Beste Serim Erbak: Yatların Gözdesi Pitoresk Simi

Yatların Gözdesi Pitoresk Simi
Pitorex Σύμη, ένα από τα αγαπημένα των σκαφών αναψυχής

UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Simi, yüzyıllardır sünger avcılığıyla ünlenmiş bir ada. Osmanlı döneminde “Sömbeki” olarak anılan adanın bu ismi, sünger avcılığında kullanılan ve Sümbek adı verilen gemilerden geliyormuş.
Tarihi Antik Çağlara uzanan Simi’de, özellikle ev mimarisinde bir dönem adaya hâkim olan İtalyanların etkisi oldukça belirgin. İki ya da üç katlı, pastel renkli; küçük balkonlarında siyah, ince demir parmaklıkları olan; minik pencereli, dar üçgen alınlıkları, kırmızı kiremit çatıları ve tahta kapılarıyla zarif evleri seyrederken gözümün önünde Amalfi Sahili’nin, denize dik inen yamaçlara sıralanmış rengârenk evleri canlanıyor. Bu mimari doku, Simi’yi diğer Yunan adalarından ayıran en önemli özelliklerden.

Rodos–Simi arası feribot yolculuğu yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Koltuklar numarasız; isteyen istediği yere oturuyor. Gemide boş tek bir yer bile yok. Her dilden konuşmalar eşliğinde hızla yol alıyoruz. Yolcuların çoğu günübirlik gelenlerden oluşuyor; birkaç saat kalıp akşam geri dönüyorlar. Bir ara dalgalar öyle bir coşuyor ki herkes sağa sola savruluyor. Mürettebat ise buna alışık olmalı, hiç istiflerini bozmadan sohbetlerine devam ediyor. Önümüzde oturan, İngiltere’de yaşayan iki küçük çocuklu bir Afgan aile ile sohbet ediyoruz.
Ada, toplam dört köyden oluşuyor. Bunların en büyüğü ve başkent konumunda olan Chora’ya, bir Ortaçağ kalesinin karşıladığı koyda ilerleyerek, pitoresk ana liman Gialos’a ulaşıyoruz. Feribotun yanaştığı yer oldukça dar; yolcular ilerleyebilmek için birbirini bekliyor. Otelimizden bizi almaya gelen arabaya, başka bir aileyle birlikte biniyoruz.
Gialos ile Chorio arasındaki vadide, muhteşem bir koyda yer alan minik balıkçı köyü Pedi’ye; badem ve portakal bahçeleri arasından geçerek on beş dakikada varıyoruz. Çıplak dağların çevrelediği Pedi Koyu; demirlemiş tekneleri, balıkçı kayıkları ve masmavi deniziyle adeta bir kartpostal görüntüsü veriyor. Biz kıyıdaki Pedi Beach Otel’de kalıyoruz. Sıcak bir karşılamanın ardından odamıza yerleşiyoruz. İki katlı, yenilenmiş bir yapı olan otelin önünden geçen daracık yolu iki adımda geçip kendimizi berrak sulara bırakıyoruz. İnanılmaz sevimli ve sakin bir yer Pedi; dinlenmek ve gürültüden uzak kalmak için biçilmiş kaftan.

Deniz sonrası koy boyunca dolaşıyorum. Adanın tarz evlerinin çoğu pansiyon ya da otele dönüştürülmüş; kişilere ait evler oldukça az. Akşam, otele yakın Katsaras Restoran’da, neredeyse denizin içinde, suyun hafif kıpırtısını dinleyerek yerel lezzetlerin tadını çıkarıyoruz. Çoğunlukla koya demirleyen teknelerden gelen misafirlerin doldurduğu restoranda arkadaşlarımıza rastlamamız hoş bir tesadüf oluyor.
Ertesi gün muhteşem denizin tadını doyasıya çıkarıyoruz. Fransa’da yaşayan genç bir çiftle tanışıyor, minik kızları Marina ile vakit geçiriyoruz. Onların buraya ikinci gelişleriymiş; daha önce Meis Adası’nda tatil yapmışlar. Güneş batmaya yakın, saat 17.30 civarında dolmuşla Chora’ya gidiyoruz. Tepelerden limana doğru inen araç hınca hınç dolu.
Merkeze indiğimizde, şirin kafe ve dükkânların önünden yürüyerek adanın efsanevi süngercisi, “Çıplak Dalgıç” lakaplı Stathis Georgios Hatzis’in (1878–1936) heykeline ulaşıyoruz. Dalgıç kıyafeti olmadan 88 metre derinliğe kadar saatler süren serbest dalışlarıyla tanınan Hatzis’in hikâyesi hayranlık uyandırıcı. Limanın iki yakasını küçük ve sevimli bir taş köprü birbirine bağlıyor. Üzerinde Yunanistan ve Avrupa Birliği bayraklarının dalgalandığı köprüden geçerek koyun diğer kıyısına ulaşıyoruz.

Biraz ileride, Simili heykeltıraş Kostas Valsamis’in yaptığı genç balıkçı Michalaki’in heykeli yer alıyor. Heykelin önünde, plajlara yolcu taşıyan tekneler sıralanmış. Dağlık ve kayalık yapıya sahip adada, yalı bölgesinden yukarı mahallelere ulaşmak için çoğu zaman beyaz, bazen renkli, bitmek bilmeyen merdivenleri tırmanmak gerekiyor. Kafeler, lokantalar ve sünger, ahşap oyma gibi geleneksel ürünlerin satıldığı dükkânlar dip dibe.
Akşam yemeği için Türk turistler arasında oldukça popüler olan Manos Fish Restoran’da yerimizi ayırttıktan sonra, özellikle Türk bayraklı yatların yoğun olduğu kıyıda dolaşıyoruz. Kırmızı önlüğüyle restoran sahibi Manos Magkos yanımıza gelip sohbet ediyor. Kızarmış, minik ve çıtır Simi karidesinden tadıyoruz. Yemek sonunda ikram edilen dondurmalı revaninin tadı hala damağımda. Gün batımı eşliğinde yediğimiz bu keyifli yemeğin ardından, dünyaca ünlü markaların ve tasarım butiklerinin bulunduğu kordon boyunca yürüyüp Simane Kafe’de bir şeyler içiyoruz. Ardından, Simi’ye farklı bir hava katan ve 1881 yılında yine Valsamis tarafından yapılan Belediye Saat Kulesi’ni görüyoruz.
Dönüşte Rodos’ta tanıştığımız Türk arkadaşlarla karşılaşıp birlikte güzel bir vakit geçirdikten sonra taksiyle otelimize dönüyoruz.

Bugünü akşama kadar denizin keyfini çıkararak geçiriyoruz. Pedi Koyu’nun neredeyse her köşesini gezdik; hatta bazı insanları ikinci kez görmeye başladık. Akşamüstü otelde yapılan karpuz servisi, bu sıcakta ilaç gibi geliyor. Burası Yunanlıların da tercih ettiği popüler bir tatil beldesi; aileler çocuklarıyla gelmiş. Güneş batınca taksiyle yeniden merkeze gidiyoruz. Bu akşam eşimin doğum günü. Trottaria Italiana adlı restoran çok övülmüştü; gerçekten de son derece memnun kaldık. İtalyan lezzetlerinin yanı sıra, eşime seremoni eşliğinde getirilen minik pasta gecenin sürprizi oluyor.
Yemekten sonra meydanda bir Yunanlı şarkıcının performansını izliyoruz. Halk sandalyelere oturmuş, hareketli şarkılar söyleyen sanatçıyı keyifle dinliyor. Ağustos ayında adada bu tür etkinlikler oluyormuş. Meydana yakın bir noktada, Yunanistan’ın ilk kadın dalgıcı, halk arasında “Kyra Fotena” olarak bilinen Eugenia Mastoridou’nun heykeli bulunuyor. 1863 yılında tüplü dalış kıyafetiyle dalış yapan ilk kadın olarak tarihe geçmiş. Heykel, Kalimniyalı sanatçı Sakellaris Koutouzis’in eseri.

Ertesi gün için taksi şoförüyle anlaşıyoruz. Sabah bizi Panormitis Manastırı’na götürecek. Saat 9.30’da yola koyuluyoruz. Muhteşem manzaralar eşliğinde dağ yolunu tırmanıp ardından kıvrıla kıvrıla aşağıya salınarak, 11.00 civarlarında Selvi ve Çam ağaçları arasındaki Panormitis Koyu’na ulaşıyoruz. Başmelek Mikail’e adanmış Panormitis Manastırı, dünyada bulunan yedi kutsal manastırdan en büyüğü ve en görkemlisi kabul ediliyor. Aziz Mikail’in görüldüğüne inanılan bu kutsal hat; İrlanda, İngiltere, Fransa, İtalya, İsrail ve Yunanistan’da Simi’yi kapsıyor.
XV. yüzyılda eski bir tapınağın kalıntıları üzerine inşa edilen manastırın bugünkü kilisesi 1783 tarihli. Bu koyda denize girmek yasak. Rodos’tan feribotla ya da Gialos’tan teknelerle gelen fazla sayıda ziyaretçi manastırı geziyor. 500 kişi kapasiteli misafirhanesi, kalıp ibadet etmek isteyenleri ağırlıyor. Geometrik desenli çakıl taş döşeli avlusu, 1911 yılında inşa edilen görkemli çan kulesi ve iki müzesi dikkat çekici. Müzelerde gümüş ikonalar, dini eşyalar, halk kültürünü yansıtan objeler, Bizans el yazmaları ile 16. ve 17. yüzyıla ait kitaplar sergileniyor. Başmelek Mikail’in gümüş ve altın kaplı ikonası oldukça etkileyici.

Gezimizi tamamladıktan sonra sıcakta dondurma molası veriyor, ardından şoförümüzü bekletmemek için fazla oyalanmadan otele dönüyoruz. Zira Simi’den yarın ayrılacağız.
Feribotumuz saat 14.00’te kalkıyor. Bu büyüleyici adadan ayrılıp 16.00’da Rodos’a varıyoruz. Simi bizi fazlasıyla etkiledi. Best Western Otel’de bir gece kaldıktan sonra ertesi sabah saat 9.00’da Marmaris’e doğru yola çıkıyoruz. Hoş, keyifli ve unutulmaz bir yaz tatili oldu.