Beste Serim Erbak: Güneşin Adası Rodos – 2024

Güneşin Adası Rodos – 2024
Denizcileri Karşılayan Helios’un Işığında Bir Yolculuk
Νησί του Ήλιου – Rodos, 2024

Denizin mavisiyle güneşin altın tonlarının buluştuğu yerde, efsanelerle örülü bir ada uzanır: Rodos. Tarihin, mitolojinin ve deniz yollarının kesiştiği bu ada, boşuna “Güneşin Adası” diye anılmaz. Taş surları, dar sokakları, limanları ve yüzünüze yansıyan sıcaklığıyla insan kendini hâlâ Helios’un koruması altındaymış gibi hisseder.
Akdeniz’de, eski deniz ticaret yollarının kesiştiği stratejik bir noktada yer alan Rodos, On İki Ada’nın en büyüğü ve tarih boyunca yönetim merkezi olmuştur. “On İki Ada” ifadesi, yalnızca adaların sayısını değil; Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim bölgelerde uyguladığı ve “12’li sistem” olarak bilinen idari yapıyı da çağrıştırır. Bu sisteme göre her on hane bir temsilci seçer, bu temsilciler arasından da bölgeyi yöneten on iki kişilik bir kurul oluşturulurdu.

Yunancada Dodekanez olarak adlandırılan bu takımadalar; Kasos, Karpathos, Alimnia, Simi, Tilos, Nisiros, Kos, Astropalya, Kalimnos, Khalki, Patmos, Leros, Rodos, Meis ve Lipsi’yi kapsayan geniş bir coğrafyaya yayılır. Rodos büyüklüğü ve tarihsel ağırlığıyla bu adalar arasında her zaman ayrıcalıklı bir yere sahip.
Efsaneye göre Tanrıların Tanrısı Zeus, Rodos’u denizin içinden çıkararak Güneş Tanrısı Helios’a armağan eder. Helios, adayı dolaşırken Roda adlı bir periye âşık olur; adanın adının da bu aşktan geldiği söylenir. Ialyssos, Kamiros ve Lindos adlı ilk üç şehir, bu birlikteliğin torunları tarafından kurulur. Rodos’ta mitoloji, anlatılan bir hikâyeden çok, taşlara ve ışığa sinmiş bir varoluş biçimidir.

Adanın dünya tarihindeki en görkemli simgesi, MÖ 282 yılında Lindoslu heykeltıraş Kharios tarafından yapılan, 33 metre yüksekliğindeki Güneş Tanrısı Helios Heykelidir. Antik Çağ’ın Yedi Harikası’ndan biri kabul edilen bu dev bronz heykelin, limanın girişinde iki ayağını açmış hâlde yükseldiği; elindeki meşaleyle denizcileri karşıladığı anlatılır. MÖ 226’da yaşanan büyük bir depremle yıkılmış olsa da, heykelin hayaleti sanki hâlâ limanın üzerinde dolaşır. Bugün onun yerinde, Rodos’a özgü Dama dama geyiklerini simgeleyen Elafos ve Elafina heykelleri bulunur.
Adaya yaklaşıldığında Orta Çağ’dan kalma surlar insanı karşılar. 1309 yılında Rodos’u ele geçiren Saint Jean (Hospitalier) Şövalyeleri, adayı iki yüzyıldan fazla süre yönetmiş; bu nedenle Rodos “Şövalyeler Adası” olarak anılmıştır. Uzun siyah pelerinlerindeki beyaz haç, sanki hâlâ taş sokakların gölgelerinde dolaşır. 1988 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Rodos Eski Kenti, bu atmosferi günümüze kadar taşımayı başarmıştır. Şövalyeler Sokağı’nda yürürken insan, zamanın katmanları arasında ilerlediğini hisseder.

1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı donanması adayı fetheder. Rodos, yaklaşık dört yüz yıl Osmanlı egemenliğinde kalır. Bu dönemden kalan camiler, hamamlar ve çeşmeler, adanın belleğinde sessiz tanıklardır. 1912’de İtalyanların adayı ele geçirmesiyle yeni bir dönem başlar. II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar süren İtalyan yönetimi, Rodos’a modern Akdeniz mimarisini kazandırır. 1947’de imzalanan Paris Barış Antlaşması’yla Rodos ve On İki Ada Yunanistan’a bırakılır. Bugün Rodos sokaklarında bir kilise ile kubbeli bir Osmanlı hamamının yan yana durabilmesi, bu çok katmanlı geçmişin doğal bir sonucu.

Günümüzde Rodos’ta yaşayan Türk toplumu sayıca azalsa da varlığını sürdürmektedir. Yunan yönetimi döneminde Türkiye’ye tanınan göç hakkı özellikle 1954, 1964–65 ve 1972–74 yılları arasında yoğun olarak kullanılmıştır.
Rodos, yalnızca siyaset ve savaşların değil; bilim ve sanatın da önemli merkezlerinden biri olmuştur. Astronominin “babası” olarak kabul edilen İznikli Hipparkhos, yaşamının büyük bölümünü Rodos’ta geçirmiştir.
Bizim için Rodos yalnızca tarih ve mitolojiden ibaret değil; kişisel hafızamızın da önemli bir parçası. Yıllar önce, oğlumuzun Lindos’ta katıldığı bir resim yarışmasında birincilik alması sayesinde bu adaya gelmiştik. Gurur dolu ama buruk bir yolculuktu; çünkü fotoğraf makinemiz arızalanmış, tek bir kare bile kalmamıştı. Bir gezgin için bundan daha büyük bir eksiklik olabilir mi? Bu nedenle bu yolculuk, aynı zamanda yarım kalmış bir anının izini sürmek anlamını taşıyor.

2024 Temmuz’un son günü, sabahın erken saatlerinde İzmir’den yola çıktık. Yeşil Marmaris Lines feribotu, yaklaşık bir buçuk saatlik deniz yolculuğunun ardından bizi Rodos Limanı’na ulaştırdı. Limanda yanaşmış dev bir kruvaziyer, rıhtımın büyük bölümünü kaplamıştı. Gümrükten çıkar çıkmaz karşımıza çıkan görkemli surlar, sanki adaya yeniden “hoş geldiniz” der gibiydi.

Konaklamak için seçtiğimiz Anastasia Otel, 1930’lardan kalma, bahçe içinde yer alan zarif bir İtalyan villasıydı. Ağaçların gölgesinde, kuş sesleriyle çevrili bu mekânın kendine özgü bir huzuru var. Otel sahibi Michael, bavullarımızı ikinci kata kadar kendisi taşıyacak kadar içten bir ev sahibi. Bahçede dolaşırken karşımıza çıkan “kaplumbağalara dikkat edin” tabelaları, otelin sevimli sakinlerini haber veriyor.

Akşam yemeği için Michael’ın eşliğinde eski şehirde küçük bir hazine keşfettik: Niohori Restoranı. Santa Maria Katolik Kilisesi’nin bulunduğu taş sokakta yer alan bu sade ama samimi mekânda, zeytinyağlı ahtapot, saganaki peyniri, taze deniz ürünleri ve soğuk beyaz şarap eşliğinde uzun bir akşam geçirdik. Sohbet, müzik ve hafif deniz meltemi arasında zamanın nasıl aktığını fark etmedik.

Gece çökerken Rodos’un taş duvarları günün sıcaklığını hâlâ saklıyordu. Helios’un ışığı ufuktan çekilmişti belki; ama ada, onun hikâyeleriyle aydınlıktı. Ve biz, bu kez fotoğraf makinelerimiz çalışır hâlde, geçmişte kaçırdığımız anıları yakalamaya hazırdık.