Beste Serim Erbak: Tarih Kokan Şehir – Roma – 3. Bölüm

COLOSSEUM
La città che profuma di storia
Sabah, Vatikan Müzeleri’ndeki büyüleyici gezimizin ardından, saat 17.30’da Kolezyum ve Roma Forumu için aldığımız biletleri düşünerek, bu tarihi noktalara yakın bir yerde öğle yemeği yemeye karar verdik.

Yemek keyifliydi; Roma’nın o kendine has atmosferi, sokakların canlılığı ve tarihin gölgesi eşliğinde geçen hoş bir molaydı. Ancak bu güzel an, ne yazık ki Roma seyahatimizi farklı bir şekilde hatırlamamıza neden olacak bir olayla bölündü.
Yemekten sonra ilk kez taksi yerine otobüsü tercih ettik. “Biraz da yerel gibi hissedelim,” diye düşünmüştük. Ancak bilet alırken yanımıza yaklaşan kişiyi fark edemedik. Otobüsten indikten sonra, eşimin cep telefonunun çalındığını anladığımızda artık her şey için çok geçti.
Etraftaki İtalyanlar bunun oldukça yaygın bir durum olduğunu, uğraşsak bile büyük ihtimalle bir sonuç alamayacağımızı söylediler. İçimize sinmese de, bu tatsız anıyı geride bırakıp yolumuza devam etmekten başka çaremiz yoktu.

Şehrin en önemli arkeolojik alanlarından biri olan Largo di Torre Argentina Kutsal Alanı’na doğru ilerledik.
Roma’nın simgesi hâline gelmiş yüksek çam ağaçlarının gölgesinde, yol seviyesinin altında kalan bu etkileyici alan; Cumhuriyet dönemine ait dört tapınağı, Pompey Tiyatrosu ve Curia kalıntılarını bir araya getiriyor. Açık yürüyüş yolları sayesinde bu tarihi dokunun içinde rahatça dolaşmak mümkün.
Adı her ne kadar Arjantin ile ilgiliymiş izlenimi verse de, aslında kökeni bambaşkadır. Bu isim, Papalık Tören Ustası Johannes Burckardt’ın (İtalyanca adıyla Giovanni Burcardo) doğum yeri olan, günümüz Strazburg’unun eski adı Argentoratumdan gelmektedir.

Alanda 4 tapınak göze çarpıyor. Başlangıçta adları tam olarak bilinmediği için alfabenin ilk dört harfi ile adlandırılmışlar. Daha sonraları iseA tapınağının, çeşmelerin tanrıçası Juturna onuruna MÖ 241 yılında inşa edildiği , B tapınağının, Fortuna tanrıçası için MÖ 101 yılında yapıldığı,dört tapınağın en eskisi C tapınağının, ormanları ve hasatları koruyan bereket tanrıçası Feronia için inşa edildiği, en büyük tapınak olan.
D Tapınağı’nın, denizcilerin koruyucusu kabul edilen Lares Permarini’ye adandığı belirlenmiş.
Arkeolojik kompleksin içinde, B ve C tapınaklarının arkasında yükselen büyük tüf taban üzerinde ise Pompey Tiyatrosu’nun kalıntıları yer alıyor. Burası, Roma Senatosu’nun toplandığı ve MÖ 44 yılının 15 Mart’ında Julius Caesar’ın bıçaklanarak öldürüldüğü yer olarak tarihe geçmiş. Hemen karşısında ise Curia kalıntıları bulunuyor.
Bu alan, özellikle Caesar’ın suikasta uğradığı yer olması nedeniyle Roma tarihinin en çarpıcı sahnelerinden birine ev sahipliği yapıyor. Suikastın içinde, onun manevi oğlu sayılan Marcus Junius Brutus’un da yer alması, olayı daha da dramatik kılıyor. Bu trajedi, William Shakespeare’in eserine ilham vermiş ve “Sen de mi, Brutus?” sözüyle hafızalara kazınmış.

Kalıntıların hemen yanı başında Torre del Papito yükseliyor. Ancak burayı farklı kılan yalnızca tarihi değil; aynı zamanda Roma’nın en ilginç detaylarından birine de ev sahipliği yapması. Yakınındaki kedi barınağı sayesinde, bu antik alanın her köşesinde özgürce dolaşan kedilere rastlamak mümkün. Romalılar, tıpkı eski Antik Mısır’da olduğu gibi, kedilere özel bir değer atfetmiş ve onları korumayı bir gelenek hâline getirmişler.
Piazza Venezia’ya varıyoruz. Burada, İtalyanların “Düğün Pastası” diye adlandırdığı, Capitoline Tepesi’nin eteklerinde yükselen bembeyaz Vittorio Emanuele II Anıtı (Vittoriano) tüm ihtişamıyla karşımıza çıkıyor.
İtalya yarımadasındaki devletlerin birleşerek İtalya’nın birleşmesi ile krallığı kurmasının ardından, İtalyan Parlamentosu; kısa süre önce hayatını kaybeden ilk kral Vittorio Emanuele II ve tüm Risorgimento dönemini onurlandırmak için bu anıtın yapılmasına karar verir.
Anıtın görkemi ilk bakışta etkileyicidir: Altare della Patria’ya uzanan geniş merdivenler, yüksek sütunlar, bronz dört atlı arabalar ve merkezde yükselen görkemli kral heykeli… İnşaatı 1885’te başlayan yapı, uzun bir sürecin ardından 1935’te tamamlanır. 2007 yılından bu yana ise panoramik cam asansörle Vittoriano’nun tepesine çıkıp Roma’yı kuşbakışı izlemek mümkün.

Anıtın önünde düzenlenen sade bir törenle, vatan için hayatını kaybedenler anısına defne çelengi bırakılıyor. Hiç sönmeden yanan alev ise ülke uğruna can verenlerin hatırasını sonsuza dek yaşatıyor.
Yavaş yavaş, ertesi gün detaylıca gezeceğimiz Roma Forumu’nun önünden geçiyoruz. Etrafını saran tarihi dokunun içinde ilerlerken, Göbeklitepe’yi anlatan bir yazı dikkatimizi çekiyor. Binlerce kilometre ötede, başka bir medeniyetin izine burada rastlamak insana tuhaf bir yakınlık hissi veriyor.
Ve sonunda Kolezyum’a ulaşıyoruz. Kalabalığın arasına karışıp, bu devasa yapının içine adım atarken, Roma’nın yüzyıllar öncesinden gelen yankıları bizi karşılamaya hazırlanıyor.
Modern dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen ve İtalya’nın en tanınmış simgelerinden Kolezyum, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Mimarlık ve mühendisliğin başyapıtlarından biri olan bu görkemli yapı, dünyanın en büyük amfitiyatrosu olarak biliniyor.
Gladyatör dövüşleri ve vahşi hayvan gösterilerine sahne olan Kolezyum, kademeli tribünleriyle on binlerce izleyiciyi ağırlayacak şekilde tasarlanmış. Yapı, Roma’nın yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki iki tepesi—Oppio Tepesi ve Palatino Tepesi—arasında yer alıyor. Bu alan, bir zamanlar Nero’nun görkemli sarayı Domus Aurea’nın bahçesindeki yapay gölü barındırıyordu; göl kurutulduktan sonra Kolezyum’un temelleri tam da bu zemine atılmış.
MS 69 yılında Nero’nun ölümünün ardından tahta çıkan Flavius Hanedanı döneminde, Vespasianus tarafından MS 70 yılında yapımına başlanan Kolezyum, oğlu Titus döneminde, MS 80 yılında görkemli bir açılışla Roma halkına sunulmuş.
Kolezyum, 80 farklı giriş kapısı ve elips şeklindeki planıyla dikkat çekiyor. Yapının dört katı bulunuyor; dış duvar yüksekliği ortalama 50 metre, çevresi ise 527 metre.

En üst kata eklenen Velarium direkleri, yapının yüksekliğini artırıyor. Tepesine monte edilmiş dikey direkler, binanın merkezine doğru yönelen yatay bir direk setini taşıyor. Bu yatay direkler boyunca güneş çıktığında tenteler açılabiliyormuş. İşin ilginç yanı, bu iş bir gemide yelken açmaya benzediği için, açma ve kapama görevini Misenum’daki deniz üssünden gelen özel bir denizci mürettebat üstlenirmiş.
Tenteler tüm amfitiyatroyu kaplamıyor, tam bir çatı oluşturmak yerine ortasında delik bulunan halka şeklinde bir gölgeleme sağlıyormuş. Ahşap ve kumaştan yapılan bu tenteler ise zamanla yok olmuş; günümüze ulaşamamış.

Kolezyum, 24.000 m² alana yayılıyor ve ortasında etrafı parmaklıklarla çevrili geniş bir arena bulunuyor. Arena, gladyatör dövüşleri sırasında akan kanların kolaylıkla dibe sızmasını sağlayacak şekilde kumla kaplanmış.
İçerde, bir zamanlar köleler tarafından elle çalıştırılan 28 asansör, uzun yokuş yollar ve merdivenler yer alıyor. Bu mekanizma sayesinde, arenaya devasa sahne dekorları, vahşi hayvanlar ve gladyatörler süratle indirilebiliyormuş; her gösteri, izleyici için bir an bile boşluk bırakmayacak şekilde planlanmış.
Tribünlerin altında karanlık odalar, gladyatörlerin barakaları, zindanlar ve vahşi hayvanlar için kafesler bulunuyor. Gladyatörlerin çoğu suçlulardan veya kölelerden yetiştiriliyormuş ve dövüşler genellikle bir gladyatörün, bazen de her ikisinin ölümüyle sonuçlanıyormuş.
Direklere bağlı halatlarla gerilen bez çadır, sadece seyirci alanını örtüyormuş; arenanın ortası ise güneş alacak şekilde açık bırakılmış.

Mimari açıdan Kolezyum oldukça etkileyici: Zemin kat Dor, birinci kat İyon, ikinci kat ise Korint sütunlarıyla süslenmiş. Eliptik formu çevreleyen her katta 80 kemer bulunuyor; toplamda 240 kemer yapıyı tamamlıyor. Tahminlere göre, bu devasa amfitiyatro 40.000 ila 73.000 kişi arasında izleyici kapasitesine sahipmiş.
Tribünlerin altında karanlık odalar, gladyatörlerin barakaları, zindanlar ve vahşi hayvanlar için kafesler bulunuyor. Gladyatörlerin çoğu suçlulardan veya kölelerden yetiştiriliyormuş ve dövüşler genellikle bir gladyatörün, bazen de her ikisinin ölümüyle sonuçlanıyormuş.
Direklere bağlı halatlarla gerilen bez çadır, sadece seyirci alanını örtüyormuş; arenanın ortası ise güneş alacak şekilde açık bırakılmış.

Mimari açıdan Kolezyum oldukça etkileyici: Zemin kat Dor, birinci kat İyon, ikinci kat ise Korint sütunlarıyla süslenmiş. Eliptik formu çevreleyen her katta 80 kemer bulunuyor; toplamda 240 kemer yapıyı tamamlıyor. Tahminlere göre, bu devasa amfitiyatro 40.000 ila 73.000 kişi arasında izleyici kapasitesine sahipmiş.
Roma İmparatorluğu’nun yıkılma sürecine doğru Colosseum’un gladyatör gösterileri için arena olarak kullanımızamanla etkisini kaybetmiş.Uzun bir dönem kullanılmayan Colosseum’da son oyunlar Theodoricus döneminde 519 ve 523’ de gerçekleşmiş. Bu tarihten sonra, Orta çağın geç dönemlerinde insan yerleşimi olarak kullanılmaya başlanılıncaya kadar uzun bir dönem Kolezyum ile ilgilenilmemiş. Colosseum günümüze kadar kale, belediye binası, hayır kurumu, kilise ve kentsel bahçe alanları, vb. amaçlarla kullanılmış. Gezerken hemen aşağıda günümüze kadar ulaşabilmiş Roma’nın ilk Hristiyan İmparatoru Konstantin’in zaferlerine adanmış Konstantin Takı görülüyor.
İnanılmaz yapıyı gezmek oldukça zaman alıyor. Bu durumda ancak yarın Roma Forumu gezeceğiz. Akşam yemeğimizi Hosteria Trevi’de yiyoruz. O kadar kalabalık ki oturabilmek için sıra bekliyoruz.