçekte ciddi bir tartışma yarattığı açık.</p>
<p>Peki Türkiye nerede?</p>
<p>İşte asıl can alıcı soru burada.</p>
<p>Türkiye Avrupa&#8217;nın dışına mı düşüyor?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Tam tersine…</p>
<p>Rakamlar Türkiye&#8217;nin Avrupa ekonomisinin ne kadar içinde olduğunu gösteriyor.</p>
<p>2025 yılında AB ile Türkiye arasındaki mal ticareti 217,6 milyar avroyu aştı.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin 2025&#8217;te yaptığı mal ihracatının %42,7&#8217;si AB ülkelerine gitti.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin mal ithalatının da %35,3&#8217;ü AB&#8217;den geldi.</p>
<p>Türkiye, AB&#8217;nin beşinci büyük ticaret ortağı konumunda.</p>
<p>Şimdi bir an durup düşünelim.</p>
<p>İhracatımızın neredeyse yarısına yakınını gönderdiğimiz bir ekonomik coğrafyayla ilişkilerde yaşanan her siyasi ve diplomatik tıkanıklığın ekonomik karşılığı yok mu?</p>
<p>Elbette var.</p>
<p>Hem de çok büyük.</p>
<p>Çünkü ticaret sadece gümrük kapısından geçen kamyon değildir.</p>
<p>Ticaret;</p>
<p>fabrikadır,</p>
<p>istihdamdır,</p>
<p>yatırımdır,</p>
<p>finansmandır,</p>
<p>teknolojidir,</p>
<p>sipariştir,</p>
<p>dövizdir,</p>
<p>tedarik zinciridir.</p>
<p>Bir Avrupalı şirket Türkiye&#8217;den parça aldığında yalnızca Türkiye&#8217;ye para göndermez.</p>
<p>Türkiye&#8217;deki fabrikada çalışan işçiye maaş gider.</p>
<p>Nakliyeciye iş gider.</p>
<p>Bankaya finansman hareketi gider.</p>
<p>Yan sanayiye sipariş gider.</p>
<p>Enerji tüketilir.</p>
<p>Vergi oluşur.</p>
<p>Kısacası bir ihracat siparişi, ekonominin onlarca damarında dolaşan kana dönüşür.</p>
<p>217 milyar avroluk ilişkiyi görmezden gelmek mümkün mü?</p>
<p>1995&#8217;te Gümrük Birliği yürürlüğe girdiğinde AB ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişki bugünkü büyüklüğün çok uzağındaydı.</p>
<p>Bugün rakam 217 milyar avronun üzerinde.</p>
<p>Türkiye Ticaret Bakanlığı&#8217;nın açıklamasına göre ise Gümrük Birliği&#8217;nin başladığı 1995&#8217;te 26,6 milyar dolar olan Türkiye-AB toplam dış ticareti, 2025&#8217;te 233 milyar dolara yükseldi.</p>
<p>Demek ki Gümrük Birliği ekonomik açıdan Türkiye&#8217;yi Avrupa&#8217;ya bağlayan devasa bir damar oluşturmuş.</p>
<p>Ama bugün bu damarın üzerinden 30 yıl geçti.</p>
<p>Dünya değişti.</p>
<p>Teknoloji değişti.</p>
<p>Tedarik zincirleri değişti.</p>
<p>Çin&#8217;in küresel ticaretteki ağırlığı değişti.</p>
<p>ABD-Çin rekabeti dünya ticaretini yeniden şekillendirdi.</p>
<p>Yeşil dönüşüm başladı.</p>
<p>Dijital ekonomi büyüdü.</p>
<p>Ve Avrupa artık karbon, enerji, teknoloji ve stratejik tedarik zincirlerini birlikte düşünüyor.</p>
<p>Türkiye ise hâlâ 1990&#8217;ların ekonomik mimarisiyle 2020&#8217;lerin dünyasını yönetmeye çalışmanın maliyetleriyle karşı karşıya.</p>
<p>Belki de burada küstüm çiçeğinin o eski hikâyesini yeniden hatırlamak gerekiyor.</p>
<p>Eğer bu küçük bitkinin gerçekten doğadaki bazı sarsıntılara karşı hassasiyet gösterdiğine inanılıyorsa, bundan çıkarılacak ders basit:</p>
<p>Tehlikeyi büyük sarsıntıya dönüşmeden önce fark etmek.</p>
<p>Ekonomide de böyledir.</p>
<p>Kriz kapıya dayandığında değil, ilk işaret geldiğinde önlem almak gerekir.</p>
<p>Gümrük Birliği&#8217;nin kapısı neden artık dar geliyor?</p>
<p>Bugünkü Gümrük Birliği esas olarak sanayi ürünleri alanında işliyor.</p>
<p>Ancak hizmetler ve kamu alımları gibi kritik alanlar kapsam dışında kalıyor.</p>
<p>İşte ekonomik tartışmanın kalbi burada.</p>
<p>Türkiye artık yalnızca tekstil, otomotiv, beyaz eşya veya makine ihraç eden bir ülke olmak zorunda değil.</p>
<p>Türkiye:</p>
<p>yazılım ihraç edebilir,</p>
<p>lojistik hizmet ihraç edebilir,</p>
<p>finansal hizmet ihraç edebilir,</p>
<p>yüksek teknoloji ihraç edebilir,</p>
<p>savunma sanayii ürünleri ihraç edebilir,</p>
<p>yenilenebilir enerji teknolojilerinde büyüyebilir.</p>
<p>Ama bunun için eski ticaret duvarlarının yeni ekonominin önünde engel oluşturmaması gerekiyor.</p>
<p>Çünkü dünya “Gümrük Birliği güncellenir mi?” diye beklemiyor.</p>
<p>Dünya çoktan bir sonraki anlaşmaya geçti.</p>
<p>Asıl tehlike Avustralya değil, zaman</p>
<p>Burada yanlış anlaşılmasın.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin karşısındaki sorun Avustralya değildir.</p>
<p>Kanada da değildir.</p>
<p>Yeni Zelanda da değildir.</p>
<p>Asıl rakip zamandır.</p>
<p>Çünkü bir pazar boşluk kabul etmez.</p>
<p>Bir şirket, Türkiye&#8217;den istediği ürünü zamanında ve rekabetçi şartlarda alamıyorsa başka ülkeye gider.</p>
<p>Bir Avrupa şirketi yatırım yapmak istediğinde belirsizlik görüyorsa alternatif ülkeye bakar.</p>
<p>Bir tedarik zinciri kurulurken maliyet, lojistik, enerji, mevzuat ve finansman hesabı yapılır.</p>
<p>Kimse masaya romantik bir dünya haritası koyup karar vermiyor.</p>
<p>Excel tablosunu açıyor.</p>
<p>Maliyetini hesaplıyor.</p>
<p>Riskini hesaplıyor.</p>
<p>Vergisini hesaplıyor.</p>
<p>Karbon maliyetini hesaplıyor.</p>
<p>Lojistiğini hesaplıyor.</p>
<p>Ve sonra karar veriyor.</p>
<p>İşte ekonomi budur.</p>
<p>Karbon duvarı yükseliyor</p>
<p>Türkiye açısından bir başka kritik başlık daha var:</p>
<p>Avrupa&#8217;nın yeşil dönüşümü.</p>
<p>Avrupa Birliği&#8217;nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması&#8217;nın (SKDM) mali etkileri 2026 itibarıyla daha somut hale geliyor.</p>
<p>Türkiye Merkez Bankası&#8217;nın çalışmasına göre Türkiye&#8217;nin AB&#8217;ye yaptığı SKDM kapsamındaki ürün ihracatı yaklaşık 9,7 milyar dolar seviyesinde.</p>
<p>Bu rakam küçük görünmesin.</p>
<p>Çünkü burada sadece bugünkü ihracat konuşulmuyor.</p>
<p>Yarın Avrupa pazarında rekabet edebilmenin koşulları konuşuluyor.</p>
<p>Karbonu yüksek üretim yapan bir fabrika ile düşük karbonlu üretim yapan bir fabrikanın Avrupa&#8217;daki rekabet gücü aynı olmayacak.</p>
<p>Enerjiyi pahalı kullananla ucuz ve temiz enerjiye erişen aynı maliyet yapısına sahip olmayacak.</p>
<p>Teknolojiye yatırım yapanla eski üretim yöntemlerine mahkûm olan aynı pazarda aynı sonucu alamayacak.</p>
<p>Yani önümüzde sessiz bir dönüşüm var.</p>
<p>Ve belki de ekonominin küstüm çiçeği tam burada karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Çünkü bazı ekonomik tehlikeler deprem gibidir.</p>
<p>Sarsıntıyı herkes hissettiğinde artık çok geç olabilir.</p>
<p>Önemli olan, ilk titreşimi fark etmektir.</p>
<p>Kurun hareketi.</p>
<p>Enerji maliyetleri.</p>
<p>İhracat siparişleri.</p>
<p>Yatırım kararları.</p>
<p>Sanayinin rekabet gücü.</p>
<p>Avrupa&#8217;daki mevzuat değişiklikleri.</p>
<p>Bunların her biri ekonominin yapraklarında meydana gelen küçük hareketlerdir.</p>
<p>Yapraklar kapanmaya başladığında, “Bir şeyler oluyor” diyebilmek gerekir.</p>
<p>Küstüm çiçeği kapanırsa…</p>
<p>İşte bütün mesele burada.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin Avrupa ile ilişkilerinde elbette siyasi anlaşmazlıklar olabilir.</p>
<p>Elbette ulusal çıkarlar korunmalıdır.</p>
<p>Elbette Türkiye kendi ekonomik çıkarlarını savunmalıdır.</p>
<p>Ama savunmak başka, masadan çekilmek başka şeydir.</p>
<p>Pazarlık yapmak başka, küsmek başka.</p>
<p>Diplomatik gerilim başka, ekonomik bağlantıları zayıflatmak başka.</p>
<p>Küstüm çiçeğinin yapraklarını kapatması doğanın bir refleksidir.</p>
<p>Devletlerin yapraklarını kapatmasının ise faturası vardır.</p>
<p>O fatura bazen ihracatçının önüne gelir.</p>
<p>Bazen sanayicinin.</p>
<p>Bazen çiftçinin.</p>
<p>Bazen işçinin.</p>
<p>Bazen genç bir mühendisin iş bulamamasında çıkar karşımıza.</p>
<p>Bazen bir yatırımcının başka ülkeye gitmesiyle.</p>
<p>Bazen de yıllar sonra fark ederiz:</p>
<p>Meğer biz küserken dünya yeni bir ekonomik düzen kuruyormuş.</p>
<p>Avrupa&#8217;da sandalye kapma yarışı başladı</p>
<p>Bugün Kanada için konuşulan “ortak üyelik” fikri henüz somutlaşmış bir AB statüsü değil.</p>
<p>Avustralya ve Yeni Zelanda için de ortada tamamlanmış bir süreç bulunmuyor.</p>
<p>Fakat bu gelişmeleri “nasıl olsa daha ortada bir şey yok” diye küçümsemek de doğru olmaz.</p>
<p>Çünkü asıl haber, bir üyelik modelinin bugün var olup olmaması değil.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın yeni ortaklık modelleri arıyor olmasıdır.</p>
<p>Avrupa, küresel belirsizlik ortamında ekonomik ve stratejik ortaklıklarını çeşitlendirmeye çalışıyor.</p>
<p>Türkiye açısından mesaj çok açık:</p>
<p>Dünya yeniden kurulurken eski sandalyenize güvenerek oturamazsınız.</p>
<p>Sandalyenizi sağlamlaştırmanız gerekir.</p>
<p>Yeni anlaşmalar gerekir.</p>
<p>Gümrük Birliği&#8217;nin çağın şartlarına göre ele alınması gerekir.</p>
<p>Hizmet ticaretinin önü açılmalıdır.</p>
<p>Dijital ekonomide entegrasyon hızlanmalıdır.</p>
<p>Yeşil dönüşüm için üreticiye finansman sağlanmalıdır.</p>
<p>Avrupa tedarik zincirlerinde Türkiye&#8217;nin ağırlığı artırılmalıdır.</p>
<p>Ve bütün bunların üzerinde, ekonomik diplomasinin günlük siyasi tartışmaların ötesinde uzun vadeli bir devlet politikası olarak ele alınması gerekir.</p>
<p>Çünkü mesele artık sadece Avrupa Birliği&#8217;ne girmek ya da girmemek değildir.</p>
<p>Mesele, Avrupa ekonomisinin geleceğinde Türkiye&#8217;nin ne kadar ağırlığa sahip olacağıdır.</p>
<p>Ve bu sorunun cevabı Brüksel&#8217;deki bir toplantıda değil, Ankara&#8217;daki ekonomik ve diplomatik tercihlerin içinde yatıyor.</p>
<p>Yaprakları ne zaman açacağız?</p>
<p>Küstüm çiçeği bize çok basit ama çok sert bir ders veriyor:</p>
<p>Her kapanmanın bir açılma zamanı vardır.</p>
<p>Belki de doğanın bu küçük çiçeğinden almamız gereken en önemli ders budur.</p>
<p>Kapanmak bazen korunmaktır.</p>
<p>Ama sonsuza kadar kapalı kalmak, artık korunmak değil, dışarıda kalmaktır.</p>
<p>Depremi önceden haber verdiğine ilişkin halk arasında güçlü bir inanış bulunan bu küçük çiçeğin asıl metaforu belki de burada saklıdır:</p>
<p>Büyük sarsıntıyı beklemeden küçük hareketleri okuyabilmek.</p>
<p>Ekonomiler de böyledir.</p>
<p>Büyük kriz geldiğinde herkes görür.</p>
<p>Kur sıçradığında herkes konuşur.</p>
<p>İhracat düştüğünde herkes fark eder.</p>
<p>Fabrika kapandığında herkes üzülür.</p>
<p>Yatırım başka ülkeye gittiğinde herkes nedenini sorar.</p>
<p>Oysa profesyonel ekonomi yönetiminin görevi, bunlar olduktan sonra tepki vermek değil; olmadan önce işaretleri okuyabilmektir.</p>
<p>Bugün Avrupa&#8217;nın kapısında yaşanan hareketlilik de böyle okunmalı.</p>
<p>Kanada…</p>
<p>Avustralya…</p>
<p>Yeni Zelanda…</p>
<p>Ve Avrupa pazarına yaklaşmak isteyen diğer ülkeler…</p>
<p>Bunlar yalnızca diplomatik haberler değil.</p>
<p>Bunlar Türkiye açısından ekonomik erken uyarı işaretleridir.</p>
<p>Çünkü 217 milyar avroyu aşan ticaret hacmine sahip olduğumuz Avrupa pazarında rekabet kızışıyor.</p>
<p>Ve dünya yeniden şekillenirken Türkiye&#8217;nin yapabileceği en büyük hata, küstüm çiçeği gibi yapraklarını kapatıp beklemek olur.</p>
<p>Çünkü dünya beklemiyor.</p>
<p>Siz kapanırsanız, başkası açılıyor.</p>
<p>Siz beklerseniz, başkası yatırım yapıyor.</p>
<p>Siz masadan kalkarsanız, başkası sandalyeye oturuyor.</p>
<p>Ve gün gelir, yeniden açıldığınızda karşınızda artık eski dünya olmayabilir.</p>
<p><strong>Söz sizde:</strong></p>
<p>Türkiye, Avrupa Birliği ile 217 milyar avroyu aşan ekonomik bağını geleceğin ticaret düzenine taşıyabilmek için Gümrük Birliği, yeşil dönüşüm ve yeni nesil ticaret alanlarında hangi adımı artık daha fazla geciktirmemeli?</p>
<p>Sizce dünya Avrupa&#8217;nın kapısını yeniden ve daha güçlü biçimde çalarken Türkiye&#8217;nin önündeki asıl risk dışarıdan gelen rakipler mi, yoksa kendi ekonomik ve diplomatik hamlelerinde kaybettiği zaman mı?</p>
<p><strong>Erhan Yurdayüksel</strong></p>
<p><strong>21 Eylül 2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erhan Yurdayüksel: Halfeti’nin Karagülü</title>
		<link>https://belgoturk.tv/belgoturk-yazarlari/erhan-yurdayuksel-halfetinin-karagulu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Sep 2026 01:01:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgotürk Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236659</guid>

					<description><![CDATA[Halfeti’nin Karagülü ve Akdeniz’in Plastik Kefeni Bir ülkenin zenginleşmesi, yalnızca kasasına giren parayla mı ölçülür; yoksa kaybettiği toprak, su ve deniz de hesabın bir parçası mıdır? Demli çayların buharı yükselirken bu hafta sonu sohbetimize Halfeti’nin karagülüyle başlamak istedim. Fırat’ın kıyısında, toprağın ve suyun kendine özgü koşullarında yetişen o esrarengiz çiçekle… Karagülün hikâyesinde hep bir hüzün [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Halfeti’nin Karagülü ve Akdeniz’in Plastik Kefeni</strong></p>
<p><em><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-193933 size-thumbnail" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg 150w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-30x30.jpg 30w" sizes="auto, (max-width: 150px) 100vw, 150px" /></a>Bir ülkenin zenginleşmesi, yalnızca kasasına giren parayla mı ölçülür; yoksa kaybettiği toprak, su ve deniz de hesabın bir parçası mıdır?</em></p>
<p>Demli çayların buharı yükselirken bu hafta sonu sohbetimize Halfeti’nin karagülüyle başlamak istedim.</p>
<p>Fırat’ın kıyısında, toprağın ve suyun kendine özgü koşullarında yetişen o esrarengiz çiçekle…</p>
<p>Karagülün hikâyesinde hep bir hüzün vardır.</p>
<p>Vartuhi’nin Fırat’a bakan gözlerinde, imkânsız bir aşkın gölgesinde, suya gömülen eski Halfeti’nin sessizliğinde…</p>
<p>Karagül, doğal rengini ve kokusunu yalnızca Halfeti’nin özel toprak yapısından ve Fırat’ın suyundan alır. Başka bir yere dikildiğinde siyah rengini kaybederek kırmızıya döner.</p>
<p>Sırlarla doludur Anadolu toprağı!..</p>
<p>Ama galiba artık bu hikâyeye başka bir hüzün daha eklemek gerekiyor.</p>
<p>Çünkü Fırat’ın kıyısında siyah açan gülün hikâyesi, bugün yalnızca geçmişin değil, geleceğin de hikâyesine dönüşüyor.</p>
<p>Bir tarafta kadim nehir.</p>
<p>Diğer tarafta dünyanın tüketim ekonomisinin plastik artıkları.</p>
<p>Bir tarafta Halfeti’nin karagülü.</p>
<p>Diğer tarafta Akdeniz’in görünmeyen plastik kefeni.</p>
<p>Ve ikisinin arasında, adına ekonomi dediğimiz o büyük hesap makinesi duruyor.</p>
<p><strong>Çöpün de bir ekonomisi var</strong></p>
<p>Ekonomi bize yıllardır rakamlarla konuşmayı öğretti.</p>
<p>Büyüme yüzde kaç?</p>
<p>İhracat ne kadar?</p>
<p>Döviz girdisi ne kadar?</p>
<p>Sanayi üretimi arttı mı?</p>
<p>İstihdam ne durumda?</p>
<p>Oysa bazı rakamlar vardır ki tabloya yazılmaz.</p>
<p>Bir fabrikanın ürettiği ekonomik değer yazılır.</p>
<p>Ama o fabrikanın bıraktığı çevresel maliyet çoğu zaman başka bir haneye gönderilir.</p>
<p>Bir ülke ithal ettiği hammaddeyi hesaplar.</p>
<p>Ama o hammaddenin beraberinde getirdiği ekolojik riski hesaplamaz.</p>
<p>Bir şirket kârını bilançoya yazar.</p>
<p>Ama kirlenen suyun, toprağın ve havanın maliyeti bilançonun dipnotlarında bile görünmez.</p>
<p>İşte plastik atık meselesi tam burada karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Çünkü küresel kapitalizmin yalnızca mal ve para ticareti yok.</p>
<p><strong>Çöp ticareti de var.</strong></p>
<p>Dünyanın zengin ekonomileri tüketiyor.</p>
<p>Tüketimin ardından ortaya çıkan atığın bertaraf maliyeti yükseliyor.</p>
<p>Atığın başka ülkelere gönderilmesi ise daha ucuz hale gelebiliyor.</p>
<p>Çin’in 2018&#8217;de “Ulusal Kılıç” politikasıyla plastik atık ithalatını büyük ölçüde durdurması, küresel atık ticaretinde önemli bir kırılma yarattı.</p>
<p>Ve o kırılmanın ardından Türkiye, plastik atık ticaretinin önemli merkezlerinden biri haline geldi.</p>
<p>İşte o noktada şu soruyu sormamız gerekiyor:</p>
<p><strong>Türkiye gerçekten hammadde mi ithal ediyor, yoksa başkalarının çevresel maliyetini mi satın alıyor?</strong></p>
<p><strong>“Hammadde” kelimesinin cazibesi</strong></p>
<p>Bir plastik atığa “çöp” dediğinizde ekonomik değeri düşer.</p>
<p>“Hammadde” dediğinizde ise hikâye değişir.</p>
<p>Çünkü hammadde sanayi demektir.</p>
<p>Fabrika demektir.</p>
<p>Üretim demektir.</p>
<p>İstihdam demektir.</p>
<p>İhracat demektir.</p>
<p>Döviz demektir.</p>
<p>Kısacası büyüme demektir.</p>
<p>Fakat kelimelerin ekonomik cazibesi, gerçeğin kendisini değiştirmiyor.</p>
<p>Bir malzemenin geri dönüştürülebilir olması, tamamının geri dönüştürüldüğü anlamına gelmiyor.</p>
<p>Bir atığın ekonomik değer taşıması, onun çevresel maliyet taşımadığı anlamına da gelmiyor.</p>
<p>Asıl soru burada başlıyor:</p>
<p>İthal edilen plastiğin ne kadarı gerçekten ekonomiye kazandırılıyor?</p>
<p>Ne kadarı ayrıştırılıyor?</p>
<p>Ne kadarı yakılıyor?</p>
<p>Ne kadarı depolanıyor?</p>
<p>Ne kadarı çevreye karışıyor?</p>
<p>Ve en önemlisi:</p>
<p><strong>Geri dönüşüm sürecinin dışında kalan maliyeti kim ödüyor?</strong></p>
<p>Eğer cevap doğaysa, aslında o plastik bize ucuz gelmiyor.</p>
<p>Sadece faturası erteleniyor.</p>
<p><strong>Avrupa temizlenirken Türkiye kirlenebilir mi?</strong></p>
<p>Küresel ekonominin en rahatsız edici gerçeklerinden biri şudur:</p>
<p>Bir ülkenin çevre standardı yükseldiğinde, üretim ve bertaraf maliyetleri de yükselir.</p>
<p>Bu, çevre açısından olumlu bir gelişme olabilir.</p>
<p>Ama küresel ticaretin acımasız mantığı devreye girdiğinde başka bir sonuç ortaya çıkabilir.</p>
<p>Maliyetini yükseltmek istemeyen aktör, daha ucuz bir coğrafya arar.</p>
<p>Böylece kirlilik de küreselleşir.</p>
<p>Ürünün kendisi sınırları aşarken, onun maliyeti de sınırları aşar.</p>
<p>Zengin ülkelerin tüketim alışkanlıkları başka ülkelerin toprağında, suyunda ve denizinde iz bırakır.</p>
<p>Bu nedenle plastik atık ticaretine yalnızca “geri dönüşüm sektörü büyüyor” penceresinden bakmak yetmez.</p>
<p>Bir de şu pencereden bakmak gerekir:</p>
<p><strong>Avrupa&#8217;nın çevresel maliyetini azaltan bir ticaret modeli, Türkiye&#8217;nin çevresel maliyetini artırıyorsa, ortada gerçekten karşılıklı bir ekonomik kazançtan söz edebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Bilanço neden eksik?</strong></p>
<p>Burada ekonominin en temel sorularından birine geliyoruz:</p>
<p>Bir faaliyetin kârı ile toplumsal maliyeti arasındaki farkı kim ödeyecek?</p>
<p>Diyelim ki bir işletme plastik atık ithal etti.</p>
<p>Bu atığı işledi.</p>
<p>Ürün elde etti.</p>
<p>İstihdam yarattı.</p>
<p>Vergi ödedi.</p>
<p>İhracat yaptı.</p>
<p>Bütün bunlar ekonomidir.</p>
<p>Ama aynı süreçte işlenemeyen plastikler çevreye karıştıysa…</p>
<p>Su kirlendiyse…</p>
<p>Toprak zarar gördüyse…</p>
<p>Belediyenin temizlik maliyeti arttıysa…</p>
<p>Balıkçılık zarar gördüyse…</p>
<p>Turizm gelirleri risk altına girdiyse…</p>
<p>Bunlar da ekonomidir.</p>
<p>Fakat çoğu zaman aynı hesap tablosunda görünmezler.</p>
<p>İşte burada çok önemli bir kavram ortaya çıkıyor:</p>
<p><strong>Dışsallık.</strong></p>
<p>Bir ekonomik faaliyetin maliyetinin, o faaliyeti gerçekleştiren tarafından değil, toplum tarafından üstlenilmesi.</p>
<p>Plastik atık meselesinin belki de en can yakıcı tarafı budur.</p>
<p>Kâr özelleşirken maliyet toplumsallaşabilir.</p>
<p>Şirket kazanır.</p>
<p>Ama doğa kaybeder.</p>
<p>Doğa kaybettiğinde ise aslında toplum kaybeder.</p>
<p><strong>Deniz de bilanço kalemidir</strong></p>
<p>Şimdi hesabı biraz daha büyütelim.</p>
<p>Akdeniz&#8217;i yalnızca güzel manzara olarak görürsek meseleyi eksik okuruz.</p>
<p>Akdeniz bir ekonomik varlıktır.</p>
<p>Ege bir ekonomik varlıktır.</p>
<p>Kıyılarımız bir ekonomik varlıktır.</p>
<p>Balıkçılık bir ekonomik faaliyettir.</p>
<p>Turizm bir ekonomik faaliyettir.</p>
<p>Tarım bir ekonomik faaliyettir.</p>
<p>Deniz temiz olduğu için milyonlarca insan gelir elde eder.</p>
<p>Bir koyun temizliği yalnızca çevrecilerin meselesi değildir.</p>
<p>Bir balık popülasyonunun azalması yalnızca balıkçının meselesi değildir.</p>
<p>Denize karışan plastik yalnızca deniz canlılarının meselesi değildir.</p>
<p>Çünkü bütün bunların ekonomik karşılığı vardır.</p>
<p>Mikroplastikler sulama kanallarından denizlere taşındığında, mesele artık bir pet şişenin kaderinden çıkar.</p>
<p>Toprağın kaderine dönüşür.</p>
<p>Balığın kaderine dönüşür.</p>
<p>Tarımın kaderine dönüşür.</p>
<p>Turizmin kaderine dönüşür.</p>
<p>Balıkçının ekmeğine, üreticinin toprağına dokunur.</p>
<p>İnsanın sofrasına kadar ulaşır.</p>
<p>Ve sonunda yeniden ekonominin kapısını çalar.</p>
<p>Ama bütün bu zincirin en ağır halkası, <strong>toplum sağlığına doğrudan yansıyan ve bedeli yıllar boyunca ödenemeyecek zarardır.</strong></p>
<p><strong>Bugünün kârı, yarının zarar faturası</strong></p>
<p>Ekonominin en tehlikeli yanı, gelecekteki maliyetleri bugünün gelirinden daha önemsiz gösterebilmesidir.</p>
<p>Bugün para kazanılır.</p>
<p>Yarın zarar ortaya çıkar.</p>
<p>Bugün fabrika çalışır.</p>
<p>Yarın derenin temizlenmesi gerekir.</p>
<p>Bugün ithalat yapılır.</p>
<p>Yarın toprağın rehabilitasyonuna kaynak ayrılır.</p>
<p>Bugün büyüme rakamı açıklanır.</p>
<p>Yarın başka bir bütçe kaleminde çevresel hasarın faturası belirir.</p>
<p>Bu yüzden çevre meselesi aslında gelecek nesiller arası bir muhasebe meselesidir.</p>
<p>Bugün bir grup çıkar çevresi kazanıyor, yarının çocukları ödüyorsa, o kazancın tamamına “refah” demek mümkün müdür?</p>
<p>Bir ülkenin milli geliri artarken doğal sermayesi azalıyorsa, gerçekten zenginleşiyor mudur?</p>
<p><strong>Mavi Vatan&#8217;ın sessiz çığlığı</strong></p>
<p>“Mavi Vatan” dediğimiz şey yalnızca haritadaki sınır çizgilerinden ibaret değil.</p>
<p>O denizin içinde balık var.</p>
<p>O denizin kıyısında turizm var.</p>
<p>O denizin çevresinde milyonlarca insanın geçim kaynağı var.</p>
<p>Ve o denizin içinde geleceğimiz var.</p>
<p>Plastik ise sınır tanımıyor.</p>
<p>Nehirden kanala.</p>
<p>Kanaldan denize.</p>
<p>Denizden balığa.</p>
<p>Balıktan sofraya…</p>
<p>Bir plastik parçasının yolculuğu bazen bir ülkenin ekonomik sınırlarından çok daha uzun.</p>
<p>Bu nedenle plastik atık meselesini yalnızca “çevre politikası” olarak görmek yetersiz.</p>
<p>Bu aynı zamanda sanayi politikasıdır.</p>
<p>Ticaret politikasıdır.</p>
<p>Tarım politikasıdır.</p>
<p>Turizm politikasıdır.</p>
<p>Sağlık politikasıdır.</p>
<p>Ve nihayetinde sağlıklı kalkınma politikasıdır.</p>
<p><strong>Kalkınmak ne demek?</strong></p>
<p>Belki de bütün tartışmayı yeniden başlatmamız gereken yer burası.</p>
<p>Kalkınmak nedir?</p>
<p>Daha fazla üretmek mi?</p>
<p>Daha fazla ihracat yapmak mı?</p>
<p>Daha fazla döviz kazanmak mı?</p>
<p>Elbette bunların hepsi önemlidir.</p>
<p>Ama kalkınma bunlardan ibaretse, o zaman çok basit bir soruya cevap vermemiz gerekir:</p>
<p><strong>Peki elimizde ne kalıyor?</strong></p>
<p>Daha yüksek ihracat.</p>
<p>Daha yüksek sanayi üretimi.</p>
<p>Ama daha kirli nehirler…</p>
<p>Daha kirli denizler…</p>
<p>Daha fazla mikroplastik…</p>
<p>Daha yüksek çevresel temizlik maliyeti…</p>
<p>Daha kırılgan tarım…</p>
<p>Daha riskli turizm…</p>
<p>Geri dönüşümü imkansız olan insan sağlığı…</p>
<p>O zaman ekonomik büyümenin bilançosunda yalnızca “artılar” sütununa bakılmaz.</p>
<p>Eksiler sütununu ise kimse okumuyor.</p>
<p>Oysa doğa muhasebesinde eksiler de gerçektir.</p>
<p>Hem de gecikmeli faizleriyle yitirilen canlarla birlikte gerçektir.</p>
<p><strong>Karagül neden siyah?</strong></p>
<p>Belki de yazının başına dönmenin zamanı geldi.</p>
<p>Halfeti&#8217;nin karagülüne…</p>
<p>Onun siyahına…</p>
<p>O siyahı yalnızca romantik bir renk olarak görmeyelim.</p>
<p>Bazen doğa bize metaforlarla konuşur.</p>
<p>Fırat&#8217;ın kıyısında siyah açan bir gül…</p>
<p>Ve başka ülkelerin tüketiminden geriye kalan plastiklerin bizim nehirlerimize, toprağımıza ve denizimize doğru akması…</p>
<p>Biri efsanenin hüznünü taşıyor.</p>
<p>Diğeri bugünün ekonomisinin yükünü.</p>
<p>İkisi de bize aynı şeyi hatırlatıyor:</p>
<p><strong>Bir coğrafyanın kaderi, üzerinde yaşayan insanların bugün yaptığı günü birlik çıkar ilişkilerine dayanan ekonomik tercihlerle yazılır.</strong></p>
<p>Bugün “ucuz hammadde” dediğimiz şey yarın pahalı bir çevre faturası olabilir.</p>
<p>Bugün “döviz girdisi” dediğimiz şey yarın dövizle temizlenmeye çalışılan bir felakete dönüşebilir.</p>
<p>Bugün “sanayi ve büyüme” diye alkışladığımız rakamlar, yarın çocuklarımızın yaşayacağı çevrenin küçülmesi pahasına elde edilmiş olabilir.</p>
<p>İşte gerçek mesele burada.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin üretmesine karşı çıkmak değil.</p>
<p>Sanayisine karşı çıkmak değil.</p>
<p>Geri dönüşüme karşı çıkmak hiç değil.</p>
<p>Tam tersine mesele, <strong>üretimin ve büyümenin gerçek maliyetini hesaplamak.</strong></p>
<p>Çünkü doğayı bedava girdi olarak gören ekonomi modeli, eninde sonunda kendi faturasını toplumun önüne koyar.</p>
<p><strong>Söz sizde</strong></p>
<p>Çayımız soğudu.</p>
<p>Fırat akmaya devam ediyor.</p>
<p>Akdeniz dalgalarını kıyıya vurmaya devam ediyor.</p>
<p>Ege hâlâ mavi.</p>
<p>Halfeti&#8217;nin karagülü hâlâ siyah.</p>
<p>Ama bütün bu güzelliklerin sonsuza kadar bizimle kalacağının garantisi yok.</p>
<p>Bugün bize “hammadde” olarak gelen plastiklerin, yarın çocuklarımızın yaşadığı çevrenin bedeline dönüşüp dönüşmeyeceğine karar veren şey yalnızca piyasa değildir.</p>
<p>Bizim tercih ettiğimiz ekonomi anlayışıdır.</p>
<p>Ve belki de bu hafta sonu, elimizdeki çayı bir anlığına bırakıp kendimize şu iki soruyu sormalıyız:</p>
<p><strong>Başka ülkelerin tüketim ve kirlilik maliyetlerini üstlenerek bugün kazandığımız döviz, yarın çocuklarımıza bırakacağımız temiz toprak, temiz su ve yaşayan bir denizin değerini gerçekten karşılayabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Eğer bugünün ekonomik büyümesi Fırat&#8217;ın, Ege&#8217;nin ve Akdeniz&#8217;in doğal sermayesinden eksilterek gerçekleşiyorsa, biz gelecek nesillere zenginleşmiş bir Türkiye mi bırakıyoruz; yoksa faizleri her yıl büyüyen, ödenmemiş bir ekolojik borç mu?</strong></p>
<p><strong>Erhan Yurdayüksel</strong></p>
<p><strong>20 Eylül 2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erhan Yurdayüksel: Yapay Zekâ</title>
		<link>https://belgoturk.tv/belgoturk-yazarlari/erhan-yurdayuksel-yapay-zeka/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2026 01:01:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgotürk Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236664</guid>

					<description><![CDATA[Yapay Zekâ mı, geri zekâ mı? Bu hafta sonu sohbetimize yapay zekâya “Okkalı bir sade Türk kahvesi nasıl yapılır?” diye sorarak başlayalım. Muhtemelen bize kahvenin gramajından suyun sıcaklığına, fincanın ısıtılmasından köpüğün nasıl korunacağına kadar uzun uzun anlatacaktır. Hatta istersek kahvenin yanında nasıl bir sohbet yapılması gerektiğini bile önerebilir. Ama kahveyi yine bizim pişirmemiz gerekecek. İşte [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>Yapay Zekâ mı, geri zekâ mı?</h2>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-193933 size-thumbnail" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg 150w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-30x30.jpg 30w" sizes="auto, (max-width: 150px) 100vw, 150px" /></a>Bu hafta sonu sohbetimize yapay zekâya “Okkalı bir sade Türk kahvesi nasıl yapılır?” diye sorarak başlayalım.</p>
<p>Muhtemelen bize kahvenin gramajından suyun sıcaklığına, fincanın ısıtılmasından köpüğün nasıl korunacağına kadar uzun uzun anlatacaktır.</p>
<p>Hatta istersek kahvenin yanında nasıl bir sohbet yapılması gerektiğini bile önerebilir.</p>
<p>Ama kahveyi yine bizim pişirmemiz gerekecek.</p>
<p>İşte yapay zekâ meselesinin bütün hikâyesi biraz da burada saklı.</p>
<p>Bugün çalışma hayatında yapay zekâ konuşulurken bir tarafta büyük bir heyecan, diğer tarafta ise giderek büyüyen bir korku var.</p>
<p>Bir kesim yapay zekâyı verimliliği artıracak, yeni sektörler ve yeni meslekler yaratacak büyük bir ekonomik dönüşüm olarak görüyor.</p>
<p>Başka bir kesim ise aynı teknolojinin milyonlarca insanın yaptığı işi daha hızlı, daha ucuz ve daha az maliyetle yapabileceğinden endişe ediyor.</p>
<p>Fakat işin bir de insan tarafı var.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde bir kurumun genel müdürünün eline aldığı bir dosyaya bakarak, “Bu dosya yapay zekâyla hazırlanmış” diyerek çalışmayı küçümsediğini şahit oldum.</p>
<p>İşte tam bu noktada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:</p>
<p><strong>Yapay zekâ mı, geri zekâ mı?</strong></p>
<p>Şaşkınlıkla bu düşünceyi yapay zekâya aktardığımda aldığım cevap hayli ironik:</p>
<p>“Genel müdür dosyaya bakıp ‘Bu yapay zekâyla hazırlanmış’ diyorsa, asıl soru yapay zekânın ne kadar zeki olduğu değil, dosyayı hazırlayanın zekâsını yapay zekânın ne kadar iyi gizlediğidir.”</p>
<p>Bu cümleye gülüp geçebiliriz.</p>
<p>Ama aslında mesele hiç de komik değil.</p>
<p>Çünkü ekonominin önündeki en büyük sorulardan biri artık şu: <strong>Yapay zekâ insanın işini mi elinden alacak, yoksa insanın işini yapma biçimini mi değiştirecek?</strong></p>
<p>Pew Araştırma Merkezi&#8217;nin 2026&#8217;nın ilk yarısında 37 ülkede 50 bini aşkın kişiyle yaptığı araştırma, bu soruya ilişkin kaygının küresel ölçekte ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor.</p>
<p>Araştırmaya göre insanların daha büyük bir bölümü, yapay zekânın yeni istihdam yaratmasından çok iş kayıplarına yol açacağını düşünüyor.</p>
<p>Üstelik bu korku özellikle yüksek gelirli ülkelerde daha belirgin.</p>
<p>Avustralya, Güney Kore ve ABD&#8217;de yetişkinlerin yaklaşık yüzde 70&#8217;i veya daha fazlası, yapay zekânın önümüzdeki 20 yıl içinde iş kayıplarına yol açacağı görüşünde.</p>
<p>Burada ekonomi açısından kritik bir ayrıntı var.</p>
<p>Bir teknolojinin üretkenliği artırması ile o teknolojinin toplumdaki refahı artırması aynı şey değildir.</p>
<p>Bir şirket yapay zekâ sayesinde aynı işi daha az çalışanla yapabiliyorsa şirket açısından maliyet düşebilir. Üretim artabilir, verimlilik yükselebilir, kâr marjı genişleyebilir.</p>
<p>Peki işini kaybeden insan ne olacak?</p>
<p>İşte dram burada başlıyor.</p>
<p>Ekonomik büyümenin rakamlara yansıyan yüzü ile insanların hayatlarında yaşadığı karşılık her zaman aynı olmayabilir.</p>
<p>Bir bilanço tablosunda “personel giderlerinde azalma” olarak görünen rakam, bir başka hanede çocuğun eğitim masrafı, ev kirası veya mutfak bütçesi anlamına gelebilir.</p>
<p>Yapay zekâ bir şirket için verimlilik aracı olabilir.</p>
<p>Ama aynı yapay zekâ, işini kaybetme korkusu yaşayan bir çalışan için geleceğin belirsizliğinin adı haline gelebilir.</p>
<p>Araştırmanın bir başka dikkat çekici sonucu da bu korkunun yalnızca ileri yaştaki çalışanlarda bulunmaması.</p>
<p>Kanada, Fransa, Singapur, İsveç, Endonezya, Hindistan ve Malezya&#8217;da 18-34 yaş arasındaki genç yetişkinlerin, yapay zekânın yol açabileceği iş kayıpları konusunda daha yaşlı kuşaklardan daha endişeli olduğu görülüyor.</p>
<p>Bu sonuç üzerinde özellikle durmak gerekiyor.</p>
<p>Çünkü gençler normal şartlarda teknolojik dönüşümün en kolay uyum sağlayacak kesimi olarak düşünülür.</p>
<p>Oysa bugün gençlerin bir bölümü, daha kariyerlerinin başında, “Benim öğrendiğim meslek yarın hâlâ var olacak mı?” sorusunu soruyor.</p>
<p>Üniversite diploması almak yetiyor mu?</p>
<p>Yeni bir meslek öğrenmek yeterli mi?</p>
<p>Yoksa birkaç yıl önce geleceğin mesleği olarak gösterilen bir iş, bugün bir yapay zekâ modeli tarafından birkaç saniyede yapılabilir hale mi gelecek?</p>
<p>Bunlar yalnızca teknoloji soruları değil.</p>
<p>Bunlar doğrudan ekonomi politikası soruları.</p>
<p>Çünkü yapay zekânın yaratacağı dönüşümün kazananları ile kaybedenleri arasındaki mesafe büyürse, mesele yalnızca işsizlik olmaktan çıkar, gelir dağılımı, sosyal güvenlik, eğitim, vergi politikası ve toplumsal refah meselesine dönüşür.</p>
<p>Nitekim araştırmada yüksek gelirli ülkelerde yapay zekânın ekonomik eşitsizliği artıracağı yönündeki kaygının, orta gelirli ülkelere kıyasla daha yaygın olduğu görülüyor.</p>
<p>Öte yandan yapay zekâya ilişkin korkuların yanında ciddi bir belirsizlik de var.</p>
<p>37 ülkede katılımcıların ortalama yüzde 37&#8217;si yapay zekâ konusunda heyecandan çok endişe duyduğunu söylerken, hem endişeli hem de heyecanlı olduğunu belirtenlerin ortalama oranı yüzde 41.</p>
<p>Yani toplumun önemli bir bölümü henüz kararını vermiş değil.</p>
<p>Belki de en gerçekçi tablo tam olarak bu.</p>
<p>Çünkü yapay zekâ ne yalnızca bir tehdit ne de yalnızca bir mucize.</p>
<p>Onu nasıl kullanacağımız, kimlerin erişebileceği, hangi kurallara tabi olacağı ve ortaya çıkardığı ekonomik değerin nasıl paylaşılacağı belirleyici olacak.</p>
<p>Burada ülkelerin yapay zekâyı düzenleme kapasitesine duyulan güven de önem kazanıyor.</p>
<p>Pew araştırmasına göre bazı orta gelirli ülkelerde Çin&#8217;in yapay zekâyı düzenleme kapasitesine duyulan güven, ABD ve Avrupa Birliği&#8217;ne duyulan güvenden daha yüksek ölçülmüş durumda.</p>
<p>Bangladeş, Malezya, Pakistan, Sri Lanka, Batı Şeria ve Doğu Kudüs&#8217;te yaşayanların Çin&#8217;e yönelik güveni bu açıdan dikkat çekiyor.</p>
<p>Araştırmada incelenen 13 orta gelirli ülke ve bölgede Çin&#8217;e güvenenlerin ortanca oranı yüzde 43 olurken, ABD için bu oran yüzde 35, Avrupa Birliği için yüzde 34 olarak ölçülmüş.</p>
<p>Pew Araştırma Merkezi kıdemli araştırmacısı Moira Fagan&#8217;a göre orta gelirli ülkelerde Çin&#8217;e yönelik olumlu görüşlerin genel olarak yüksek olması, yapay zekânın düzenlenmesi konusunda Çin&#8217;e duyulan güvenin yüksek çıkmasına katkı sağlamış olabilir.</p>
<p>Bütün bunlar bize şunu söylüyor:</p>
<p>Yapay zekâ yalnızca şirketlerin teknoloji departmanlarının meselesi değil.</p>
<p>Artık ekonomi yönetiminin, çalışma hayatının, eğitim sisteminin ve devletlerin düzenleme kapasitesinin merkezinde.</p>
<p>Üstelik yapay zekânın gelişme hızına ilişkin tartışma da giderek büyüyor.</p>
<p>Sam Altman, Elon Musk ve Dario Amodei gibi yapay zekâ şirketlerinin yöneticileri, geliştirdikleri sistemlerin insanlık açısından oluşturabileceği risklere ilişkin kaygılarını dile getiriyor.</p>
<p>Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de Avrupa Parlamentosu&#8217;nda yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında ileri yapay zekâ modellerinin geliştirilme hızının düşürülmesine destek verdi.</p>
<p>Burada da büyük bir paradoksla karşı karşıyayız.</p>
<p>Bir yandan ülkeler ve şirketler yapay zekâ yarışında geri kalmak istemiyor.</p>
<p>Diğer yandan aynı yarışın hızının toplumsal sonuçlarından endişe ediyorlar.</p>
<p>Ekonomide buna benzer dönüşümleri daha önce de yaşadık.</p>
<p>Buhar makinesi geldi, üretim değişti.</p>
<p>Elektrik geldi, fabrikalar değişti.</p>
<p>Bilgisayar geldi, ofisler değişti.</p>
<p>İnternet geldi, ticaret değişti.</p>
<p>Şimdi yapay zekâ geliyor ve yalnızca fabrikayı ya da ofisi değil, <strong>insanın düşünme ve üretme biçimini</strong> değiştirmeye başlıyor.</p>
<p>Asıl mesele belki de yapay zekânın insanın yerini alıp almayacağı değil.</p>
<p>Asıl mesele, yapay zekâyı kullanan insan ile kullanmayan insan arasındaki ekonomik farkın ne kadar büyüyeceği.</p>
<p>Bir de yöneticilerin teknolojiye bakışı var.</p>
<p>Bir çalışanın yapay zekâ kullanarak hazırladığı dosyayı sırf “yapay zekâyla yapılmış” diye küçümsemek ne kadar doğru?</p>
<p>Eğer dosyanın içeriği doğruysa, analiz yerindeyse, veri güvenilir ve karar vericiye fayda sağlıyorsa, kullanılan araç neden başlı başına bir kusur olsun?</p>
<p>Kimse bugün Excel kullanan bir muhasebeciye “Hesap makinesiyle hesap yaptın” diye kızmıyor.</p>
<p>Kimse navigasyon kullanan şoföre “Sen yolu kendin bulmadın” diye işini küçümsemiyor.</p>
<p>Kimse matbaa kullanıldığı için kitabın değerini yok saymıyor.</p>
<p>Öyleyse yapay zekâ kullanılan bir çalışmayı değerlendiren ölçüt, <strong>“Bunu yapay zekâ mı yaptı?”</strong> sorusu olmamalı.</p>
<p>Asıl soru şu olmalı:</p>
<p><strong>“Bu çalışma doğru mu, faydalı mı, özgün mü ve arkasındaki insan bu çıktının sorumluluğunu taşıyabiliyor mu?”</strong></p>
<p>Çünkü yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, yanlış bir kararı kimin vereceği sorusu ortadan kalkmayacak.</p>
<p>Yapay zekâ bir rapor yazabilir.</p>
<p>Ama o rapora güvenip yatırım kararını insan verir.</p>
<p>Yapay zekâ bir ekonomik analiz hazırlayabilir.</p>
<p>Ama o analize göre fabrikayı kapatıp kapatmayacağına yönetici karar verir.</p>
<p>Yapay zekâ binlerce veriyi saniyeler içinde işleyebilir.</p>
<p>Ama o verilerin arkasında insanların hayatları vardır.</p>
<p>İşte bu yüzden teknolojiye hayranlık kadar, teknoloji karşısında insanı koruyan bir ekonomi anlayışına da ihtiyacımız var.</p>
<p>Ve belki de hafta sonu kahvemizi içerken kendimize şu iki soruyu sormanın tam zamanıdır:</p>
<p><strong>Yapay zekânın bizim yerimize düşünmesinden mi korkmalıyız, yoksa onu kullanmayı reddederek ekonomik yarışın dışında kalmaktan mı?</strong></p>
<p><strong>Ve yarının çalışma hayatında asıl değerli olan, yapay zekâyı kullanmayan insan mı olacak, yoksa yapay zekâdan doğru soruyu sorup doğru cevabı seçebilen insan mı?</strong></p>
<p><strong>Erhan Yurdayüksel</strong></p>
<p><strong>19 Eylül 2026</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erhan Yurdayüksel: Mavi Ekonomi</title>
		<link>https://belgoturk.tv/belgoturk-yazarlari/erhan-yurdayuksel-mavi-ekonomi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Sep 2026 01:02:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgotürk Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Yurdayüksel]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236649</guid>

					<description><![CDATA[Deniz ölürse ekonomi de ölür İzmir Körfezi’nden Mavi Ekonominin Sessiz Çığlığı İzmir’e her gelişimde aynı manzarayla karşılaşıyorum. Oturduğum evin karşısında İzmir Körfezi… Bir zamanlar bakmaya doyamadığım, maviliğine sığındığım, ufka baktıkça içimi ferahlatan o deniz, şimdi bende bambaşka duygular uyandırıyor. Yorgunluk… Üzüntü… Öfke… Ve biraz da çaresizlik. Çünkü insan, gözlerinin önünde kirlenen bir denizi görüp de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>Deniz ölürse ekonomi de ölür</h1>
<h3>İzmir Körfezi’nden Mavi Ekonominin Sessiz Çığlığı</h3>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-193933 size-thumbnail" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-150x150.jpg 150w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2020/11/erhan-yurdayuksel-30x30.jpg 30w" sizes="auto, (max-width: 150px) 100vw, 150px" /></a>İzmir’e her gelişimde aynı manzarayla karşılaşıyorum.</p>
<p>Oturduğum evin karşısında İzmir Körfezi…</p>
<p>Bir zamanlar bakmaya doyamadığım, maviliğine sığındığım, ufka baktıkça içimi ferahlatan o deniz, şimdi bende bambaşka duygular uyandırıyor.</p>
<p><strong>Yorgunluk… Üzüntü… Öfke… Ve biraz da çaresizlik.</strong></p>
<p>Çünkü insan, gözlerinin önünde kirlenen bir denizi görüp de hiçbir şey olmamış gibi davranamıyor.</p>
<p>Daha doğrusu, davranmamalı.</p>
<p>Uzun zamandır İzmir Körfezi’ne bakıp içimden geçenleri yazmak istiyorum. Fakat bazen insanın söyleyecek çok şeyi oluyor, kelimeler yetmiyor.</p>
<p>Belki de mesele yalnızca kirli bir körfez değildir.</p>
<p>Belki mesele, <strong>kıymetini bilemediğimiz bir serveti nasıl tükettiğimizdir.</strong></p>
<p>Bize karşılığında hiçbir şey istemeden sunulmuş bir servet…</p>
<p><strong>Denizler.</strong></p>
<p>Bize balık veriyor.</p>
<p>Ticaret yolları açıyor.</p>
<p>Limanlarımızı besliyor.</p>
<p>Gemilerimizi taşıyor.</p>
<p>Turizmimize hayat veriyor.</p>
<p>Kıyılarımızda şehirler kurmamıza imkân sağlıyor.</p>
<p>Milyonlarca insanın geçimine katkıda bulunuyor.</p>
<p>Ve bütün bunları yaparken bizden aslında çok basit bir şey istiyor:</p>
<p><strong>Yaşamasına izin vermek.</strong></p>
<p>Ama biz ne yapıyoruz?</p>
<p>Daha fazla yük.</p>
<p>Daha fazla gemi.</p>
<p>Daha fazla liman.</p>
<p>Daha fazla üretim.</p>
<p>Daha fazla tüketim ve kirlilik&#8230;</p>
<p>Peki denizin taşıma kapasitesi ne olacak?</p>
<p>İşte tam burada karşımıza “mavi ekonomi” çıkıyor.</p>
<h2>Mavi Ekonomi: Denizin altındaki ekonomik gerçek</h2>
<p>Ekonomi denildiğinde aklımıza çoğu zaman borsa, faiz, enflasyon, sanayi üretimi ve teknoloji geliyor.</p>
<p>Oysa ekonomik hayatın çok büyük bir bölümü gözümüzün önünde, fakat çoğu zaman fark etmediğimiz bir yerde şekilleniyor:</p>
<p><strong>Denizlerde.</strong></p>
<p>Balıkçılık…</p>
<p>Su ürünleri yetiştiriciliği…</p>
<p>Limanlar…</p>
<p>Deniz taşımacılığı…</p>
<p>Gemi inşa sanayisi…</p>
<p>Kıyı turizmi…</p>
<p>Deniz teknolojileri…</p>
<p>Lojistik…</p>
<p>Ve bunların çevresinde oluşan devasa istihdam ve ticaret zinciri…</p>
<p>Bütün bunlar mavi ekonominin parçaları.</p>
<p>Ancak burada çok önemli bir ayrım var:</p>
<p><strong>Mavi ekonomi, denizden mümkün olduğunca çok para kazanmak değildir.</strong></p>
<p>Mavi ekonomi; denizin doğal sermayesini tüketmeden, ekosistemin kendini yenileme kapasitesini koruyarak ekonomik değer yaratabilmektir.</p>
<p>Çünkü deniz yoksa deniz ekonomisi de yoktur.</p>
<p>Balık yoksa balıkçılık yoktur.</p>
<p>Temiz kıyı yoksa kıyı turizmi yoktur.</p>
<p>Sağlıklı ekosistem yoksa sürdürülebilir ekonomi de yoktur.</p>
<p>Ve bütün bunların ötesinde, sağlıklı deniz yoksa <strong>sağlıklı insan yaşamı da bundan bağımsız değildir.</strong></p>
<h2>Türkiye’nin deniz ekonomisi büyüyor</h2>
<p>Türkiye bunun en önemli örneklerinden biri.</p>
<p>Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin denizcilik potansiyeli son derece büyük.</p>
<p>Limanlarımız büyüyor.</p>
<p>Deniz ticaretimiz büyüyor.</p>
<p>Taşımacılık kapasitemiz artıyor.</p>
<p>2025 yılında Türkiye limanlarında <strong>553 milyon 268 bin ton yük</strong> elleçlendi. Bu rakam Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesi olarak kayıtlara geçti. Aynı yıl denizyoluyla gerçekleştirilen dış yük taşımaları <strong>414 milyon tonun üzerine</strong> çıktı.</p>
<p>Bu rakamlar elbette önemli.</p>
<p>Ancak tam da burada durup başka bir soru sormamız gerekiyor:</p>
<p><strong>Bu ekonomik kapasitenin üzerinde yükseldiği doğal sermayeyi ne kadar iyi yönetiyoruz?</strong></p>
<p>Çünkü deniz ekonomisi büyüdükçe denizler üzerindeki kullanım baskısı da artıyor.</p>
<p>Daha fazla gemi, daha fazla liman, daha fazla yük ve daha fazla kıyı faaliyeti…</p>
<p>Bütün bunların sağlıklı bir deniz ekosistemiyle birlikte düşünülmesi gerekiyor.</p>
<p>Çünkü ekonomik büyüme ile ekolojik dayanıklılık birbirinden koparıldığında, bugün kazandığımız gelir yarının kaybına dönüşebilir.</p>
<h2>Bir balığın ötesinde ekonomik değer zinciri</h2>
<p>Bunu anlamak için bazen büyük ekonomik tablolara değil, küçücük bir balığa bakmak yeterli.</p>
<p>Botniya Körfezi’ndeki ringa balığı bunun çarpıcı örneklerinden biri.</p>
<p>Kuzey Baltık Denizi’nin önemli ticari türlerinden olan ringa balığı, ilk bakışta yalnızca bir balık.</p>
<p>Fakat biraz daha yakından baktığımızda onun çevresinde koca bir ekonomik sistem olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Balıkçı…</p>
<p>İşleme tesisi…</p>
<p>Lojistik…</p>
<p>Soğuk zincir…</p>
<p>Liman…</p>
<p>Perakende…</p>
<p>Restoran…</p>
<p>İhracat…</p>
<p>Kıyı yerleşimleri…</p>
<p>Yani denizdeki tek bir türün varlığı, karadaki çok sayıda ekonomik faaliyetin devamlılığıyla bağlantılı.</p>
<p>Bu nedenle balık stokundaki değişim yalnızca biyolojik bir mesele değildir.</p>
<p><strong>Aynı zamanda ekonomik bir göstergedir.</strong></p>
<p>Finlandiya Doğal Kaynaklar Enstitüsü’nün (Luke) koordinasyonunda yürütülen ImproFish projesi de bu nedenle dikkat çekici.</p>
<p>Çalışmanın temel amacı, ringa balığı stokunun daha doğru değerlendirilmesini sağlayacak bilimsel temeli güçlendirmek.</p>
<p>Balığın dağılımı…</p>
<p>Büyüme dinamikleri…</p>
<p>Popülasyon yapısı…</p>
<p>Ve stokun daha doğru izlenmesi…</p>
<p>Çünkü balık stokunu yanlış ölçerseniz, ekonomik geleceği de yanlış hesaplamış olursunuz.</p>
<p>Stoku olduğundan büyük görürseniz aşırı avlanmanın kapısını açabilirsiniz.</p>
<p>Olduğundan küçük görürseniz sektörü gereksiz yere daraltabilirsiniz.</p>
<p>Kısacası:</p>
<p><strong>Denizdeki bilimsel belirsizlik, karada ekonomik riske dönüşebilir.</strong></p>
<h2>Türkiye’nin Hamsisi de sadece Hamsi değildir</h2>
<p>Şimdi dönelim Türkiye’ye.</p>
<p>2024 yılında toplam su ürünleri üretimimiz 933 bin 194 ton olarak gerçekleşti.</p>
<p>Toplam üretim yüzde 7,6 geriledi.</p>
<p>Avcılık yoluyla üretim yüzde 21,6 azalırken, yetiştiricilik yüzde 3,7 arttı.</p>
<p>Deniz balığı avcılığında 290 bin 68 ton üretim gerçekleşirken bunun 153 bin 175 tonunu hamsi oluşturdu.</p>
<p>Şimdi bir an durup düşünelim:</p>
<p><strong>153 bin ton hamsi sadece bir istatistik midir?</strong></p>
<p>Hayır.</p>
<p>O rakamın arkasında tekneler var.</p>
<p>Balıkçılar var.</p>
<p>Ağ üreticileri var.</p>
<p>Yakıt var.</p>
<p>Liman hizmetleri var.</p>
<p>İşleme tesisleri var.</p>
<p>Nakliye var.</p>
<p>Soğuk hava depoları var.</p>
<p>Restoranlar var.</p>
<p>Tüketiciler var.</p>
<p>İhracat var.</p>
<p>Yani bir balığın varlığı, aslında çok daha büyük bir ekonomik ekosistemin varlığıdır.</p>
<p>O balık azaldığında yalnızca deniz sessizleşmez.</p>
<p><strong>Ekonomik zincirin halkaları da zayıflamaya başlar.</strong></p>
<h2>Asıl tehlike: Denizlerin sessizce değişmesi</h2>
<p>Dünyanın farklı bölgelerinde denizler bize aynı uyarıyı farklı dillerde yapıyor.</p>
<p>Botniya Körfezi’nde balıkların büyüme ve popülasyon dinamikleri değişiyor.</p>
<p>Başka yerlerde deniz çayırları yok oluyor.</p>
<p>Başka yerlerde plastik kirliliği büyüyor.</p>
<p>Başka yerlerde kıyı habitatları insan faaliyetlerinin baskısı altında kalıyor.</p>
<p>Bütün bunlar birbirinden bağımsız olaylar değil.</p>
<p>Çünkü deniz ekosistemi bir bütündür.</p>
<p>Bir halkayı kopardığınızda bunun etkisinin nerede ve ne zaman ortaya çıkacağını her zaman öngöremezsiniz.</p>
<p>Yeni Zelanda’da yapılan bir araştırma bunun çarpıcı örneklerinden biri.</p>
<p>Bilim insanları doğal deniz çayırlarının kaybolduğu alanlarda genç balıkların davranışlarını anlamak amacıyla yapay deniz çayırları oluşturdu.</p>
<p>Sonuç dikkat çekiciydi:</p>
<p><strong>19’dan fazla balık türü bu yapay habitatları kullandı.</strong></p>
<p>Çünkü genç balıkların saklanmaya ihtiyacı vardı.</p>
<p>Yırtıcılardan korunmaya…</p>
<p>Beslenmeye…</p>
<p>Hayatta kalmaya…</p>
<p>Deney bize çok basit ama çok güçlü bir gerçeği hatırlatıyor:</p>
<p><strong>Balığın kendisini korumak yetmez. Balığın yaşayacağı yeri de korumak gerekir.</strong></p>
<p>Üstelik bilim insanları yapay plastik habitatların gerçek deniz çayırlarının yerini tutacağını söylemiyor.</p>
<p>Tam tersine…</p>
<p>Bu çalışmalar bize doğal habitatların ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Çünkü gerçek bir deniz çayırı yalnızca balığın saklandığı bir alan değildir.</p>
<p>Bir ekosistemdir.</p>
<h2>İzmir Körfezi’ne baktığımda aslında ne görüyorum?</h2>
<p>İşte tam da bu nedenle İzmir Körfezi’ne baktığımda yalnızca kirlenmiş bir deniz görmüyorum.</p>
<p><strong>Bir ekonomik uyarı görüyorum.</strong></p>
<p><strong>Bir ekolojik alarm görüyorum.</strong></p>
<p><strong>Bir yönetim sorunu görüyorum.</strong></p>
<p>Ve belki de hepsinden önemlisi, geleceğe bırakacağımız mirasın ne olacağına dair büyük bir sorun görüyorum.</p>
<p>Çünkü bir körfezin kirlenmesi yalnızca suyun renginin değişmesi değildir.</p>
<p>Balıkçılık etkilenir.</p>
<p>Turizm etkilenir.</p>
<p>Kıyı ekonomisi etkilenir.</p>
<p>Şehrin yaşam kalitesi etkilenir.</p>
<p>İnsanların denizle kurduğu bağ zayıflar.</p>
<p>Ve bütün bunların ekonomik bir karşılığı vardır.</p>
<p>Dolayısıyla İzmir Körfezi meselesini yalnızca bir “çevre sorunu” olarak görmek eksik kalır.</p>
<p><strong>Bu bir şehir ekonomisi sorunudur.</strong></p>
<p><strong>Bir denizcilik sorunudur.</strong></p>
<p><strong>Bir planlama sorunudur.</strong></p>
<p><strong>Bir kamu yönetimi sorunudur.</strong></p>
<p><strong>Bir mavi ekonomi sorunudur.</strong></p>
<p>Ve hepsinin ötesinde, <strong>insan sağlığı ve yaşam kalitesi sorunudur.</strong></p>
<p>Çünkü kirlenen deniz yalnızca balığın, kuşun, deniz canlılarının yaşam alanını daraltmaz; insanın yaşam çevresini de etkiler.</p>
<p>Denizle kurduğumuz bağ bozulduğunda, yalnızca doğayla değil, kendi yaşam alanımızla da aramıza mesafe koymuş oluruz.</p>
<h2>Daha çok liman mı, daha sağlıklı deniz mi?</h2>
<p>Türkiye’nin denizcilik ekonomisi büyüyor.</p>
<p>2025 yılında limanlarımızda 553 milyon 268 bin ton yük elleçlendi.</p>
<p>Denizyoluyla gerçekleştirilen dış yük taşımaları 414 milyon tonun üzerine çıktı.</p>
<p>Bunlar önemli ekonomik göstergeler.</p>
<p>Fakat büyüyen ekonominin üzerinde yükseldiği doğal sermayeyi de konuşmak zorundayız.</p>
<p>Çünkü:</p>
<p><strong>Liman büyürken deniz küçülmemeli.</strong></p>
<p><strong>Ticaret büyürken ekosistem küçülmemeli.</strong></p>
<p><strong>Üretim artarken doğal stoklar tükenmemeli.</strong></p>
<p><strong>Ekonomik değer yaratırken insan sağlığından ve yaşam kalitesinden ödün verilmemeli.</strong></p>
<p>Büyüklüğü yalnızca tonajla ölçülen bir deniz ekonomisi bize eksik bir hikâye anlatır.</p>
<p>Asıl başarı; daha fazla yük taşıyabilmekle birlikte <strong>daha temiz denizlere, daha sağlıklı balık stoklarına, daha güçlü bilimsel verilere, daha dirençli kıyı ekosistemlerine ve gelecek nesillere yalnızca doğal sermayeyi değil, sağlıklı bir yaşamı da aktarabilecek bir deniz ekonomisine sahip olabilmektir.</strong></p>
<p>Başka bir ifadeyle:</p>
<p><strong>Asıl başarı, daha fazla yük taşırken denizi tüketmemektir.</strong></p>
<h2>Mavi Vatan sadece haritadaki mavi değildir</h2>
<p>“Mavi Vatan” dediğimizde çoğu zaman strateji, güvenlik, jeopolitik ve deniz yetki alanlarını konuşuyoruz.</p>
<p>Bunların hepsi önemli.</p>
<p>Ama mavi vatanın bir de görünmeyen yüzü var.</p>
<p><strong>Canlı olan yüzü.</strong></p>
<p>Balıkların yüzdüğü…</p>
<p>Deniz çayırlarının büyüdüğü…</p>
<p>Kıyıların nefes aldığı…</p>
<p>İnsanların ekmeğini kazandığı…</p>
<p>Çocukların gelecekte de denize bakabildiği rahatlıkla girebildiği bir mavi vatan.</p>
<p>Deniz yalnızca üzerinde haklarımızın bulunduğu bir alan değildir.</p>
<p>Aynı zamanda korumamız gereken bir yaşam alanıdır.</p>
<p>Belki de mavi vatanı artık yalnızca haritadaki maviyle değil, <strong>içindeki hayatla</strong> da tanımlamanın zamanı geldi.</p>
<p>Çünkü bir denizin gerçek zenginliği yalnızca altında bulunan kaynaklarla değil, <strong>içinde yaşattığı hayatla</strong> ölçülür.</p>
<h2>Deniz ölürse ekonomi de ölür</h2>
<p>Bugün deniz bize hâlâ çok şey veriyor.</p>
<p>Ama sonsuza kadar vereceğinin hiçbir garantisi yok.</p>
<p>Balık stokları sonsuz değil.</p>
<p>Deniz çayırları sonsuz değil.</p>
<p>Kıyılar sonsuz değil.</p>
<p>Denizlerin taşıma kapasitesi sonsuz değil.</p>
<p>Doğanın kendini yenileme gücü bile sonsuz değil.</p>
<p>Biz ise hâlâ denizlere sonsuzmuş gibi davranıyoruz.</p>
<p>Belki de en büyük yanılgımız bu.</p>
<p>Denizi yalnızca bir kaynak olarak görüyoruz.</p>
<p>Oysa deniz bir <strong>doğal sermaye</strong>.</p>
<p>Sermayeyi tüketerek bir süre yüksek gelir elde edebilirsiniz.</p>
<p>Ama sermaye bittiğinde gelir de biter.</p>
<p>İşte mavi ekonominin özü tam olarak burada yatıyor:</p>
<p><strong>Denizden bugün kazanırken yarının denizini kaybetmemek.</strong></p>
<p>Bu nedenle geleceğin denizcilik politikası yalnızca “daha fazla gemi, daha fazla yük, daha fazla liman” anlayışıyla kurulamaz.</p>
<p>Bunun yanına mutlaka;</p>
<p><strong>daha temiz deniz,</strong></p>
<p><strong><br />
daha sağlıklı balık stoku,</strong></p>
<p><strong><br />
daha güçlü bilim,</strong></p>
<p><strong><br />
daha iyi balıkçılık yönetimi,</strong></p>
<p><strong><br />
daha dirençli ekosistem,</strong></p>
<p><strong><br />
daha sağlıklı kıyılar</strong></p>
<p><strong><br />
ve daha yüksek yaşam kalitesi</strong></p>
<p>hedeflerini koymak zorundayız.</p>
<p>Çünkü denizi kaybedersek yalnızca balığı kaybetmeyiz.</p>
<p>Balıkçıyı kaybederiz.</p>
<p>Ekonomik zinciri kaybederiz.</p>
<p>Kıyılarımızın değerini kaybederiz.</p>
<p>Yaşam alanlarımızı kaybederiz.</p>
<p>Ve belki de en acısı…</p>
<p><strong>Çocuklarımızın denize bakarken hissedeceği o tarifsiz maviliği kaybederiz.</strong></p>
<p>Ben İzmir Körfezi’ne her baktığımda artık yalnızca bugünü görmüyorum.</p>
<p>Geçmişi düşünüyorum.</p>
<p>Ve geleceği…</p>
<p>Bir zamanlar daha temiz olan o denizi düşünüyorum.</p>
<p>Sonra kendi kendime soruyorum:</p>
<p><strong>Biz bu denize ne yaptık?</strong></p>
<p>Belki de bundan daha önemli bir soru var:</p>
<p><strong>Bize hayat veren bu maviliği çocuklarımızdan aldığımız bir miras değil, onlara bırakacağımız bir emanet olarak görmeyi ne zaman öğreneceğiz?</strong></p>
<h2>Söz Sizde…</h2>
<p>Şimdi sözü size bırakıyorum:</p>
<p><strong>Türkiye, büyüyen deniz ticareti ve mavi ekonomi potansiyelini değerlendirirken ekonomik büyüme ile denizlerin doğal kapasitesi ve insan sağlığı arasındaki dengeyi nasıl kurmalı?</strong></p>
<p><strong>Ve sizce çocuklarımız yıllar sonra İzmir Körfezi’ne baktıklarında, bugün bizim gördüğümüz yorgun ve kirli bir denizi mi,  yoksa yeniden hayat veren, canlı, temiz ve ekonomik değer üreten bir maviliği mi görmeli?</strong></p>
<p data-path-to-node="24"><strong>Erhan Yurdayüksel</strong></p>
<p data-path-to-node="24"><strong>18 Eylül 2026</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AP’de Göç Depremi</title>
		<link>https://belgoturk.tv/manset/apde-goc-depremi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 06:40:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236644</guid>

					<description><![CDATA[AP’de Göç Depremi: “Ceuta’nın Nerede Olduğunu Biliyor musunuz?” Avrupa Parlamentosu’nda (AP) İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’da yaşanan kitlesel göçmen krizi nedeniyle kopan fırtına, Ursula von der Leyen’in arkasındaki merkezci koalisyonda derin çatlakları gün yüzüne çıkardı. S&#38;D ile EPP’yi karşı karşıya getiren tartışmalar, radikal sağ ve solun katılımıyla kaotik bir hesaplaşmaya dönüştü. Avrupa Parlamentosu’nda salı günü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 data-path-to-node="2">AP’de Göç Depremi: “Ceuta’nın Nerede Olduğunu Biliyor musunuz?”</h2>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-236645" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu.jpg" alt="" width="1200" height="750" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu.jpg 1200w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-300x188.jpg 300w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-1024x640.jpg 1024w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-768x480.jpg 768w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-86x54.jpg 86w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-570x356.jpg 570w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-120x74.jpg 120w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-701x438.jpg 701w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-1067x667.jpg 1067w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/Avrupa-Parlamentosu-378x237.jpg 378w" sizes="auto, (max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /></a></p>
<p data-path-to-node="3"><b data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Avrupa Parlamentosu’nda (AP) İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’da yaşanan kitlesel göçmen krizi nedeniyle kopan fırtına, Ursula von der Leyen’in arkasındaki merkezci koalisyonda derin çatlakları gün yüzüne çıkardı. S&amp;D ile EPP’yi karşı karşıya getiren tartışmalar, radikal sağ ve solun katılımıyla kaotik bir hesaplaşmaya dönüştü.</b></p>
<p data-path-to-node="4">Avrupa Parlamentosu’nda salı günü düzenlenen oturum, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in kritik &#8220;Birliğin Durumu&#8221; konuşmasından hemen önce tansiyonun tavan yapmasına sahne oldu. Oturumun odağında, 30-31 Temmuz tarihlerinde İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprakları arasında yer alan Ceuta sınırında yaşanan insanlık trajedisi ve kitlesel geçişler vardı. Söz konusu iki günde yaklaşık <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="396">80 bin kişi</b> sınırı düzensiz yollarla geçerken, <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="443">150’den fazla kişi</b> hayatını kaybetmişti.</p>
<p data-path-to-node="5">Bu trajik olay, AB’nin merkezci çoğunluğunu oluşturan Avrupa Halk Partisi (EPP) ile Sosyalistler ve Demokratlar (S&amp;D) grubunu karşı karşıya getirdi.</p>
<h3 data-path-to-node="6">S&amp;D ve EPP Arasında &#8220;Ceuta&#8221; Düellosu</h3>
<p data-path-to-node="7">Sosyalistlerin lideri Iratxe García Pérez, merkez sağ EPP’yi sert bir dille hedef alarak, <i data-path-to-node="7" data-index-in-node="90">&#8220;EPP, bir aydan uzun süredir Ceuta’yı yalnızca İspanyol hükümetine saldırmak amacıyla istismar ediyor&#8221;</i> dedi. S&amp;D milletvekilleri Başbakan Pedro Sánchez’in arkasında dururken, diğer AB üye ülkelerini İspanya ile yeterli dayanışma göstermemekle suçladı.</p>
<p data-path-to-node="8">Özellikle İtalya hükümeti bu eleştirilerin odağındaydı. Roma yönetiminin İspanya ile hava ve deniz sınırlarında uyguladığı kontrolleri 15 gün daha uzatması tepki çekerken, İtalyan Sosyalist milletvekili Sandro Ruotolo, <i data-path-to-node="8" data-index-in-node="219">&#8220;Meloni Lampedusa için dayanışma istedi, Ceuta söz konusu olduğunda ise dayanışmayı reddediyor&#8221;</i> sözleriyle çifte standart suçlamasında bulundu.</p>
<p data-path-to-node="9">Buna karşın EPP kanadı ise tüm faturayı Başbakan Sánchez’e kesti. İspanyol hükümetini kitlesel akını önleyememekle ve Avrupa topraklarının “istilasına” zemin hazırlamakla suçlayan merkez sağ, bu ayın başında basına sızan bir İspanyol polis raporunu koz olarak kullandı. Söz konusu raporda, Fas güçlerinin göçmenleri kasıtlı olarak Ceuta’ya doğru yönlendirmede rol oynadığı öne sürülmüştü.</p>
<p data-path-to-node="10">İspanyol EPP milletvekili Dolors Montserrat, hükümetin ihmalkârlığını şu sözlerle eleştirdi:</p>
<blockquote data-path-to-node="11">
<p data-path-to-node="11,0"><i data-path-to-node="11,0" data-index-in-node="0">“Polis uyardı, istihbarat rapor gönderdi. [&#8230;] Sánchez bunları biliyordu ama 25 günlüğüne tatile çıktı.”</i></p>
</blockquote>
<p data-path-to-node="12">Ayrıca Hollandalı EPP milletvekili Jeroen Lenaers, Sánchez’in krizleri önleyecek ortak araçlara karşı çıktıktan sonra şimdi dayanışma aradığını ve ulusal uzlaşı olmadan kitlesel bir yasallaştırma süreci başlattığını vurguladı.</p>
<h3 data-path-to-node="13">Aşırı Sağ ve Radikal Sol Meclis&#8217;i Karıştırdı</h3>
<p data-path-to-node="14">İki büyük grup arasındaki bu stratejik savaş, radikal uçların da devreye girmesiyle tam anlamıyla kaotik bir platforma evrildi.</p>
<p data-path-to-node="15,0,0"><b data-path-to-node="15,0,0" data-index-in-node="0">Podemos milletvekili Isabel Serra Sánchez</b>, aşırı sağcıları göçmenlerin “avlanması” yönünde çağrılar yapmakla ve Ceuta’yı bir “nefret laboratuvarına” dönüştürmekle suçladı.</p>
<p data-path-to-node="15,1,0"><b data-path-to-node="15,1,0" data-index-in-node="0">İspanyol milliyetçi politikacı Diego Solier</b>, Serra Sánchez’e karşılık vererek, özerk kentte göçmenler tarafından cinsel saldırıya uğradığı iddia edilen kadınların haklarının neden savunulmadığını sorguladı.</p>
<p data-path-to-node="15,2,0"><b data-path-to-node="15,2,0" data-index-in-node="0">Vox milletvekili Jorge Buxadé Villalba</b> Yeşiller&#8217;den Jaume Asens’in konuşmasını bağırarak bölerken; bağımsız milletvekili Alvise Pérez, solcu meslektaşlarıyla yaşadığı tartışmalar ve daha önce Sol gruptan Irene Montero’ya yönelik hakaretleri nedeniyle AP Başkan Yardımcısı Younous Omarjee ile gerilim yaşadı.</p>
<p data-path-to-node="16">Tansiyonun en çok yükseldiği anlardan biri ise Lig milletvekili Susanna Ceccardi’nin Avrupa’nın düzensiz göçmenler tarafından “istila edildiğini” savunan sert çıkışı oldu. Ceccardi’ye yanıt veren İsveçli liberal milletvekili Abir Al-Sahlani, salonda yankı uyandıran şu çarpıcı soruyu yöneltti:</p>
<blockquote data-path-to-node="17">
<p data-path-to-node="17,0"><i data-path-to-node="17,0" data-index-in-node="0">“Ceuta’nın nerede olduğunu biliyor musunuz?”</i></p>
</blockquote>
<h3 data-path-to-node="18">Gözler Perşembe Gününe Çevrildi</h3>
<p data-path-to-node="19">Konuyla ilgili hazırlanan karar tasarısının perşembe günü oylamaya sunulması bekleniyor. Tasarı metnine EPP’nin İspanya’nın kriz yönetimine yönelik eleştirel ifadeler ekletmek için baskı yapması, Sosyalistlerin ise suçlamaların dilini yumuşatmaya çalışması öngörülüyor.</p>
<p data-path-to-node="20">Yaşanan bu siyasi düellonun, Ursula von der Leyen’in sığınma haklarını kısıtlayacak ve Frontex’i güçlendirecek yeni tedbirler duyurması beklenen &#8220;Birliğin Durumu&#8221; konuşmasının gölgesinde nasıl bir sonuç doğuracağı merakla takip ediliyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Litvanya: İHA komşu &#8216;Belarus’tan geldi!..</title>
		<link>https://belgoturk.tv/manset/litvanya-iha-komsu-belarustan-geldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[bthaber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 06:32:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://belgoturk.tv/?p=236641</guid>

					<description><![CDATA[Belarus, Rusya’nın Ukrayna’ya Saldırılarını ve NATO Güvenliğini Nasıl Tehdit Ediyor? Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik İHA saldırılarını destekleyen Belarus altyapısının yeniden devreye alındığı öne sürülüyor. Litvanya topraklarında bir İHA’nın düşürülmesi ise Minsk yönetimini doğrudan NATO için de olası bir güvenlik riski haline getirdi. Litvanya yönetimi, salı gecesi ülke hava sahasında düşürülen insansız hava aracının (İHA) komşu Belarus’tan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>Belarus, Rusya’nın Ukrayna’ya Saldırılarını ve NATO Güvenliğini Nasıl Tehdit Ediyor?</h2>
<p><a href="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/litvanya-iha.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-236642" src="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/litvanya-iha.jpg" alt="" width="679" height="452" srcset="https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/litvanya-iha.jpg 679w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/litvanya-iha-300x200.jpg 300w, https://belgoturk.tv/wp-content/uploads/2026/09/litvanya-iha-570x379.jpg 570w" sizes="auto, (max-width: 679px) 100vw, 679px" /></a></p>
<p data-path-to-node="3"><strong data-path-to-node="3" data-index-in-node="0">Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik İHA saldırılarını destekleyen Belarus altyapısının yeniden devreye alındığı öne sürülüyor. Litvanya topraklarında bir İHA’nın düşürülmesi ise Minsk yönetimini doğrudan NATO için de olası bir güvenlik riski haline getirdi.</strong></p>
<p data-path-to-node="4">Litvanya yönetimi, salı gecesi ülke hava sahasında düşürülen insansız hava aracının (İHA) komşu Belarus’tan geldiğini açıkladı. Bu olay, Litvanya topraklarında bir İHA’nın düşürüldüğü <strong data-path-to-node="4" data-index-in-node="184">ilk vaka</strong> olarak kayıtlara geçti.</p>
<p data-path-to-node="5">Litvanya Ulusal Kriz Yönetim Merkezi Başkanı Vilmantas Vitkauskas, İHA’nın başkent Vilnius yakınlarındaki Lentvaris üzerinden geçerek Pratkunai köyü yakınlarında düşürüldüğünü belirtti. Yaşanan bu gelişme, Minsk’i yalnızca Rusya’nın Ukrayna’daki saldırılarına lojistik destek sağlamakla suçlanan bir ortak olmaktan çıkarıp, <strong data-path-to-node="5" data-index-in-node="324">NATO topraklarına yönelik doğrudan bir tehdit kaynağı</strong> olarak yeniden gündeme taşıdı.</p>
<h3 data-path-to-node="6">Sinyal Tekrarlayıcılar ve Mobil Ağ Tehdidi</h3>
<p data-path-to-node="7">Litvanya’daki hava sahası ihlalinden sadece bir gün önce Ukraynalı yetkililer, Rusya’nın ülkenin batısına düzenlediği saldırılarda Shahed tipi İHA’ları desteklemek amacıyla Belarus’taki mobil iletişim ağlarından ve sinyal tekrarlayıcılardan yararlandığını öne sürmüştü.</p>
<p data-path-to-node="8">Ukrayna Devlet Sınır Muhafızları Servisi Sözcüsü Andrii Demchenko, pazartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın Rivne, Volın ve Lviv bölgelerine yönelik son saldırılarının Belarus topraklarındaki iletişim altyapısıyla desteklendiğini belirterek, <em data-path-to-node="8" data-index-in-node="246">&#8220;Rusya tarafından fırlatılan hava araçlarına, bu ülkenin topraklarında bulunan tekrarlayıcılar üzerinden sinyal sağlandı&#8221;</em> dedi.</p>
<p data-path-to-node="9">Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy’nin danışmanı Serhii &#8220;Flash&#8221; Beskrestnov ise cumartesi günkü geniş çaplı saldırıda Rus İHA’larının Belarus sınırına yakın rotalar izlediğini ve buradaki ticari LTE ağlarına erişebildiğini vurguladı.</p>
<h3 data-path-to-node="10">Kyiv ile Minsk Arasındaki Tekrarlayıcı Krizi</h3>
<p data-path-to-node="11">Bu iddialar, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik İHA saldırılarını sürdürmek için Belarus’taki altyapıyı yeniden faaliyete geçirdiğini gözler önüne seriyor. Ukrayna Askerî İstihbarat Başkanı Oleh Ivashchenko geçen hafta yaptığı açıklamada, Belarus’ta Rus güçlerinin saldırı İHA’larından gelen görüntüleri aktarmak için kullandığı <strong data-path-to-node="11" data-index-in-node="323">altı sinyal tekrarlayıcı istasyon tespit edildiğini</strong> ve bunlardan bazı esencialesinin yeniden çalıştırıldığını duyurmuştu.</p>
<p data-path-to-node="12">Söz konusu ekipmanlar haziran ayından bu yana iki ülke arasında gerilime neden oluyor:</p>
<p data-path-to-node="13,0,0"><strong data-path-to-node="13,0,0" data-index-in-node="0">Haziran Başı:</strong> Zelenskiy, Belarus’a Rusya tarafından kurulan tekrarlayıcıları sökmesi veya kapatması için bir hafta süre vermiş, aksi takdirde Ukrayna’nın harekete geçeceğini duyurmuştu.</p>
<p data-path-to-node="13,1,0"><strong data-path-to-node="13,1,0" data-index-in-node="0">22 Haziran:</strong> Zelenskiy, tekrarlayıcıların bu tarihte çalışmayı durdurduğunu açıklamış, ancak ekipmanların sökülüp sökülmediği belirsizliğini korumuştu.</p>
<p data-path-to-node="13,2,0"><strong data-path-to-node="13,2,0" data-index-in-node="0">Haziran Sonu:</strong> Ukraynalı askerî yetkililer ekipmanın sökülmediğini, aksine en az bir tekrarlayıcının yeniden devreye alındığını açıkladı.</p>
<h3 data-path-to-node="14">Yeni Bir Taktik: Elektronik Harp ve Mobil Ağlar</h3>
<p data-path-to-node="15">Tekrarlayıcıların yeniden faaliyete geçmesi, Rusya’ya NATO sınırına yakın bölgeler dahil olmak üzere Ukrayna’nın kuzey ve batı sınırlarında uçan saldırı İHA’larıyla kesintisiz iletişim kurma imkânı tanıyor.</p>
<p data-path-to-node="16">Uzmanlar, Rusya’nın uzun menzilli saldırı İHA’larıyla bağlantısını korumak ve Ukrayna’nın elektronik harp sistemlerini aşmak amacıyla <strong data-path-to-node="16" data-index-in-node="134">mobil ağlar ile radyo teknolojilerini</strong> giderek daha yoğun bir şekilde birlikte kullandığına dikkat çekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
