Kasadaki delik büyürken: Avrupa’nın bütçe sınavı ve mali gerçeklerle yüzleşmesi…
Avrupa ekonomisi son birkaç yıldır adeta krizden krize koşuyor. Önce pandemi, ardından enerji şoku, yüksek enflasyon, sıkı para politikaları ve jeopolitik belirsizlikler…
Tüm bu gelişmelerin ardından Avrupa Birliği ekonomisi yeniden denge arayışına girerken, yayımlanan son mali veriler önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:
Devletlerin kasasına giren para artıyor, ancak çıkan para hâlâ daha hızlı artıyor.
İşte tam da bu nedenle Eurostat’ın 2025 yılı dördüncü çeyrek bütçe verileri yalnızca istatistiklerden ibaret değil, Avrupa’nın gelecekte nasıl bir ekonomik yol izleyeceğine ilişkin güçlü ipuçları taşıyor.
Bugün Brüksel’in önündeki en büyük sorun büyüme eksikliği kadar, giderek kronikleşen bütçe açıklarıdır.
Yüzde 3 hedefi: Kural mı, temenni mi?
Avrupa mali disiplininin en temel sembollerinden biri, Maastricht kriterlerinin meşhur GSYH’nin yüzde 3’ünü aşmayan bütçe açığı hedefidir.
Ancak son tablo, bu sınırın artık birçok ülke için psikolojik bir eşik olmaktan öteye geçemediğini gösteriyor.
Eurostat verilerine göre 2025’in son çeyreğinde mevsim etkilerinden arındırılmış genel devlet açığının milli gelire oranı Euro Bölgesi’nde (EA20) yüzde 3,0, Avrupa Birliği genelinde ise yüzde 3,2 olarak gerçekleşti.
İlk bakışta Euro Bölgesi için olumlu sayılabilecek küçük bir iyileşme göze çarpıyor.
Bir önceki çeyrekte yüzde 3,1 olan açık oranı yüzde 3,0’a gerilemiş durumda. Ancak bu düşüş oldukça sınırlı.
Daha dikkat çekici olan ise AB genelindeki görünüm. Burada tablo tersine dönüyor, açık oranı yüzde 3,1’den yüzde 3,2’ye yükseliyor.
Başka bir ifadeyle Avrupa’nın tamamı hâlâ harcadığından fazlasını kazanamıyor.
Bu durum, mali disiplin ile ekonomik büyümeyi aynı anda korumanın ne kadar zorlaştığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Gelir artıyor ama harcama çok daha iştahlı
Verilerin en dikkat çekici tarafı ise gelirlerdeki artışın bütçe sorununu çözmeye yetmemesi.
Euro Bölgesi’nde devlet gelirleri 2025’in son çeyreğinde milli gelirin yüzde 47,3’üne yükseldi. Bir önceki çeyreğe göre yaklaşık 36 milyar avroluk ek gelir sağlandı.
Normal şartlarda böylesi bir artış bütçe dengesi açısından olumlu kabul edilirdi.
Ancak aynı dönemde kamu harcamaları yaklaşık 35 milyar avro daha yükselerek GSYH’nin yüzde 50,3’üne ulaştı.
Sonuç değişmedi.
Kasaya daha fazla para girdi ama kasadan çıkan para yine daha fazla oldu.
Benzer tablo Avrupa Birliği genelinde de yaşandı.
Toplam devlet gelirleri milli gelirin yüzde 46,8’ine yükselirken yaklaşık 43 milyar avroluk ek gelir elde edildi.
Buna karşılık kamu harcamaları yaklaşık 47 milyar avro artarak GSYH’nin yüzde 50’sine dayandı.
Yani gelirler yükseliyor; fakat harcamalar onları sürekli geriden yakalayıp geçiyor.
İşte bütçe açıklarının kalıcı hale gelmesinin temel nedeni de tam olarak burada yatıyor.
Avrupa’nın harcama refleksi değişmiyor
Elbette bugünkü tabloyu yalnızca rakamlarla açıklamak mümkün değil.
Pandemi döneminde uygulanan dev kurtarma paketleri, şirket destekleri ve sosyal yardımlar Avrupa’nın mali yapısını kökten değiştirdi.
Henüz bu yük hafiflemeden enerji krizi geldi.
Ardından Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle savunma harcamaları hızla yükseldi.
Enerji sübvansiyonları, sanayi teşvikleri, yüksek faiz ortamında artan borçlanma maliyetleri ve sosyal transferler devlet bütçelerinde kalıcı bir harcama kültürü oluşturdu.
Bugün olağanüstü kriz paketlerinin önemli bölümü sona ermiş olsa bile harcama alışkanlıkları eski seviyelerine dönmüş değil.
Ekonomide geçici olması beklenen birçok harcama kalemi artık yapısal nitelik kazanmış durumda.
Bu da Avrupa’nın mali mimarisini giderek daha kırılgan hale getiriyor.
Borçlanmanın bedeli ağırlaşıyor
Üstelik bütçe açığı artık yalnızca bir muhasebe sorunu değil.
Faizlerin uzun yıllar sıfıra yakın seyrettiği dönem sona erdi.
Artık devletler açıklarını finanse etmek için geçmişe kıyasla çok daha yüksek maliyetlerle borçlanıyor.
Dolayısıyla bugün verilen her ilave açık, yarının bütçesine yalnızca borç olarak değil, aynı zamanda daha yüksek faiz yükü olarak geri dönüyor.
Bu durum özellikle yüksek kamu borcuna sahip ülkeler açısından ciddi bir risk oluşturuyor.
Bir başka ifadeyle Avrupa artık yalnızca açık vermiyor; o açığın finansmanını da giderek daha pahalı hale getiriyor.
Yeni dönemin ilk sınavı: EA21
Verilerin dikkat çeken bir başka yönü ise Avrupa’nın genişleyen ekonomik yapısı.
31 Aralık 2025 itibarıyla 20 üyeden oluşan Euro Bölgesi, 1 Ocak 2026 tarihinde Bulgaristan’ın katılımıyla EA21 dönemine geçti.
Dolayısıyla açıklanan bu rakamlar, EA20’nin son mali bilançosu olma özelliğini taşıyor.
Önümüzdeki dönemde yeni üyeyle birlikte bütçe dengeleri, borç oranları ve mali uyum yeniden değerlendirilecek.
Bu da Avrupa’nın mali dayanıklılığını test edecek yeni bir dönemin başlangıcı anlamına geliyor.
Asıl soru masada duruyor
Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu temel sorun aslında oldukça basit bir soruda özetlenebilir:
Gelirler artarken neden bütçe açıkları kapanmıyor?
Bu sorunun cevabı ise harcamalarda gizli.
Devlet gelirleri yükseliyor; ancak kamu harcamalarının büyüme hızı daha yüksek kaldığı sürece bütçe dengesi kalıcı biçimde iyileşemiyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla vergi toplamak değil, aynı zamanda harcamaların niteliğini yeniden sorgulamak.
Brüksel’in önündeki dosya tam da bu nedenle her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor.
Çünkü Avrupa artık yalnızca ekonomik büyümeyi değil, mali güvenilirliğini de korumak zorunda.
Aksi halde Maastricht’in meşhur yüzde 3 bütçe açığı kuralı, mali disiplinin temel taşı olmaktan çıkıp, yalnızca raporların dipnotlarında hatırlanan eski bir hedefe dönüşebilir.
Ve o zaman Avrupa’nın kasasındaki delik, yalnızca bütçe tablolarında değil, yatırımcı güveninde, büyüme beklentilerinde ve ekonomik istikrarında da hissedilmeye başlanacaktır.