Erhan Yurdayüksel : “İçeriden Kaybediyoruz”

Bugün size bir analiz değil, bir iç döküş yazıyorum. Uzun zamandır içimde biriken, her defasında yazmaya niyetlenip de son anda vazgeçtiğim o ağır duygunun satırlara dökülmüş hali bu.

Yıllar boyunca verilen emeğin, kurulan hayallerin ve taşınan inancın karşılıksız kaldığı anlarda insanın içine çöken o derin sessizlikten bahsediyorum.

Dışarıdan bakıldığında görünmeyen ama içeride yankılanan bir çığlık bu.

Çünkü insan bazen en çok, aslında mümkün olanın neden gerçekleşmediğini anlayamadığında yorulur.

Ve bugün, o yorgunluğun içinden yazıyorum. Yorgunum!..

Hemen yanı başımızda Arnavutluk kendi hikâyesini yazıyor. Gürültüsüz, iddiasız ama kararlı. Küçük adımlarla ama büyük bir istikrarla ilerliyor. Bir ülke düşünün; ne devasa kaynakları var ne de sınırsız insan gücü… Ama neyi, neden ve nasıl yapması gerektiğini biliyor.

İşte insanı asıl yaralayan da bu oluyor.

Çünkü o zaman şu soru kaçınılmaz hale geliyor:

Biz neden yapamıyoruz?

Neden aynı aklı, aynı iradeyi, aynı ciddiyeti ortaya koyamıyoruz?

Cevabı size bırakıyorum. Ama önce gelin, aynaya birlikte bakalım.

9 Nisan 2026’da Brüksel’de yapılan AB-Arnavutluk Horizon Europe Ortak Komitesi Toplantısı, sıradan bir teknik toplantı değildi. O masa, aslında iki farklı zihniyetin, iki farklı yönetim anlayışının ve iki farklı gelecek tasavvurunun karşı karşıya geldiği bir sahneydi.

Arnavutluk Eğitim Bakan Yardımcısı Armela Baka ile Avrupa Komisyonu temsilcileri arasında kurulan o uyum, sadece diplomatik bir nezaket değildi. O uyum, bir ülkenin kendini dünyaya nasıl entegre ettiğinin göstergesiydi.

Ve aynı anda, Türkiye’nin neden hâlâ yerinde saydığının da sessiz bir itirafıydı.

Küçük devlet, büyük refleks

Arnavutluk bir şeyi doğru yaptı: Gerçeklerle kavga etmek yerine onlara uyum sağladı. Horizon Europe ve Avrupa Araştırma Alanı ile uyum sürecini bir yük olarak değil, bir yön pusulası olarak gördü.

Bürokrasisini sadeleştirdi. Karar alma süreçlerini hızlandırdı. Ve en önemlisi, bilimi ve aklı merkeze aldı.

Türkiye ise bambaşka bir hikâye yazıyor.

Her şey var: Üniversiteler, akademisyenler, altyapı, bütçe… Ama bütün bu gücü harekete geçirecek o görünmez mekanizma çalışmıyor. Çünkü sorun kaynak eksikliği değil, akıl ve yönetim sorunu.

Hantal Yapı ve “Kaynayan Kazan”

Türkiye’de eski bir hikâye anlatılır. Kaynayan bir kazanın içinde, dışarı çıkmaya çalışan günahkar insanlar birbirlerinin bacağını çeker. Hiç kimse yukarı çıkamaz. Çünkü biri yükselirse, diğeri onu aşağı çeker.

Acı olan şu ki, bu artık bir hikâye değil.

Bugün birçok kurumda, üretmek isteyen, ilerlemek isteyen, dünyayla entegre olmak isteyen insanlar desteklenmek yerine frenleniyor. Başarı teşvik edilmiyor; aksine şüpheyle karşılanıyor. Rekabet, kalite üretmek için değil; birbirini saf dışı bırakmak için kullanılıyor.

Ve daha da tehlikelisi: “Neyi bilmediğini bilmeyen” bir anlayış karar mekanizmalarında etkili hale geliyor.

Bilgi eksikliği tek başına sorun değildir. Ama o eksikliğin farkında olmamak, sistemin en büyük zaafıdır.

İşte bu noktada ortaya, görünmeyen ama her şeyi yavaşlatan bir yapı çıkıyor:
Yer kaplayan ama değer üretmeyen, süreci ilerletmek yerine tıkayan, adeta bir “iş bozma ordusu”.

Bu sadece bir verimsizlik meselesi değil. Bu, bir ülkenin kendi potansiyelini içeriden tüketmesidir.

Mevzuat uçurumu derinleşiyor

Arnavutluk, AB fonlarına erişmek için mevzuatını “Brüksel’in diliyle” yeniden yazdı. Çünkü biliyordu: Kuralların dışında kalırsanız, oyunun da dışında kalırsınız.

Türkiye ise giderek kendi içine kapanan, kendi kurallarını kendine göre yazan bir yapı kuruyor.

Bir zamanlar Avrupa Birliği süreçlerini bilen, anlayan ve yöneten güçlü bir bürokratik akla sahip olan Türkiye’de bugün ciddi bir hafıza kaybı yaşanıyor.

Özellikle Fasıl 25: Bilim ve Araştırma gibi en “teknik” ve en “kolay ilerlenebilir” alanlarda bile yaşanan tıkanma, sorunun ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

Bu artık bir gecikme değil. Bu, bir kopuş.

“Oyuncu”dan “izleyici”ye

Bugün Horizon Europe projelerinde Arnavutluk gibi ülkeler yön veren, belirleyen, koordinasyon sağlayan aktörlere dönüşüyor.

Türkiye ise masada ama oyunun içinde değil.

Katkı payı ödeyen ama karşılığını alamayan, potansiyeli olan ama kullanamayan, var olan ama etkisi sınırlı bir aktör…

Bu sadece ekonomik bir kayıp değil; bu, bir itibar kaybı.

Akademik dünyada ise bunun karşılığı daha ağır:

Koordinatör olamayan, yön veremeyen bir akademi zamanla sadece izler.

Ve izleyenler, yazanlar değil; yazılanları okuyanlar olur.

Yerelde de tablo değişmiyor. Elbasan gibi şehirler doğrudan fonlara erişirken, Türkiye’de birçok yerel yönetim hâlâ karmaşık mevzuatın içinde yolunu kaybediyor.

Sorun direksiyon değil, zihniyet

Bugün geldiğimiz noktada şunu açıkça söylemek gerekiyor :

Sorun sadece sistem değil. Sorun, o sistemi işleten zihniyet.

Türkiye güçlü bir motoru olan ama direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş bir gemi gibi ilerliyor. Gürültüsü var, gücü var ama yönü belirsiz.

Arnavutluk ise küçük bir yelkenli gibi… Daha mütevazı ama rotası net. Rüzgârı doğru okuyor, yönünü biliyor.

Ve bu yüzden ilerliyor.

Ekonomik reformlar elbette gerekli. Ama zihniyet değişmeden, liyakat yeniden tesis edilmeden ve o “kaynayan kazan” kültürü terk edilmeden, hiçbir reform tek başına yeterli olmayacak.

Çünkü mesele sadece rotayı çizmek değil.

O rotayı sürekli sabote eden iç dinamiklerle yüzleşmek.

Bugün biraz ağır oldu, farkındayım. Ama bazı gerçekler hafif yazılmıyor.

Söz sizde :

Türkiye sadece yönünü mü kaybetti, yoksa onu ileri gitmekten alıkoyan görünmeyen bir ağırlığı mı var?

Erhan Yurdayüksel

17 Nisan 2026