Erhan Yurdayüksel: Kaybolan Yıllar

Baharın Eşiğinde Kaybolan Yıllar: Brüksel Yeşil Geleceği İnşa Ederken Biz Neyi Kaybediyoruz?

“Gençlik çağında dikilen kaftan gibi vücut ve ruh o şekli alır; bu yüzden ömrün bu baharını hırslara kurban etmemek gerekir.”— Hz. Mevlana

Bazı sözler vardır, yalnızca söylendikleri çağı değil, yüzyıllar sonrasını da aydınlatır.

Hz. Mevlana’nın gençliği bir “kaftana” benzeten bu veciz ifadesi, bugün ekonomik krizlerin, sosyal adaletsizliklerin ve gelecek kaygısının gölgesinde yaşayan milyonlarca gencin hikâyesini anlatıyor.

Çünkü gençlik, insan ömrünün yalnızca en güzel dönemi değildir, aynı zamanda bir ülkenin ekonomik kaderinin de yazıldığı en kritik safhadır.

Bir milletin geleceği, gençlerinin hayal kurabildiği kadar güçlüdür.

Bir ekonomi ise gençlerinin üretebildiği, araştırabildiği ve değer oluşturabildiği kadar büyüktür.

Ne yazık ki bugün dünyanın farklı coğrafyalarında aynı yaşta olan gençler birbirinden tamamen farklı gelecekler inşa ediyor.

Bir tarafta geleceği tasarlayanlar var, diğer tarafta ise günü kurtarmaya çalışanlar…

İşte tam da bu noktada Brüksel ile bizim hikâyemiz birbirinden ayrılıyor.

Brüksel’de gelecek inşa ediliyor

16-17 Temmuz 2026 tarihlerinde Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’de düzenlenen AB Biyoekonomi Gençlik Elçileri Yaz Kampı, aslında sıradan bir gençlik etkinliği değildi.

O buluşma, Avrupa’nın geleceğe bakışının somut bir fotoğrafıydı.

Masaların etrafında oturan gençler yalnızca fikir alışverişi yapmıyordu.

Onlar geleceğin üretim modellerini, iklim politikalarını, biyoteknoloji yatırımlarını ve döngüsel ekonomi stratejilerini şekillendiriyordu.

Bugün dünya ekonomisinin en hızlı büyüyen alanlarından biri olan biyoekonomi, tarımdan enerjiye, sağlıktan sanayiye kadar onlarca sektörü dönüştürüyor.

Avrupa ise bu dönüşümün merkezine gençlerini yerleştiriyor.

Çünkü artık biliyorlar ki ekonomik büyümenin yeni yakıtı petrol değil, bilgi, maden değil, insan sermayesi, ucuz iş gücü değil, yenilikçi akıldır.

Brüksel’deki gençler yalnızca bir kampın katılımcıları olmadılar.

Bir yıl içerisinde,

Uluslararası konferanslarda konuşmalar yaptılar.

Politika önerileri hazırladılar.

Üniversitelerle araştırma merkezleri arasında köprüler kurdular.

Yerel biyoekonomi kulüpleri oluşturdular.

Hackathonlar ve inovasyon kampları düzenlediler.

Bilimi toplumla buluşturan projeler geliştirdiler.

Onlar sadece geleceği konuşmadılar.

Geleceği üretmeye başladılar.

Çünkü Avrupa gençliğe “bir gün yöneteceksiniz” demiyor.

Bugünden yönetimin ortağı yapıyor.

Bizim gençliğimizin ekonomik dramı

 Şimdi aynı yaş grubuna sahip kendi gençlerimize bakalım.

Bir tarafta laboratuvarlarda yeni biyomalzemeler geliştiren gençler…

Diğer tarafta kira hesabı yapan gençler.

Bir tarafta karbon nötr ekonomi üzerine çalışan üniversite ekipleri…

Diğer tarafta işsiz kalmamak için diplomasıyla ilgisi olmayan işlerde çalışan mezunlar.

Bir tarafta girişim sermayesine ulaşabilen genç girişimciler…

Diğer tarafta banka kredisine dahi erişemeyen hayal sahipleri…

Bu yalnızca gelir farkı değildir.

Bu vizyon farkıdır.

Bugün Türkiye’nin en büyük ekonomik kaybı yalnızca yüksek enflasyon değildir.

Yalnızca döviz kuru değildir.

Yalnızca işsizlik değildir.

Asıl kayıp, gençlerin zamanıdır.

Çünkü ekonomi, kaybedilen parayı yıllar içinde telafi edebilir.

Fakat kaybedilen gençlik geri gelmez.

Bir ülkenin en değerli yatırımı olan insan sermayesi, her geçen gün umut yerine kaygıyla besleniyorsa, o ülke yalnızca bugününü değil yarınını da tüketiyor demektir.

Türkiye’de milyonlarca genç artık kariyer planı yapmıyor.

Hayatta kalma planı yapıyor.

Bilim insanı olmayı değil, yurt dışına nasıl çıkacağını araştırıyor.

Şirket kurmayı değil, başka bir ülkede çalışma vizesi almayı hesaplıyor.

Patent üretmeyi değil, pasaportunun hangi ülkeye kapı açacağını düşünüyor.

Bu tablo yalnızca sosyolojik değildir.

Bu aynı zamanda ağır bir ekonomik trajedidir.

Beyin göçü değil, sermaye göçü

 Ekonomi literatüründe insan sermayesi en değerli üretim faktörü olarak kabul edilir.

Bir mühendisin yetişmesi yıllar alır.

Bir doktorun yetişmesi on yılı aşar.

Bir bilim insanı onlarca yılın emeğidir.

Bir girişimci yalnızca kendisini değil, yüzlerce kişiye istihdam sağlayabilecek potansiyeli temsil eder.

Biz ise bu sermayeyi kendi elimizle başka ülkelere ihraç ediyoruz.

Üstelik hiçbir gelir elde etmeden.

Avrupa, dünyanın dört bir yanından nitelikli gençleri çekebilmek için milyarlarca avroluk fonlar oluştururken, biz yetiştirdiğimiz gençlerin valiz hazırlamasını seyrediyoruz.

Asıl ihracatımız teknoloji değil.

Gençlerimiz oluyor.

Ve bu, ekonomik tabloların satır aralarında görünmeyen en büyük cari açığımızdır.

Ekonomi rakamlardan ibaret değildir

 Ekonomi yalnızca büyüme oranı değildir.

Sadece faiz değildir.

Yalnızca enflasyon değildir.

Ekonomi aynı zamanda umut üretme kapasitesidir.

Bir ülke gençlerine güven duygusu verebiliyorsa yatırım çeker.

Gençlerine araştırma imkânı sunabiliyorsa teknoloji üretir.

Gençlerini karar alma süreçlerine katabiliyorsa demokratik istikrarını güçlendirir.

Gençlerini dinlemeyen toplumlar ise yalnızca bugünü yönetebilir.

Yarını değil.

Bugün Avrupa Yeşil Mutabakat’tan döngüsel ekonomiye, yapay zekâdan biyoteknolojiye kadar her stratejisinde gençliği merkezde konumlandırıyor.

Çünkü biliyor ki iklim kriziyle mücadele de ekonomik rekabet de artık yaşlı reflekslerle değil, genç akıllarla kazanılacak.

Kaftanı kime biçiyoruz?

 Hz. Mevlana’nın sözünü yeniden hatırlayalım.

Gençlik çağında dikilen kaftan ömür boyunca taşınır.

Bugün biz gençlerimize nasıl bir kaftan biçiyoruz?

Borçlarla örülmüş bir gelecek mi?

Belirsizlikten dikilmiş bir elbise mi?

Yoksa üretimin, bilimin ve umudun kumaşından dokunmuş bir gelecek mi?

Çünkü mesele yalnızca bugünkü ekonomik göstergeler değildir.

Asıl mesele, on yıl sonra bu ülkenin laboratuvarlarında kimlerin çalışacağıdır.

Tarımını kimlerin dönüştüreceğidir.

Yeşil ekonomisini kimlerin kuracağıdır.

Dijital dönüşümünü kimlerin yöneteceğidir.

Bugün gençlerine yatırım yapmayan ülkeler, yarın teknoloji satın alan ülkeler olacaktır.

Bugün gençlerinin hayallerini desteklemeyen ülkeler ise yarın başkalarının hayallerine hizmet edecektir.

Sözün bittiği yerdeyiz!

Brüksel’de gençler yeşil ekonominin geleceğini tasarlarken, bizim gençlerimiz hayat pahalılığıyla mücadele ediyor.

Orada gençlik ekonomik dönüşümün öznesi olurken, burada çoğu zaman ekonomik krizlerin mağduru hâline geliyor.

Oysa Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni ekonomik programlar değildir.

Yeni bir gençlik vizyonudur.

Gençliği maliyet kalemi değil, kalkınmanın ana sermayesi olarak gören bir anlayıştır.

Çünkü bir ülke yollarını, köprülerini ve fabrikalarını yeniden inşa edebilir.

Ama kaybettiği gençliği geri getiremez.

Ve tarih bize gösteriyor ki medeniyetleri ayakta tutan, taş binalar değil; umutlarını koruyabilen genç kuşaklardır.

Bugün önümüzde açık bir tercih duruyor.

Ya gençlerimizi ekonomik belirsizliklerin içinde sessizce tüketmeye devam edeceğiz ya da onları bilimin, üretimin, girişimciliğin ve yeşil dönüşümün merkezine yerleştirerek geleceği birlikte kuracağız.

Çünkü yarın bize miras kalmayacak.

Yarın, bugün gençlerimize bıraktığımız imkanların üzerine inşa edilecek.

Ve o yarının rengi, bugün verdiğimiz kararlarla belirlenecek.

 Söz sizde…

Sizce bir ülkenin gerçek zenginliği; yalnızca ekonomik büyüme rakamları mıdır, yoksa gençlerine umut, fırsat ve gelecek sunabilme gücü müdür?

Peki, biz bugünün gençlerine nasıl bir miras bırakıyoruz: Hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir ülke mi, yoksa hayallerini başka ülkelerde aramak zorunda kalacakları bir gelecek mi?

Erhan Yurdayüksel

28 Temmuz 2026