Erhan Yurdayüksel: Egemenlik Kimin Vicdanında?

Bugün 23 Nisan… Ankara’nın o meşhur ayazında, yokluklar içinde yükselen ilk Meclis binasının dualarla açıldığı, bir milletin “Kaderim artık kendi elimdedir!” dediği o devrimci iradenin 106. yılı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu günü çocuklara armağan ederken aslında dünyaya bir insanlık dersi veriyordu.

Bu, sadece bir takvim yaprağı değil, bir devletin çocuklarına verdiği “namus sözüydü”:

“Sizi aç bırakmayacağız, sizi karanlıktan koruyacağız, sizi cehalete teslim etmeyeceğiz.”

Ancak bugün meydanlardan yükselen neşeli şarkıların tınısı, sokak aralarındaki ve okul koridorlarındaki acı bir gerçek karşısında titriyor.

Gelin, bayramın süslü pencerelerini aralayalım;

Edirne’nin en kuytu mahallesinden Ardahan’ın en uzak köyüne kadar uzanan o sızılı tabloya,

Atatürk’ün neden “çocuk” dediğini anlamak için bir kez daha, ama bu sefer daha derinden bakalım.

Avrupa’nın yatırımı, bizim “Can” pazarı

Gelişmiş dünyada çocuk, devletin en kıymetli “varlığıdır.”

Avrupa Birliği ülkelerinde sosyal koruma harcamalarının yıllık 400 milyar Euro’yu bulan kısmı doğrudan çocuklara ayrılırken, oralarda bir çocuğun günlük protein ihtiyacı doğrudan bir “can güvenliği” meselesi kabul edilir.

Peki ya biz? Her dört çocuktan birinin derin yoksulluk sınırının altında yaşadığı bu topraklarda,

fiziksel can güvenliği sadece kazalardan korunmak mıdır? Hayır.

Karnı doymayan, kemikleri kalsiyum görmeyen, kantin sırasındaki fiyat listesine bakıp başını öne eğen her çocuk;

Bu sistemin en ağır, en sessiz yenilgisidir.

Açlık, bir çocuğun hayallerine sıkılan ilk kurşundur.

Okulda koruyamadığımız canlar ve şiddetin gölgesi

Bugün en büyük sızımız, en güvenli kale olması gereken okullarımızda koruyamadığımız yavrularımızdır.

Sınıfında, bahçesinde, hayatının baharında bir saldırıya kurban giden;

şiddetin, öfkenin ve denetimsizliğin ortasında nefesi kesilen her çocuk,

milli egemenliğimizin kalbinde açılmış bir yaradır.

Biz onlara “Geleceğin parlayan yıldızları” dedik,

ancak onları karanlık ellerden, okul kapısındaki tehlikelerden ve toplumun içine sızan şiddet sarmalından çekip alamadık.

Evde, sokakta ya da okulda şiddet gören, ölüm korkusuyla ruhu yaralanan her çocukla birlikte, aslında o meşhur irade de yara alıyor.

Eğer bir çocuk, kendisine uzanan elin şefkat mi yoksa şiddet mi olduğunu ayırt edemeyecek kadar korkuyla büyüyorsa;

orada bayram kutlamak, sadece bir yanılsamadan ibarettir.

Çağdaş eğitimden uzaklaşan ruhlar

Atatürk’ün vasiyeti, akıl ve bilimin ışığında yürüyen bir nesildi.

Ancak bugün, çağdaş eğitimden koparılan, laik ve bilimsel temellerden uzaklaştırılan, çıkar amaçlı cemaatlerin ya da denetimsiz yapıların kucağına itilen her çocuk; bu Cumhuriyet’in temel taşlarından birinin sökülmesidir.

Eğitim, bir çocuğun sadece meslek sahibi olması değil, özgür bir birey olmasıdır.

Bir çocuğu bilimden, sanattan ve evrensel değerlerden, inancından mahrum bırakmak; onun zihnini prangalamak, geleceğini çalmaktır.

Atatürk’ü Anlamak : Sınıfları ve sokakları “Kutsal” kılmaktır

Atatürk’ü anlamak, 23 Nisan’da sadece yakaya bir rozet takmak değildir.

Onu anlamak; tek bir çocuğun bile yatağa aç girmemesini, hiçbir çocuğun kirli bir elin mağduru olmamasını ve her birinin en modern eğitimi almasını bir “namus borcu” bilmektir.

Milli egemenlik; sandıktan çıkan iradenin, ülkenin en zayıf ferdini hem açlıktan, hem şiddetten hem de karanlık zihniyetlerden koruyabilme gücüdür.

“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız.”

Bu büyük söz; bugün beslenme çantası boş olduğu için arkadaşından utanan çocukların, okul yolunda can veren fidanların veya çağdaş dünyadan koparılan gençlerin mahcubiyetine kurban edilmemelidir.

Gelecek kimin?

Bugün meydanlarda İstiklal Marşı okunurken kalbimiz aynı sızıyla çarpmalı.

Eğer bir çocuk Avrupa’daki akranı gibi laboratuvarda deney yapmak yerine tarlada ter döküyorsa; eğer bir evlat, en güvenli olması gereken yerde hayattan koparılıyorsa, orada büyük bir mirasın altında kalmışız demektir.

1920’de o Meclis’i açanların cebinde para yoktu ama çocuklara verecekleri onurlu, inançlı, çağdaş ve güvenli bir vatanları vardı.

Bizim bugün bütçelerimiz, binalarımız, yollarımız olabilir; ama bir çocuğun bardağında süt, okulunda huzur, zihninde bilim yoksa, bu bir ekonomi sorunu değil, bir vicdan krizidir.

Gelecek için bir namus borcu

Gelecek yılın 23 Nisan sabahına kadar; Edirne’nin rüzgarından Ardahan’ın karına kadar uzanan bu kutsal coğrafyanın her okulunda, her sabah ocağın üzerine sıcak bir yemek koymak zorundayız.

Artık hiçbir evladımızın adını; saldırıların, şiddetin ya da karanlık bir elin kurbanı olarak haber bültenlerinde değil, bilimin ve sanatın zirvesinde duymalıyız.

Her birini, çağdaş eğitimin o sönmez ışığıyla bir zırh gibi kuşanmış halde ayağa kaldırmak, bizim bu topraklara olan namus borcumuzdur.

Söz sizde :
Bugünün sorusu aslında çok kısa, ancak cevabı bir o kadar ağır:

Biz çocuklarımızı gerçekten mutlu edip güldürebiliyor muyuz?

Eğer bir çocuğun gözlerinde korku, midesinde açlık, zihninde yarım kalmışlık varsa; kutladığımız hiçbir bayram tam değildir.

Ne pahasına olursa olsun, her türlü ideolojinin, siyasetin ve hesabın üzerinde tutarak o yüzleri güldürmek zorundayız.

Çünkü biliyoruz ki; çocuk gülerse dünya güler, çocuk korunursa vatan yaşar.

 

“23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun;”

Ama bu kez sadece kağıt üzerinde değil;

Her bir çocuk için sarsılmaz bir güvenle, aydınlık bir bilimle ve başı dik bir toklukla…

 

Erhan Yurdayüksel

23 Nisan 2026