Erhan Yurdayüksel: Yol Ayrımı

Londra’nın sisi, Ankara’nın hesabı: Brexit’in on yıllık durumu ve Türkiye’nin yol ayrımı…

Bazı geceler vardır, yalnızca bir ülkenin kaderini değil, bir çağın ruhunu da değiştirir.

23 Haziran 2016 gecesi Britanya sandığa giderken aslında yalnızca Avrupa Birliği üyeliğini oylamıyordu.

O gece seçmenler, ekonomik raporların, uzman görüşlerinin ve diplomatik hesapların ötesinde bir duyguyu tercih etti:

Egemenlik arzusu.

Kimi için kaybedilmiş bir ihtişamın geri çağrılması, kimi için bürokratik bir vesayete karşı başkaldırı, kimi içinse belirsizliğe atılmış cesur bir adımdı bu.

Aradan tam on yıl geçti.

Takvimler Haziran 2026’yı gösterirken Brexit artık bir vaat değil, sonuçlarıyla yaşayan bir gerçeklik.

Fakat ortaya çıkan manzara, ne ayrılık yanlılarının çizdiği görkemli bağımsızlık destanına ne de karşıtlarının anlattığı ekonomik kıyamet senaryosuna benziyor.

Britanya ne çöktü ne de şahlandı.

Asıl trajedi başka yerde yaşandı.

Çünkü bazen ülkeler ekonomik göstergelerle değil, siyasi istikrarlarını kaybettiklerinde yıpranırlar.

Bugün Londra’da Westminster koridorlarına sinen hava, zafer sarhoşluğundan çok bir yorgunluğu andırıyor.

Sir Keir Starmer’ın beklenmedik istifasıyla Britanya, Brexit referandumunun onuncu yılına yeniden bir liderlik kriziyle giriyor.

Son on yılda altı başbakanın değiştiği bir ülkeden söz ediyoruz.

Oysa Brexit öncesindeki yirmi yıllık dönemde bu sayı yalnızca dörtte kalmıştı.

Bir zamanlar dünyanın en istikrarlı parlamenter demokrasilerinden biri olarak gösterilen Birleşik Krallık, bugün sürekli değişen liderlerin, parçalanan siyasi dengelerin ve yükselen öfke siyasetinin gölgesinde yolunu arıyor.

Bu tabloyu yalnızca bir siyasi istatistik olarak okumak hata olur.

Çünkü burada aslında daha derin bir hikâye var.

Brexit, Britanya’nın Avrupa’dan ayrılışından çok kendi içindeki fay hatlarını görünür hale getirdi.

Referandumun yarattığı kutuplaşma hiçbir zaman tamamen kapanmadı.

Muhafazakârlar kendi iç mücadeleleriyle yıpranırken, İşçi Partisi de beklenen güven duygusunu yeniden inşa edemedi.

Ortaya çıkan boşluk ise giderek daha sert ve daha radikal siyasi hareketler tarafından doldurulmaya başladı.

Bir ülke bazen savaşla değil, sürekli belirsizlikle yorulur.

Britanya’nın son on yılı biraz da böyle geçti.

Ekonomik cephede ise hikâye daha karmaşık.

Referandum gecesi ortaya atılan büyük kehanetlerin önemli bölümü gerçekleşmedi.

Ertesi gün başlayacağı söylenen ekonomik çöküş yaşanmadı.

İşsizlik korkulduğu gibi patlamadı.

Konut piyasası yıkılmadı.

Üretim durdu denilemedi.

Ancak bu durum Brexit’in maliyetsiz olduğu anlamına da gelmiyor.

Çünkü asıl bedel ani bir kriz şeklinde değil, yıllara yayılan yavaş bir aşınma biçiminde ortaya çıktı.

Sterlinin kalıcı değer kaybı, ithalat maliyetlerini artırdı.

Yeni ticaret prosedürleri şirketlere görünmez yükler getirdi.

Avrupa’dan gelen nitelikli iş gücündeki azalma bazı sektörlerde kronik personel sıkıntılarına yol açtı.

Yatırımların bir kısmı beklemeye geçti.

Bir felaket yaşanmadı.

Ama bir fırsat da kaçtı.

Brexit’in ekonomik bilançosunu belki de en doğru ifade eden cümle şu olabilir:

Britanya ayakta kaldı, fakat daha hızlı koşabileceği bir dönemde yürümeyi tercih etmek zorunda kaldı.

İşte tam bu noktada gözler Ankara’ya dönüyor.

Çünkü Brexit’in on yıllık hikâyesi, Türkiye için yalnızca dışarıdan izlenen bir Avrupa meselesi değil, aynı zamanda önemli bir stratejik laboratuvar.

Türkiye yaklaşık yarım asırdır Avrupa Birliği kapısında bekliyor.

Nesiller değişti.

Hükümetler değişti.

Avrupa’nın kendisi değişti.

Fakat tam üyelik perspektifi giderek uzaklaşan bir ufuk çizgisine dönüştü.

Buna karşılık Türkiye ile Avrupa arasındaki ekonomik ilişkinin omurgasını oluşturan Gümrük Birliği de artık yaşını göstermeye başladı.

Dijital ekonominin yükseldiği, hizmet sektörünün küresel ticaretin merkezine yerleştiği ve jeopolitik dengelerin yeniden kurulduğu bir çağda, 1990’ların mantığıyla hazırlanmış bir modelin sınırları daha görünür hale geliyor.

Bugün Ankara’nın karşı karşıya olduğu temel soru şu:

Tam üyelik hedefi fiilen donmuşken, Türkiye Avrupa ile ilişkilerini hangi zeminde yeniden tanımlayabilir?

Brexit sonrası Britanya’nın Avrupa Birliği ile kurduğu yeni ilişki biçimi bu nedenle dikkat çekiyor.

Elbette Türkiye ile Britanya’nın koşulları aynı değil.

Londra, küresel finans sisteminin merkezlerinden biri olarak ayrıldı.

Türkiye ise farklı ekonomik ve jeopolitik dinamiklere sahip bir ülke.

Ancak temel tartışma ortak:

Karar alma süreçlerinde söz sahibi olunmayan bir yapıya ne kadar entegre olunabilir?

Mevcut sistemin eleştirmenleri, Türkiye’nin Avrupa’nın ticaret politikalarının sonuçlarını üstlenirken karar süreçlerinde yer almamasını sürdürülebilir bulmuyor.

Bu görüşe göre Ankara’nın daha bağımsız ticaret anlaşmaları yapabilmesi, tarım ve hizmetler gibi alanları daha etkin biçimde müzakere edebilmesi ve ekonomik ilişkileri daha dengeli bir zemine taşıyabilmesi gerekiyor.

Savunulan şey Avrupa’dan kopmak değil.

Daha eşit bir ortaklık kurabilmek.

Belki de Brexit’in Türkiye açısından en önemli dersi burada yatıyor.

Egemenlik ile refah arasında mutlak bir tercih yapmak zorunda değilsiniz, ancak bu iki hedef arasındaki dengeyi kurmak son derece zordur.

Britanya bu dengeyi kurmaya çalışırken ağır siyasi bedeller ödedi.

Türkiye ise benzer bir tartışmayı yürütürken aynı hataları tekrarlamamak zorunda.

Çünkü son on yılın en net sonucu şudur:

Ekonomik modeller değişebilir.

Ticaret anlaşmaları yeniden yazılabilir.

Diplomatik ilişkiler yeniden şekillendirilebilir.

Fakat içeride siyasi istikrar zayıfladığında, en doğru ekonomik strateji bile beklenen sonucu vermez.

Londra’nın sisleri arasında kaybolan şey yalnızca Avrupa üyeliği değildi, bir ölçüde siyasi istikrarın verdiği güven duygusuydu.

Ankara’nın önündeki yol ayrımında ise asıl soru Avrupa ile nasıl ilişki kurulacağından önce geliyor:

Türkiye, hangi ekonomik modeli seçerse seçsin, o modeli taşıyacak siyasi ve kurumsal gücü inşa edebilecek mi?

Çünkü tarihin öğrettiği en eski gerçeklerden biri değişmedi:

Egemenliğin de bağımsızlığın da bir bedeli vardır.

Mesele, o bedeli ödeyecek güce sahip olup olmadığınızdır.

Söz Sizde

Brexit’in ardından geçen 10 yılın sonunda ortaya çıkan tabloya baktığınızda, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile mevcut ilişkilerini sürdürmesi mi yoksa daha bağımsız bir ticaret modeli araması mı ülkemizin çıkarlarına daha uygun görünmektedir?

Sizce ekonomik egemenlik uğruna belirli maliyetleri göze almak mı daha doğru bir stratejidir, yoksa daha fazla ekonomik entegrasyon karşılığında karar alma süreçlerinde taviz vermek mi?

Erhan Yurdayüksel

25 Haziran2026