Renkli Korfu – Polýchromi Kérkyra
Sabah saat dokuz olmadan limana vardık. Binanın içindeki kafeteryaya oturup, koy boyunca uzanan Saranda’yı seyrederek kahvelerimizi yudumladık. Bir yandan da Korfu Adası’na geçecek olmanın tatlı heyecanını yaşıyoruz. Saat ilerledikçe liman giderek hareketleniyor; kalabalık artıyor, bilet kuyrukları uzuyor. Rıhtıma yanaşmış, çok büyük olmayan üç feribot yolcularını bekliyor. Biz ise Saranda ile Korfu arasında sefer yapan Corfu Express ile yolculuk yapacağız.
Korfu ile Arnavutluk arasında feribot seferleri düzenleyen başlıca iki şirket bulunuyor: Ionian Seaways ve Finikas Lines. Pasaport kontrolü ve gümrük işlemlerinin ardından gemiye bindik. Günübirlik bir gezi planladığımız için yanımıza bavul almadık. Buna karşılık birçok yolcunun valizleriyle yolculuğa çıktığını görmek, Korfu’nun ne kadar ilgi gören bir destinasyon olduğunu bir kez daha gösteriyordu.
Saat tam 10.00’da hareket ettik. Feribot limandan ağır ağır ayrılırken geride kalan Arnavutluk kıyıları giderek küçülüyor, Saranda’nın beyaz evleri mavi denizin üzerinde silik bir tabloya dönüşüyordu. Güneşin ışıkları suyun yüzeyinde binlerce gümüş parıltı oluşturuyor, hafif esen rüzgâr ise denizin tuzlu kokusunu güverteye taşıyordu.
Ufukta beliren Korfu, önce yeşil bir siluet gibi görünürken yaklaştıkça kıyı boyunca uzanan evleri, limanı ve yemyeşil tepeleri seçilmeye başladı.
Korfu ile Saranda arasında bir saatlik zaman farkı var; Yunanistan, Arnavutluk’tan bir saat ileride. Yaklaşık kırk beş dakika süren keyifli deniz yolculuğunun ardından İyon Denizi’nin en renkli adalarından birine ulaştık. Limana yanaşmış dev kruvaziyer daha ilk anda dikkatimizi çekiyor.
Pasaport ve gümrük işlemleri sırasında ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Korfu’ya gelen Türk ziyaretçilerin büyük bölümü adaya Atina aktarmalı uçakla ulaştığı için, Arnavutluk’un Saranda Limanı’ndan giriş yapan Türk turistlere görevliler pek alışık görünmüyor. Bu nedenle pasaportlarımızı uzun uzun inceliyorlar. Gecikmeyi fark eden amirleri ise yanımıza gelerek nazikçe özür diliyor, ardından bizi şehir merkezine giden otobüse kadar eşlik ederek uğurluyor. Bu ince davranış, daha adaya adım attığımız ilk anda Korfu hakkında olumlu bir izlenim edinmemizi sağlıyor.
İyonya Denizi’nin en gösterişli adalarından biri olan Korfu, Yunanistan’ın İyon Adaları arasında, masmavi suların ortasında bir mücevher gibi parlıyor. Tarih boyunca pek çok uygarlığın izlerini taşıyan bu büyüleyici ada, yalnızca doğal güzellikleriyle değil, kültürel zenginliği ve mimari mirasıyla da ziyaretçilerini kendine hayran bırakıyor.
Korfu’nun tarihi Antik Çağ’a kadar uzanıyor. Stratejik konumu sayesinde yüzyıllar boyunca önemli bir ticaret ve denizcilik merkezi olan ada; Roma, Bizans, Venedik, Fransız ve İngiliz egemenliklerinin ardından 1864 yılında Yunanistan’a katılmış. Özellikle Venedik döneminin izlerini taşıyan kaleleri, dar sokakları ve zarif mimarisi, Korfu’yu diğer Yunan adalarından ayıran en belirgin özellikler. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Korfu Eski Kenti de bu zengin tarihî mirasın en değerli simgesi.
Korfu’nun öyküsü yalnızca tarihle değil, mitolojiyle de iç içe. Yunan mitolojisine göre denizler tanrısı Poseidon, güzelliğiyle ün salan su perisi Korkyra’ya âşık olur ve onu İyon Denizi’ndeki bu yemyeşil adaya kaçırır. Sevgilisine duyduğu büyük aşkın anısına adaya Kérkyra adını verir; Yunanların bugün de kullandığı bu isim, zamanla Batı dillerinde Corfu, Türkçede ise Korfu olarak yerleşir. Efsaneye göre Poseidon ile Korkyra’nın oğlu Phaiax adanın ilk kralıdır ve Homeros’un Odysseia destanında adı geçen Phaiaklar onun soyundan geliyor. Bu yüzden Korfu, yalnızca doğal güzellikleri ve tarihî mirasıyla değil, binlerce yıldır anlatılan mitolojik öyküleriyle de ziyaretçilerini büyüleyen bir ada.
Ada yüzyıllar boyunca Venediklilerin, Fransızların ve İngilizlerin egemenliğinde kalmış. Bu zengin geçmiş, adanın sokaklarında attığınız her adımda hissediliyor. Zarif kemerli yapılar, pastel tonlara boyanmış evler, renkli kepenkler, kiremit çatılar, dar taş sokaklar ve ferah meydanlar Korfu’ya kendine özgü bir kimlik kazandırıyor. Diğer Yunan adalarının alışılmış mavi-beyaz mimarisinden belirgin biçimde ayrılan bu atmosfer, insana kimi zaman İtalya’nın, kimi zaman da Fransa’nın tarih kokan kentlerinde dolaşıyormuş hissi veriyor.
1981 yapımı “For Your Eyes Only” aslı filmin bazı sahneleri bu adada çekilmiş. Limandan eski kente doğru yürürken, ön cephesindeki küçük tabelasında “Konstantinoupolis Hotel” yazan tarihi bina hemen dikkatimi çekiyor. Yıllara meydan okuyan bu zarif yapı, Korfu’nun geçmişten bugüne uzanan atmosferini daha ilk adımda hissettiriyor.
Biraz ilerleyince kendimizi Spianada Meydanı’nda buluyoruz. Meydanın bir köşesinde, Eleftherios Handrinos’un büstü sade bir kaide üzerinde yükseliyor. Yunan Donanması’nda koramiral rütbesiyle görev yapan ve emekli olduktan sonra yaşamını Korfu’da sürdüren Handrinos’un anısı, kentin tarihine sessizce tanıklık ediyor.
Meydanın hemen gerisinde, hafifçe yükselen kayalık burun üzerinde bütün heybetiyle Eski Kale görülüyor. Uzaktan bakıldığında denizin içinden yükselen devasa bir kaya kütlesini andıran bu görkemli yapı, Korfu’nun en önemli simgelerinden biri. Bulunduğu noktada Bizans döneminden, yaklaşık 6. yüzyıldan beri surlar ve savunma yapıları yer alıyor. Günümüzde görülen kale ise 15. ve 16. yüzyıllarda Venedikliler tarafından genişletilip güçlendirilerek adanın en sağlam savunma noktalarından biri hâline getirilmiş.
Bordo renkli tarihi simge yapılardan Spilia Kapısı, bir zamanlar kenti çevreleyen Venedik surlarının önemli girişlerinden biriymiş. Bu kapıdan geçip trafiğe kapalı Eski Şehir ‘in dar sokaklarına adım attığımız anda bambaşka bir dünyanın içine giriyoruz. İki yana sıralanmış yüksek binalar öylesine etkileyici ki gözlerimiz sürekli cephelerde dolaşıyor. Zarif balkonlar, ahşap kepenkler, taş işçiliği ve yılların izini taşıyan duvarlar her adımda yeni bir ayrıntı sunuyor. Bu yüzden zemin kattaki seçkin dükkânların vitrinlerine bile doğru dürüst bakamıyoruz. Cepheler boyunca uzanan elektrik ve iletişim kabloları ise bu tarihî dokunun içinde şaşırtıcı bir görsel karmaşa oluşturuyor. Bir an kendimi Marsilya’nın eski mahallelerinde yürüyormuş gibi hissediyorum.
Theotokis Caddesi’nin başında, limon sarısına boyanmış, Venedik döneminden kalma küçük ve sade Aziz Antonios ile Aziz Andreas Kilisesi karşımıza çıkıyor. Gösterişten uzak bu mütevazı yapı, çevresindeki renkli binaların arasında zarif bir ayrıntı gibi duruyor. Birkaç adım sonra turuncuya çalan cephesiyle dikkat çeken bir binanın altındaki Per la Donna adlı elbise mağazasına giriyorum. Dükkân sahibinin sıcak karşılaması ve içten sohbeti, Korfu’dan kendime küçük bir anı almadan ayrılmama gönlümü razı etmiyor.
Öğle vakti yaklaşırken, dar sokakların arasında karşımıza çıkan Zaza Restoran’a oturuyoruz. Pizza ve lazanya eşliğinde kısa bir mola veriyoruz. İçerisi oldukça kalabalık; masaların neredeyse tamamı dolu. Tarihi bir binanın zemin katında hizmet veren bu modern mekânda, başımızı kaldırıp taş duvarları ve yüksek tavanları görmesek kendimizi Avrupa’nın herhangi bir çağdaş kentinde sanabiliriz. Geçmiş ile bugünün uyumu, Korfu’nun en hoş sürprizlerinden biri olarak hafızamızda yer ediyor.
Yolumuza devam edip kemerli bir kapıdan geçerek San Rocco Meydanı’na ulaşıyoruz. Güzergâh üzerinde, bir köşede gördüğümüz “Sinagog” yazılı küçük yön tabelası dikkatimizi çekiyor. Biz yolumuza düz devam edince, Agias Sofias Caddesi üzerindeki Panagia Hodegetria Kilisesi karşımıza çıkıyor. Halk arasında “Bombalanmış Kilise” olarak da anılan bu yapı, II. Dünya Savaşı sırasında meydana gelen bombardımanda ağır hasar görmüş. Bugün ayakta kalan duvarları ve çan kulesi, yaşanan yıkımın sessiz tanıkları gibi yükseliyor. Gri ve siyah tonlara bürünen taşlarıyla, yılların acısını hâlâ üzerinde taşıyan hüzünlü bir görünüme sahip.
Az ileride, Arnavutluk turları düzenleyen bir acentenin önünde, 1948–1970 yılları arasında yaşamış Korfulu üniversite öğrencisi Kostas Georgakis’in oturur durumdaki heykeliyle karşılaşıyoruz. Yunanistan’daki askerî cuntayı protesto etmek uğruna yaşamını feda eden Georgakis’in sakin ve düşünceli duruşu, bu hareketli sokakların ortasında insanı bir an durup geçmişi hatırlamaya davet ediyor.
Tarihin sessiz bekçisi Annunziata Çan Kulesi, Korfu’nun görkemli geçmişinden günümüze ulaşan en etkileyici tanıklardan biri. Evgeniou Voulgareos ile Vrachlioti caddelerinin kesiştiği noktada yükselen bu zarif kule, bir zamanlar aynı yerde bulunan tarihi Annunziata Kilisesi’nden geriye kalan tek yapı. 14. yüzyılın sonlarında Venedik döneminde inşa edilen kilise, II. Dünya Savaşı sırasında meydana gelen bombardımanda büyük ölçüde yıkılmış. Bugün gökyüzüne doğru yükselen yalnız çan kulesi, yüzyılların izini ve savaşın bıraktığı acıları sessizce taşımayısürdürüyor.
Halk arasında Lotsiada Katolik Kilisesi olarak bilinen yapının çan kulesi, çevresindeki modern yaşamın içinde dimdik yükselerek şehrin hafızasını ve yaşadığı yıkımı hatırlatıyor.
1571 yılında gerçekleşen İnebahtı Deniz Savaşı, Korfu’nun da içinde bulunduğu İyon Denizi coğrafyasını derinden etkileyen tarihî olaylardan biri. Bu savaşta, ileride Don Kişot’u kaleme alacak olan İspanyol yazar Miguel de Cervantes de Kutsal İttifak donanmasında savaşmış ve ağır yaralanmıştı. Sol elini büyük ölçüde kullanamaz hâle gelmesine rağmen hayatta kalan Cervantes, yıllar sonra dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birini yazacaktı. Korfu’nun tarihî sokaklarında dolaşırken, bu coğrafyanın yalnızca savaşlara değil, edebiyat tarihine yön veren olaylara da tanıklık ettiğini düşünmeden edemiyoruz.
Venedik mimarisinin pastel tonlara boyanmış, zarif kemerli binaları arasında dolaşırken, 1693 yılında inşa edilen Aziz James’in Asil Tiyatrosu karşımıza çıkıyor. İlk yıllarında Venedikli soyluların toplantılarına ev sahipliği yapan bu görkemli yapı, 1720’de tiyatroya dönüştürülmüş. Uzun yıllar boyunca İyon Adaları’nın kültür ve sanat yaşamına yön veren bu sahnede opera ve tiyatro eserleri sergilenmiş; müzik ve alkış sesleri taş duvarları arasında yankılanmış. Bugün ise Korfu’nun zengin kültürel mirasının en değerli simgelerinden biri olarak varlığını devam ettiriyor.
Ne yazık ki II. Dünya Savaşı sırasında meydana gelen bombardımanda ağır hasar gören bina, daha sonra aslına uygun biçimde restore edilmiş. Savaşın ve çıkan yangınların ardından tiyatroya ait arşivlerin büyük bölümü yok olmuş. Günümüzde ise bu tarihî yapı, Korfu Belediye Binası olarak hizmet veriyor; geçmişin sanat ve kültür mirasını, kentin idari kimliğiyle aynı çatı altında yaşatıyor.
Belediye Binası’nın duvarına yerleştirilmiş, Venedik Cumhuriyeti’nin ünlü doçu ve amirali Francesco Morosini’nin (1619–1694) büstü, yapının Venedik dönemindeki önemini ve Korfu’nun yüzyıllar boyunca üstlendiği stratejik rolü sessizce hatırlatıyor.
Ardından, kökeni 16. yüzyıla uzanan Roma Katolik mabedi Aziz Yakup ve Aziz Christopher Katedrali’ni geziyoruz. Gösterişten uzak mimarisi, yalın çizgileri ve dingin atmosferiyle insanın içini ferahlatan bu yapı, Korfu’nun çok kültürlü geçmişini de yansıtıyor. Kalın taş duvarları arasında dolaşırken, yüzyılların sessizliğini ve huzurunu hissetmemek mümkün değil.
Biraz soluklanma ihtiyacı hissedince, dar bir sokakta karşımıza çıkan La Bohème adlı küçük bara oturuyoruz. Sokağa taşmış minik masalardan birine yerleşiyoruz. İki yanımızı çevreleyen pastel renkli yüksek binalar, ahşap kepenkleri ve demir ferforje balkonlarıyla adeta birbirine yaslanmış gibi duruyor. Çamaşır iplerinde rüzgârla hafifçe salınan giysiler, açık pencerelerden sokağa taşan kahve kokusu ve uzaktan gelen kilise çanlarının sesi bu tarihî atmosferi tamamlıyor. Arnavut kaldırımlı dar sokaktan ağır ağır geçen insanlar, vitrinlere göz atan turistler ve koyu sohbete dalmış Korfulular, sokağı canlı ama huzurlu bir tabloya dönüştürüyor. Kahvelerimizi yudumlarken, zamanın burada biraz daha yavaş aktığını hissediyoruz. Bu kısa mola, Korfu’nun yalnızca tarihini değil, gündelik yaşamının sıcaklığını da en doğal hâliyle hissetmemizi sağlıyor.
Tekrar sokaklarda kaybolup keşfetmeye devam ediyoruz. Bir süre sonra Spianada Meydanı’nın görkemli köşesinde yükselen Aziz Mikail ve Aziz George Sarayı’na ulaşıyoruz. Bugün Asya Sanatı Müzesi ile Belediye Sanat Galerisi’ne ev sahipliği yapan bu neoklasik yapı, 19. yüzyılın ilk yarısında İngiliz yönetimi döneminde inşa edilmiş. Bir zamanlar İngiliz Lord Yüksek Komiserinin ikametgâhı olan saray, daha sonra İyon Parlamentosu’na ve kraliyet ailesinin yazlık konutuna ev sahipliği yapmış.
Malta’dan getirilen kireç taşlarıyla inşa edilen bina, cephe boyunca uzanan görkemli Dor sütunlarıyla Spianada Meydanı’na ayrı bir zarafet katıyor. Önündeki havuz ve heykel de bu etkileyici manzarayı tamamlıyor. Bir süre meydanda dolaşıp bu görkemli yapıyı seyrettikten sonra Korfu’nun dar sokaklarına yeniden karışıyoruz.
Kemerli bir kapıdan geçer geçmez, Sanat Müzesi’nin arka tarafında açılan manzara bütün ihtişamıyla karşımıza seriliyor. Bir an durup derin bir nefes alıyor, gözlerimizi İyon Denizi’nin sonsuz maviliğine bırakıyoruz. Masmavi deniz, ufuk çizgisinde gökyüzüyle birleşirken, kıyıya vuran hafif dalgaların sesi şehrin uğultusunu bastırıyor. Aşağıda uzanan eski surlar, kıyıyı döven kayalıklar ve limanda usulca salınan tekneler kartpostalı andıran bir görüntü oluşturuyor. Hafif esen deniz meltemi yüzümüze çarparken, zaman sanki yavaşlıyor; kalabalığın telaşı geride kalıyor. Korfu’nun yüzyıllardır nice denizciyi, tüccarı ve gezgini kendine hayran bırakan manzarası, o an bizi de sessizliğin ve huzurun içine çekiyor.
Sol tarafta yer alan Kapodistrias Konağı ise, Yunanistan’ın ilk devlet başkanı, diplomat ve devlet adamı Ioannis Kapodistrias’ın anısına düzenlenmiş. 1981 yılında müzeye dönüştürülen bu zarif yapı, Kapodistrias’ın yaşamını ve ülkesine yaptığı hizmetleri ziyaretçilere anlatıyor. Tarihî dokusunu koruyan konak, geçmişin izlerini günümüze taşıyan, sakin ve zarif duraklardan biri olarak dikkat çekiyor.
Kentin en hareketli noktalarından biri olan Liston’dayız. Adının, Venedik döneminden kalan “lista” sözcüğünden geldiği ve bir zamanlar yalnızca soyluların gezmesine izin verilen bölgeyi ifade ettiği söyleniyor. Fransız yönetimi sırasında, 1807–1814 yılları arasında inşa edilen bu zarif revaklı yapı topluluğu, mimarisiyle Paris’in ünlü Rue de Rivoli’sini andırıyor. Kemerlerin altına sıralanmış kafe ve restoranlar günün her saati cıvıl cıvıl. Burada bir masaya oturup kahvenizi yudumlarken meydandaki hareketi izlemek, Korfu’nun ritmini hissetmenin en keyifli yollarından biri oluyor. Günün her saati yaşayan bu zarif meydan, Korfu’nun tarihini ve günlük yaşamını aynı sahnede buluşturan eşsiz bir buluşma noktası gibi.
Sahile doğru ilerlediğimizde, Eski Kale’nin önünde yükselen devasa bir heykel dikkatimizi çekiyor. Bu görkemli anıt, 1716 yılında Korfu’yu Osmanlı kuşatmasına karşı başarıyla savunan Venedik kuvvetlerinin başkomutanı Alman Mareşal “Johann Matthias von der Schulenburg”un anısına dikilmiş. Eski Kale’nin heybetli siluetiyle bütünleşen heykel, Korfu’nun yüzyıllar boyunca stratejik önemini ve verdiği zorlu mücadeleleri sessizce hatırlatıyor.
Yeniden Liston Meydanı’na dönüyoruz. Tarihi revakların altındaki, daha önce gözümüze kestirdiğimiz Aegli Restoran’da akşam yemeğimizi yerken Korfu’nun zarif atmosferi bizi bir kez daha içine çekiyor. Beyaz masa örtüleriyle özenle hazırlanmış masalar ve sessiz bir zarafetle hizmet eden garsonlar, akşamın huzurunu tamamlıyor. Gün batımının ardından meydanın ışıkları tek tek yanarken, sokaklardaki kalabalık yavaş yavaş seyrelmeye başlıyor. Gün boyunca hareketli olan dar sokaklar sakinleşiyor; dükkânların kepenkleri birer birer kapanırken, taş kaldırımlarda artık yalnızca ağır adımlarla dolaşan birkaç gezgin ve evlerine dönen Korfulular görünüyor. Kafelerden yükselen hafif sohbet sesleriyle meydanı saran dinginlik birbirine karışıyor. Bu huzurlu akşam atmosferi içinde otururken, Korfu’dan ayrılmanın hiç de kolay olmayacağını bir kez daha hissediyoruz.
Aslında Saranda’ya dönüş biletimizi daha geç bir saate almıştık. Fakat içimize ansızın bir telaş düşüyor. Belki erken hareket eden feribota yetişebiliriz düşüncesiyle adımlarımızı hızlandırıyoruz. Taş sokaklardan limana doğru neredeyse koşarak ilerlerken, kalp atışlarımız zamanla yarışıyor. Tam umudu kesmek üzereyken son çağrıyı duyuyor ve kendimizi son anda feribota atmayı başarıyoruz. Feribot ağır ağır limandan ayrılırken, akşam ışıklarıyla parıldayan Korfu usulca geride kalıyor. Bir günlüğüne konuk olduğumuz bu zarif ada, geride yalnızca güzel fotoğraflar değil; tekrar dönme isteği uyandıran unutulmaz anılar da bırakıyor.
Saranda’ya vardığımızda, sahil boyunca kurulan gece pazarı kente bambaşka bir canlılık kazandırmıştı. Rengârenk ışıklarla aydınlanan tezgâhlar, denizden esen serin meltem ve kıyı boyunca gezinen insanların neşeli uğultusu yaz akşamına kendine özgü bir ritim katıyordu. Hediyelik eşyalar, el işi ürünler ve sokak lezzetleri arasında dolaşan kalabalık, sahili adeta açık hava şenliğine dönüştürmüştü. Birkaç saat önce geride bıraktığımız Korfu’nun zarif ve dingin atmosferinin ardından, Saranda’nın bu sıcak ve hareketli gece yaşamı yolculuğumuza bambaşka bir renk ekliyordu.
Yürürken karşımıza çıkan Hasan Tahsini büstü, ismiyle bizi bir anda İzmir’e, Konak Meydanı’ndaki Hasan Tahsin Anıtı’na götürüyor. Ancak burada anılan kişi farklı biri: 1811–1881 yılları arasında yaşamış Arnavut kökenli Osmanlı bilim insanı, filozof, matematikçi ve astronom Hasan Tahsini. Saranda’nın ana caddelerinden birine de onun adı verilmiş: Bulevardi Hasan Tahsini. Bu küçük karşılaşma, yolculuğumuz sırasında Arnavutluk’un bilim ve kültür tarihine açılan beklenmedik bir pencere oluyor.
Işıklar içinde, denizden esen serin meltemle Saranda gecesi yavaş yavaş canlanıyor. Vale Otel’in altındaki pastaneye oturup bir şeyler yiyip içerken, önümüzden akıp giden geceyi seyrediyoruz. Sahil boyunca uzanan ışıklar denizin karanlık yüzeyine yansıyor; yürüyüş yapan insanların sesleri, uzaktan gelen müzikler ve fincanlardan yükselen kahve kokusu yaz akşamının sıcaklığına karışıyor. Kimi el ele yürüyen çiftler, kimi ailesiyle gezintiye çıkan insanlar, kimi de deniz kenarında oturup sohbet eden gençler… Saranda, gecenin ilerleyen saatlerine rağmen enerjisini kaybetmiyor.
Masaların etrafındaki sohbetler, kıyıya vuran dalgaların sesi ve hafif esen rüzgâr birbirine karışırken, zamanın biraz daha yavaş aktığını hissediyoruz. Birkaç saat önce Korfu’nun zarif sokaklarından dönmüş olmanın tatlı yorgunluğu içinde, Saranda’nın daha sıcak ve hareketli gece atmosferine yeniden karışıyoruz. Bu son akşam, yolculuğumuzun belleğinde en sıcak iz bırakan anlardan biri olarak yer ediyor.







