Beste Serim Erbak: Tarih kokan şehir- Roma- 2.Bölüm

Vatikan Hazineleri
La città che profuma di storia

Bugün istikametimiz, dünyanın en müstesna sanat koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan Vatikan Müzeleri. Burası yalnızca bir müze değildir; aynı zamanda Batı medeniyetinin yüzyıllar boyunca biriktirdiği estetik anlayışın, dinî geleneğin ve siyasi kudretin de bir vitrini sayılır. Müze, “Apostolik Sarayı”nın içinde yer alır ve Vatikan devletinin en önemli kültürel hazinelerinden biridir.

Sabah erken saatlerde müzenin girişine yaklaştığınızda dikkat çeken ilk şey, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin oluşturduğu uzun kuyruklardır. Amerikalılar, Japonlar, Avrupalılar… Her milletten insan aynı merakın peşinde burada toplanır. Çünkü bu müze, yalnızca sanat meraklılarının değil, tarih ve kültürle ilgilenen herkesin mutlaka görmek istediği yerlerden biridir.
Koleksiyonun büyüklüğü gerçekten hayranlık uyandırıcıdır. 70 bini aşkın eser… Antik Roma heykelleri, Rönesans tabloları, duvar freskleri, halılar, haritalar, dini objeler… Bu eserlerin her biri, Avrupa sanat tarihinin farklı bir dönemine ışık tutar. Koridorlardan geçerken insan bir bakıma yalnızca bir müzeyi değil, aynı zamanda birkaç bin yıllık bir kültür tarihini de adım adım dolaşmış olur.

Bu geniş kompleks içinde toplam 54 galeri bulunur. Yaklaşık 1400 oda, şapel, kütüphane ve sanat galerisi, yüzyılların biriktirdiği büyük bir mirası barındırır. Bunların içinde en meşhuru kuşkusuz Sistina Şapeli’dir. 16. yüzyılda inşa edilen bu şapel, yalnızca mimarisiyle değil, tavanındaki eşsiz freskleriyle de dünya sanat tarihinin zirvelerinden biri kabul edilir.
Elbette böylesine büyük bir müzeyi bir günde bütünüyle gezmek mümkün değildir. Fakat yine de birkaç saat içinde gördükleriniz bile insanın zihninde derin bir iz bırakır. Çünkü burada sergilenen eserler yalnızca sanat değeri taşımaz; aynı zamanda Avrupa’nın düşünce dünyasını, inanç sistemini ve siyasi tarihini de yansıtır.

Bu nedenle Roma’da Vatikan’ı gezmek, basit bir müze ziyareti değildir. Bir bakıma Avrupa medeniyetinin kalbine kısa bir yolculuk yapmak gibidir. Buradan ayrılırken insanın zihninde şu düşünce belirir: Tarih, gerçekten de en iyi büyük şehirlerde okunur. Roma ise bu kitabın en kalın ciltlerinden biridir.
Roma’da, etrafı surlarla çevrili yaklaşık 109 dönümlük bir alan üzerine kurulmuş olan Vatikan, dünyanın en küçük bağımsız şehir devleti olmasının yanı sıra “Katolik Kilisesi”nin de ruhani merkezidir. Yüzyıllardır varlığını sürdüren Katolik Kilisesi çok daha eski bir geçmişe sahip olsa da, Vatikan Devleti bugünkü siyasi statüsüne ancak Lateran Antlaşması ile 1929 yılında kavuşmuştur.

Katolik Kilisesi, tarih boyunca son derece iyi örgütlenmiş, güçlü ve hiyerarşik bir kurumsal yapı geliştirmiştir. Dünya genelinde yüzlerce hastane, kilise, okul ve yardım kuruluşu bu geniş ağın parçalarıdır. Bu kurumların mülkleri, kayıtları ve mali işleri büyük bir titizlikle yönetilir. Bu yönüyle Vatikan yalnızca bir inanç merkezi değil, aynı zamanda küresel ölçekte faaliyet gösteren karmaşık bir kurumsal yapının da yönetim merkezidir.
Öte yandan Vatikan’ın uluslararası alandaki rolü yalnızca dini alanla sınırlı değildir. Papa ve onun temsil ettiği ruhani otorite, dünya diplomasisinde önemli bir saygınlığa sahiptir. Bu nedenle Vatikan çoğu zaman devletler ve toplumlar arasında diyalog kurulması için uygun bir zemin olarak görülür. Özellikle dinler arası görüşmeler ve barış girişimleri için sıkça tercih edilen bir merkezdir.

Bunun yanında Vatikan, çeşitli siyasi meselelerde de zaman zaman taraflar arasında arabulucu rolü üstlenmiştir. Küçük yüzölçümüne rağmen uluslararası diplomasi sahnesinde dikkat çekici bir ağırlığı vardır. Nitekim bugün yaklaşık 80 ülkenin Vatikan’da büyükelçilikleri ya da diplomatik misyonları bulunmaktadır. Bu durum, dünyanın en küçük devletlerinden birinin aynı zamanda en etkili diplomatik merkezlerden biri olabileceğini de gösterir.
Papa Franciscus, Katolik Kilisesi’nin 266. papası olarak 13 Mart 2013 tarihinde seçilmiş ve 21 Nisan 2025 tarihindeki vefatına dek görevini sürdürmüştür. 88 yaşında hayatını kaybeden Arjantinli Papa’nın cenazesi ise 26 Nisan 2025’te kaldırılmıştır. Biz Vatikan Müzelerini 23 Nisan 2025’te gezdiğimizde, cenaze töreni için dünyanın dört bir yanından gelen din görevlileri ve ziyaretçiler nedeniyle Roma sokakları olağanüstü bir kalabalık içindeydi.
Yeni papanın seçimi de büyük bir ilgi ve merak uyandırmıştır. Dünya çapında yaklaşık 1,4 milyar Katolik’e ruhani liderlik yapacak yeni papa, Robert Francis Prevost olmuş ve papalık ismi olarak 14. Leoyu seçmiştir. Seçim sürecinde uygulanan Siyah duman – Beyaz duman ritüeli, tüm dünyanın gözlerini Vatikan’a çevirmiştir. Kardinaller meclisi, Sistina Şapelinde toplanır ve San Pietro Meydanı’nda ya da ekranları başında bekleyen kalabalığa ilk işaret, bacadan çıkan dumandır: Siyah duman, gerekli çoğunluğun sağlanamadığını; beyaz duman ise yeni papanın seçildiğini gösterir.
Beyaz dumanın yükselmesiyle birlikte seçici kardinaller, aday üzerinde gerekli oy çoğunluğunu elde etmiş ve aday papalık görevini kabul etmiştir. Yeni papanın seçiminin ardından kendisine kullanılacak papalık kıyafetleri hazırlanır; üç farklı ölçüde beyaz papa kıyafetinin bulunduğu bir odaya götürülerek giydirilir. Ardından kardinallerin bağlılık yemini ve dualarıyla tören tamamlanır.

Yeni papa, San Pietro Bazilikası’nin merkez locasından balkonuna çıkartılır ve halka takdim edilir. Tarihi anın ilanı, klasik Latince ifadeyle “Habemus Papam” yani “Bir papamız var” şeklindedir. Ardından Papa, ilk kez halk ve dünyaya seslendiği “Urbi et Orbi” (şehre ve dünyaya) konuşmasını yapar; böylece hem Katolik dünyası hem de tüm dünya yeni ruhani liderini tanımış olur.
Vatikan, yaklaşık 500 kişilik nüfusuyla dünyanın en küçük bağımsız devletlerinden biri olmasının yanı sıra, Papa’nın başkanlık ettiği ve halkından vergi almadığı tek örnektir. Bu yönüyle dünya çapında benzersiz bir yapıya sahiptir.
Vatikan’ın idari dili, günümüzde “ölü dil” olarak bilinen Latince’dir. Küçük yüzölçümüne rağmen, burada postaneden kütüphaneye, hastaneden devlet dairelerine kadar her türlü devlet kuruluşu bulunmaktadır. Kendi yasalarını yapan ve bu yasaları uygulayan bir hükümete sahiptir; yani devletin tüm idari ve yasal mekanizmaları kendi içinde işler durumdadır.

Vatikan’ın güvenliği ise oldukça özel bir düzenle sağlanmaktadır. 1506 yılında kurulan ve İsviçre Muhafızları adıyla bilinen bu küçük ordu, evli olmayan Katolik İsviçreli erkeklerden oluşur ve İsviçre ordusu tarafından eğitilir. Bugün yaklaşık 135 asker, tarihi kıyafetleriyle Papa’yı ve Vatikan’ı korur. Renkli ve özgün üniformaları, hem görsel olarak dikkat çekici hem de yüzyıllardır süregelen bir geleneğin simgesidir.
Vatikan, küçük bir yüzölçümüne sahip olsa da, hem siyasi, hem dini, hem de kültürel anlamda eşsiz bir devlet modeli sunmaktadır; bünyesindeki yasalar, ordusu ve idari yapısıyla dünyanın hiçbir yerinde benzerine rastlanmaz.

Vatikan, kendi para birimini uzun yıllardır kullanıyor. İlginçtir ki banknot basmıyorlar; sadece çok az sayıda madeni para basılıyor. Ayrıca burası, dünyadaki tek Latince ATM’lerin bulunduğu yer olarak da dikkat çekiyor.
Ancak Vatikan’ın her yerine erişim mümkün değil. Ziyaretçiler için açılan alanlar oldukça sınırlı. Gezebileceğiniz başlıca yerler şunlar: Aziz Petrus Meydanı, Aziz Petrus Bazilikası (dünyanın en büyük kilisesi), bazilikanın içi ve Aziz Petrus’un Kubbesi’nin girişi ile bahçesi (müzelerden görünen bahçe farklıdır), ve elbette Vatikan Müzeleri.
Aslında Vatikan’ı tam anlamıyla gezebilmek için iki-üç gün ayırmak gerekir. Aziz Petrus’un ötesindeki büyük bahçeyi veya Vatikan’ın mezarlar şehrini ziyaret etmek isteyenler, çok önceden giriş başvurusunda bulunmalı ve pasaportlarının bir kopyasını göndermelidir. Bu noktada kurallar oldukça katıdır; yalnızca önceden izin alınmış kişiler bu özel alanlara erişebilir.

Böylece Vatikan, küçük yüzölçümüne rağmen hem tarihî, hem dini hem de idari açıdan son derece düzenli ve sınırlı bir deneyim sunar. Bu kısıtlı alanlarda bile gezmek, ziyaretçiye dünyanın en küçük devletinin ne kadar benzersiz ve özenle korunmuş olduğunu hissettirir.
Sabah erkenden Gran Caffè Vaticano’ya uğrayıp alelacele bir kahvaltı yaptık. Müzelere gelmeden önce hızlı giriş biletlerimizi almıştık; ancak girişte epey bir zorluk yaşadık. Telefonumuzdaki bilet okuyucu cihaz tarafından okunamadı. Sıkı bir güvenlik kontrolünden geçtikten sonra yürüyen merdivenlerle yukarı çıktık. Dev bir ekranda, vefat eden Papa Franciscus’un fotoğrafı bizi karşıladı. Hemen hemen her köşe başında bir güvenlik görevlisi duruyordu; Vatikan’daki disiplin ve düzen hissedilir şekilde kendini gösteriyordu.

Aziz Petrus Bazilikası’nın kubbesinin göründüğü terasa çıktığımızda insan selinin içinde kaldık. Arkada bazilikanın kubbesi yükseliyor, yanda ise bahçeler… Fotoğraf çekmek isteyen ziyaretçiler, bir boşluktan yararlanabilmek için mekân içinde koşturuyor, herkeste heyecan ve merak var.
Müzeleri gezmek için devasa merdivenlerden çıktık ve nereye bakacağımızı şaşırdığımız muhteşem tavan ve duvar süslemeleri arasında ilerledik. Oklarla işaretlenmiş yollar, ziyaretçilere yön gösteriyordu.
İlk durağımız Museo Gregoriano Egizio oldu. Mısır’dan getirilen eserlerin sergilendiği bu 9 odalık bölüm, hatırı sayılır bir vakit gerektiriyor. Antik Mısır’ın gizemli hazineleri karşımızdaydı: Mut tanrıçasının heykelleri, mezar taşları, mumyalar, Uşabti heykelcikleri, lahitler, tanrı ve tanrıça heykelleri, Mısır kedileri, terracotta tiyatro maskları, hatta Kral Nebukadnezar silindiri, Babil’in mimarisini tüm ayrıntılarıyla anlatan yazıtlar ve antik tabletler… Her obje, insanı binlerce yıl öncesine götürüyor.

Ardından Chiaramonti Galerisi’ne geçtik. Burası Roma büstleri ve heykellerinden oluşan bir koleksiyon sunuyor. Roma İmparatoru Tiberius ve Roma İmparatoru Hadrianus’un büstleri dikkat çekiyor. Ayrıca çocuk Eros’un heykeli ve Roma tanrısı Janus’un, ortak bir kafaya yaslanmış, biri sağa biri sola bakan ikiyüzlü büstü en ilgi çekici eserler arasında. Janus’un bu simgesi, Roma paralarında da sıkça rastlanan bir figür.
Her köşe başında tarihin ve sanatın yoğunluğunu hissetmek mümkün; müze yalnızca gözle değil, ruhla da gezilen bir yer gibi.

Buradan, çimlerle kaplı yaklaşık 300 metrekarelik geniş bir açık alan olan Kozalak Avlusu’na ve Kozalak Çeşmesi’ne (Cortile della Pigna – Fontana della Pigna) çıkıyoruz. Avlunun tam merkezinde, 4 metre yüksekliğinde bronzdan yapılmış dev bir kozalak (Pigna) heykeli yükseliyor. Altında ise sonradan buraya taşınmış bir çeşme yer alıyor.
Bu kozalak heykeli, ölümsüzlüğün ve yeniden doğuşun sembolü olarak bilinir. Heykel, antik Roma dönemine ait Neron’un Hamamlarından getirilen bir sütun başlığının üzerine yerleştirilmiş. Avlunun iki tarafında, Hadrianus dönemine ait kopyalar olarak yapılan iki bronz tavus kuşu heykeli zarif bir duruş sergiliyor. Heykele çıkan çift taraflı merdiven ise Michelangelo tarafından tasarlanmış, dönemin mimari dehasının izlerini taşıyor.
Efsanelere göre çam kozalakları, Hristiyan sembolizminin de önemli bir parçasıdır. Bir çam kozalağı, olgunlaşan tohumlarını zamanı geldiğinde dışa doğru atar ve çevreye yayar; işte bu hareket, Hristiyanlığın dünyaya yayılmasını simgeler. Avluda bu heykelin varlığı, hem antik Roma kültürünün hem de Hristiyan sembolizminin iç içe geçtiği, hem görsel hem de manevi bir deneyim sunuyor.

Avlunun ortasında, İtalyan heykeltıraş Arnoldo Pomodoro tarafından 1966 yılında yapılmış olan “Küre içinde Küre” (Sfera con Sfera) adlı bronz heykel hemen dikkatimizi çekiyor. Bu eser, form olarak dünyayı tasvir ediyor; bir kürenin içinde başka bir kürenin büyüyerek var olduğu bir yapı, adeta karmaşık çarklar ve dişlilerle yönetilen bir mekanizmayı andırıyor.
Heykelin simgeselliği de oldukça derin: Eskisinden yeni bir dünyanın doğuşunu, eski düzenin içinden yeninin yükselişini anlatan bir metafor olarak okunabiliyor. Pomodoro’nun dairesel küresinin içinde, rüzgârın etkisiyle yavaşça dönen bir mekanizma bulunuyor; bu hareket, esere hem dinamizm hem de canlılık katıyor.
Altın-bronz karışımı pürüzsüz ve parlak yüzeyi, ışıkla birlikte adeta parlıyor ve her açıdan farklı bir etki yaratıyor. Görselliği kadar düşünsel boyutu da güçlü; izleyeni durup düşünmeye, kendi yorumunu katmaya davet ediyor. Çok katmanlı yapısı, her bakışta yeni detaylar ve anlamlar sunuyor. Bu özellikleriyle Kozalak Avlusunun en büyüleyici noktalarından biri olarak öne çıkıyor ve ziyaretçiyi hem estetik hem de zihinsel bir hayranlıkla baş başa bırakıyor.

Meydana bakan Bistro Della Pigna’ya oturup kısa bir mola veriyor, bir şeyler içip yedikten sonra, 1000’in üzerinde Antik Roma heykeline ev sahipliği yapan Chiaramonti Galerisi’nde gezimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Burada antik çağ dönemine ait hayvan heykelleri ve onların mücadelelerini betimleyen eserler özellikle dikkat çekiyor; her biri hem sanatsal hem de tarihsel açıdan önemli detaylar sunuyor.
Ardından Braccio Nuovo Galerisi’ne geçiyoruz. Bu galeri, antik Roma dönemi eserleri açısından görülmeye değer bir alan. Ziyaretçiler, heykellerin büyüklüğü, detaylı işçiliği ve dönemin estetik anlayışı karşısında etkileniyor; her köşede tarihin ve sanatın bir araya geldiğini hissetmek mümkün oluyor.

Sol elinde zafer tanrıçası Nike’yi tutan Lucius Verus Heykeli, iki metre yüksekliği ve üzerine işlenmiş sembollerle hemen dikkat çekiyor. Prima Porta Augustus Heykeli ve Nil Tanrısı heykeli de ziyaret edilmesi gereken diğer önemli eserler arasında. Nil Tanrısı heykeli, Roma Campo Marzio’da bulunan Isis ve Serapis Tapınağı’ndaki Helenistik orijinalin bir kopyasıdır. Nil, taşmasını temsil eden on altı çocukla çevrilidir; bu çocuklar Nil Nehri’ni besleyen on altı ırmağı simgeler. Nil Nehri’nin bereketli suları, yalnızca Mısır’ın değil, Roma’nın tahıl ihtiyacı için de hayati öneme sahiptir.
Ardından Pio-Clementino Galerisi’ye, harika bir giriş kapısından geçerek ulaşıyoruz. Burada Antik Roma’nın gücünü ve kimliğini simgeleyen, tanrıça benzeri bir figür olarak Tanrıça Roma’yı görüyoruz; heykel, Roma şehrinin tanrıçalaştırılmasını anlatıyor. Büstlerin yoğunluğu karşısında hangisini önce inceleyeceğimizi şaşırıyoruz; her biri detaylı işçilik ve tarihsel derinlik taşıyor.

Biraz dinlenmek için Cortile Ottagono Heykeller Avlusu’na giriyoruz. Sekizgen biçimli bu avlu, Vatikan müzelerinin ikonik mekânlarından biri. Zarif ve simetrik bir şekilde düzenlenmiş, çiçeklerle bezenmiş avlu, antik sanat ile Rönesans estetiğinin nasıl uyum içinde birleşebileceğini gösteriyor.
Burada dünyanın en ünlü iki heykeli bulunuyor: 1506’da yeniden keşfedilen Helenistik mermer grubu Laocoön Grubu ve Michelangelo’nun anatomik mükemmelliğin modeli olarak kabul edilen Belvedere Gövdesi. Her iki eser de, ziyaretçiyi hem görsel hem de tarihsel anlamda derin bir hayranlıkla karşılıyor.
Sergilenen galeriler, birbirinden farklı ve çarpıcı şaheserleri barındırmaya devam ediyor. Özellikle Zerdüştlük inancında ahit, yemin ve anlaşmalardan sorumlu ilahi varlık Mitra’nın boğa kurbanıyla mücadelesini sembolize eden heykeli oldukça ilgi çekiyor; hem dini hem de sanatsal açıdan göz alıcı bir eser.
Ardından Sala Rotonda’ya giriyoruz. Bu oda, Panteon’un küçük bir kopyası gibi tasarlanmış. Duvarlarda devasa heykellerin sergilendiği nişler ve bunların arasında devasa büstleri taşıyan yarım sütunlar yer alıyor. Odadaki en dikkat çekici öğe, tam ortada ayakları üzerinde yükselen ve çevresi 13 metre olan devasa kırmızı porfirden havuz; tarihçiler buranın Neron’un Küveti olabileceğini düşünüyor. Küvetin altında yer alan mozaik zemin ise MS 3. yüzyılın ilk on yıllarına ait ve inanılmaz bir güzelliğe sahip.

Etrüsklere ait eserlerin sergilendiği galeriyi gezerken, Etrüsk kuyumculuk sanatının en seçkin örneklerinden biri olan Altın Fibula’yı görüyoruz. Törenlerde kullanıldığı tahmin edilen bu eser, cam bir fanusa yerleştirilmiş ve etrafında büyük bir kalabalık toplanmış durumda. Ayrıca MÖ 5. yüzyılın sonları veya 4. yüzyılın başlarına tarihlenen, neredeyse gerçek boyutlu bronz savaşçı heykeli Todi Mars, belirgin Etrüsk yüz hatlarıyla öne çıkıyor.
Son olarak Candelabra Galerisi’ne geçiyoruz. Bu galeri, adını alanı altı bölüme ayıran büyük mermer şamdanlardan alıyor. Roma dönemi heykelleri ve duvar freskleriyle süslü olan galeri, ziyaretçilere antik sanatın hem ihtişamını hem de detay zenginliğini gösteriyor. Her köşe, tarih ve estetiğin iç içe geçtiği bir deneyim sunuyor.
Tarihi halıların ve eski haritaların bulunduğu bölüme giriyoruz. Özellikle Mesih’in Dirilişi adlı goblen duvar halısı dikkat çekiyor; ipek ve yünden yapılmış, gümüş yaldızlı ipliklerle işlenmiş ve inanılmaz bir etkileyiciliğe sahip. Her detay, hem teknik ustalığı hem de dini anlatımıyla izleyiciyi büyülüyor.
Ardından Sala dell’Immacolata’ya (Lekesiz Hamilelik Odası) geçiyoruz. Bu oda, Meryem Ana’ya adanmış ve müzenin ikinci katında, kompleksin küçük odalarından biri olmasına rağmen ayrı bir öneme sahip. Salon, Meryem Ana’nın hayatını tasvir eden fresklerle süslenmiş; Müjde, Ziyaret ve Doğum sahneleri özenle işlenmiş. Odanın merkezinde, 18. yüzyılda Giuseppe Obici tarafından yontulmuş büyük bir mermer Meryem Ana heykeli yer alıyor. Heykelde Meryem, bir bulutun üzerinde duruyor ve sağ elinde bir asa tutuyor. Oda aynı zamanda Başmelek Mikail Heykeli gibi birçok önemli sanat eserine de ev sahipliği yapıyor.

Daha sonra Raphael Odaları’na geçiyoruz. Bu odalar, Haritalar Galerisi’nin hemen ardından yer alıyor. Mikelangelo, Sistine Şapeli tavanına başladığında, Raphael’e Papanın özel dairelerinin tavanını kaplama görevi verilmiş. Odaların en meşhuru, Papa’nın çalışma odası ve kütüphanesi. Buradaki fresklerden en ünlüsü Atina Okulu Freski. Freskte Platon ve Aristoteles ile çevrelerinde toplanmış filozoflar ve akademisyenler betimlenmiş. Raphael’in son eseri olan Başkalaşım ise İncil’deki temaları işleyerek odalara dini ve sanatsal bir derinlik katıyor.
Bu odalar, hem teknik ustalık hem de sembolik anlatım açısından Vatikan müzelerinin en etkileyici bölümlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Vatikan Müzeleri’nin modern ve çağdaş sanat koleksiyonu, 1973 yılında Papa Paul VI tarafından açılmış. Bu bölüm, klasik eserlerin yanında modern sanatın en önemli örneklerini de bir araya getiriyor.
Koleksiyon, Vincent Van Gogh, Marc Chagall, Francis Bacon gibi ünlü sanatçıların eserlerini barındırıyor. Ayrıca Mirko Basaldella’nın Neofit adlı eseri, Henri Matisse’in eserleri, Chagall’in “Kırmızı Pietà”sı, Salvador Dalí’nin Melek Manzarası, Jacques Lipchitz’in Yeryüzünde Barış heykeli ve İspanyol ressam Diego Velázquez’in Papa Innocent X’in portresini içeren eserler, ziyaretçiye adeta sanatın evrensel ve zamansız gücünü gösteriyor.
Bu bölüm, klasik ve antik koleksiyonlarla kıyaslandığında farklı bir deneyim sunuyor: Renkler, biçimler ve modern anlatım teknikleri, ziyaretçiyi hem gözle hem de ruhen etkileyen bir sanat yolculuğu yaşatıyor. Her köşede izleyici, sanatçının dünyaya bakış açısını, düşünsel derinliğini ve estetik anlayışını keşfetme fırsatı buluyor.
Sistine Şapeli, gezimizin son durağı ve heyecanla beklediğimiz nokta; aynı zamanda Papa seçimlerine de ev sahipliği yapmasıyla Hristiyanlığın en kutsal ve önemli mekânlarından biri. 1508 yılında Papa II. Julius, Michelangelo’yu şapelin tavanına fresk yapması için görevlendiriyor.

Michelangelo, sonraki dört yılını tavanın işlenmesine adıyor. Altın yıldızlarla bezeli lapis lazuli arka planın üzerinde, İnsanoğlunun Düşüşü, Nuh ve Büyük Tufan ve ikonik Âdem’in Yaratılışı gibi sahneleri işliyor. En ünlü an, Tanrı’nın parmak ucuyla Âdem’e can verdiği o dokunuş sahnesi, izleyiciye tarihin ve sanatın birleştiği büyülü bir an yaşatıyor.
Tavan tamamlandıktan yaklaşık 25 yıl sonra, şapelin sunak duvarında Son Yargı Freski ortaya çıkıyor; Dante’nin Cehenneminden esinlenen bu fresk, şapelin ihtişamını tamamlıyor.
Dapdaracık bir kapıdan, büyük bir insan seliyle birlikte içeri giriyoruz. Şükür ki içeri girmeden elimi yukarı uzatarak birkaç fotoğraf çekmeyi başarmışım; çünkü içeride görevliler fotoğraf çekilmesine neredeyse hiç izin vermiyor. Sistine Şapeli, hem görsel hem de manevi açıdan, Vatikan gezimizin doruk noktası olarak hafızamızda yer ediyor.
Vatikan Müzeleri’ni gezerken, sanki bir Dünya Tarihi film şeridi gözlerimizin önünden akıyor. Koridorlarda yürürken, zaman tünelinde yolculuk yapıyormuş gibi bir his var; tarihler havada uçuşuyor, insan sersemliyor, gözler adeta kamaşıyor.
Tüm bu büyüleyici deneyimin ardından sizi şaşırtmaya devam eden bir başka unsur, müzenin spiral çıkış merdivenleri. Bramante Merdivenleri, “Salyangoz Merdiven” olarak da biliniyor ve ilk tasarım Rönesans sanatçısı ve mimarı Donato Bramante’ye ait. 1505 yılında inşa edilmiş, ancak 1932’de Giuseppe Momo eski merdivenlerden esinlenerek çift sarmallı yeni bir tasarım yaratmış.
Bu spiral merdiven, hem mimari zarafeti hem de fonksiyonelliğiyle insanı büyülüyor. En dikkat çekici özelliği, inenler ile çıkanların birbirleriyle karşılaşmadan hareket edebilmesi. Korkuluklar zarif demir işçiliği ile süslenmiş ve gün ışığı, cam kubbeden merdiven boyunca süzülerek mekâna adeta sihirli bir atmosfer katıyor. Vatikan Müzeleri’nin bu anıtsal çıkışı, hem göz hem ruh için unutulmaz bir final niteliğinde.