Erhan Yurdayüksel: ‘Bu Adamlar Nereye Bakıyor?’

Yeşilçam’dan Kuzey’e: Bu Adamlar Nereye Bakıyor?

Yeşilçam’ın unutulmaz yapımcılarından Hürrem Erman’ın prodüktörlüğünde, Osman F. Seden’in yönetmen koltuğunda oturduğu, Ahmet Üstel’in kaleminden çıkan ve Zeki Alasya, Metin Akpınar, Süleyman Turan ile Meral Zeren’i buluşturan o eşsiz klasik ‘Bu Adamlar Nereye Bakıyor?’

Filmini hatırlar mısınız?

Aramızdan ayrılan tüm ustaları derin bir rahmetle, hasretle anıyoruz.

O devrin sinemasında masumane bir merakla ufka bakan o safane bakışlar, ne yazık ki günümüzün sert ve acımasız dünyasında yerini göz dikmelere, el koymalara, piyasa tabiriyle coğrafyaları ve emeklere ‘çökmeye’ bıraktı.

Hayatın ve piyasanın bu acımasız çarkını elimizde kahvelerimiz, coğrafyanın kaderine terk edilmiş bambaşka bir köşesine, Kuzey’in sularına çeviriyoruz.

Pazar sohbetimizde masamızda sadece kahve yok, küresel sermayenin, egemenlik savaşlarının ve balık ağlarına takılan kaderlerin ağır bilançosu var.

Kuzey Kutbu’nun Soğuk Suları ve Sermayenin Sıcak Muhasebesi

Kuzey Kutbu’nun jeopolitik gerilimleri, ABD’nin Grönland üzerindeki iştah kabartan hamleleri ve dünya manşetlerini meşgul eden güç savaşları bir yana dursun, İzlandalılar için işin rengi çok daha derinde, denizin metrelerce altında şekilleniyor.

29 Ağustos’ta sandık başına gidecek olan ada ülkesi, geleceğini büyük stratejik hesaplardan ziyade balıkçılık ve tarımın kurşun gibi ağır ekonomik gerçekliği üzerinden oylayacak.

Mavi mezgit, uskumru ve altın kızıl balık; Beyaz Saray’ın yayılmacı hedeflerinden, Kremlin’in soğuk rüzgarlarından ya da Brüksel’in süslü diplomasi cümlelerinden çok daha kudretli.

Denizin sadece bir gıda kaynağı değil, ulusal kimliğin ve ekonominin kalbi olduğu İzlanda’da, son 10 yılın en keskin yol ayrımı tek bir kelimeye kilitlenmiş durumda: Balık!..

İzlandalı seçmen, Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerinin yeniden açılıp açılmayacağını oylarken, aslında 2013 yılında dondurulan bir sürecin tozunu alıyor.

Brüksel ile yeniden masaya oturmak, ülkeyi diğer adayların önünde bambaşka bir konuma taşıyabilir.

İlk bakışta bu hamlenin arkasında küresel güvenlik kaygıları aransa da, Bifrost Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Eirikur Bergmann’ın işaret ettiği gibi tablo çok daha ekonomik ve korumacı bir temele dayanıyor:

Egemenlik ve balıkçılık sahalarının kontrolü.

Balıkçının Feryadı ve Ortak Politika Kabusu

Ekonomideki payı yüzde 8’lere gerilese de balıkçılık, İzlanda için hala milli gelirinin can damarı ve kıyı kasabalarının hayatta kalma teminatıdır.

Ancak Reykjavik’in önünde aşılması gereken tarihi bir eşik var.

1958 ile 1976 yılları arasında İngiltere ile verilen üç ‘Morina Savaşı’ ile denizlerindeki haklarını kanla bilerek savunan bu halk, bugün çok daha sinsi bir tehlikeyle, AB’nin Ortak Balıkçılık Politikası (CFP) ile karşı karşıya.

Bir AB Yetkilisinin yorumu:

“Oylama karada yapılacak ancak insanlar denize bakarak oy verecek.”

İzlanda, dünyanın en gelişmiş, bilimsel verilere dayalı alınıp satılabilir kota sistemlerinden birine sahip.

Fakat ortak balık stoklarının Brüksel’in merkeziyetçi kotalarına devredilmesi ihtimali, kıyı kentlerindeki balıkçıların uykularını kaçırıyor.

Mesele sadece ne kadar balık tutulacağı değil, bu zenginliğin paydasını kimin belirleyeceği meselesi.

Aynı korku tarım cephesinde de hakim.

Ülkenin sert iklimine karşı devlet sübvansiyonlarıyla ayakta duran İzlandalı çiftçiler, AB’nin katı Ortak Tarım Politikası (CAP) karşısında ezilmekten korkuyor.

Euro’nun Cazibesi ve Kimlik Kaygısı

Bir tarafta geleneksel geçim kaynaklarını koruma içgüdüsü var, diğer tarafta ise ekonomiyi boğan kur dalgalanmalarına karşı bir kurtuluş reçetesi olarak sunulan euro.

OECD raporlarına göre euroya geçiş, enflasyonu, faiz oranlarını ve ticaret maliyetlerini düşürebilir.

İşin ironik kısmı ise şu: Bu referandum, Trump’ın ya da Putin’in hamlelerinin bir sonucu olarak doğmadı.

Tamamen iç siyasetteki hükümet değişimlerinin masaya getirdiği tesadüfi bir miras.

Ülke, AB ile entegrasyonda diğer Doğu Avrupa ya da Balkan adaylarına kıyasla şanslı, çünkü Schengen ve Avrupa Ekonomik Alanı sayesinde zaten tek pazarın içindeler.

Ancak mesele teknik olmaktan çok öte, tarihsel ve duygusal.

Danimarka’dan bağımsızlığını henüz 20. yüzyılda söküp almış bir millet için, Brüksel’in gölgesine girmek siyasi özerkliğin erimesi anlamına gelebilir.

İzlandaca gibi 400 binden az insanın konuştuğu kadim bir dilin küresel bir mekanizmada kaybolma korkusu da işin cabası.

Kahvelerimiz soğurken, Yeşilçam’ın o neşeli ve saf “bu adamlar nereye bakıyor?” telaşı, bugün yerini gözünü hırs ve sermaye bürümüş, Grönland’a ve Kuzey Kutbu’na diken ABD Başkanı Donald Trump‘ın emperyalist bakışlarına bırakmış durumda.

Bir tarafta sinema perdesinde hayata anlam vermeye çalışan saf yürekler, diğer tarafta ise haritaları masa başı oyunlarıyla “çökmeye” çalışan küresel patronlar…

Dünyanın dört bir yanında bu emperyalist iştahlar kabarırken, coğrafyamıza ve ülkemize dönecek olan olası düşman bakışlara karşı her daim uyanık olmalıyız.

Başkalarının oyunlarına kapılmadan, yerli ve milli duruşumuzla kendi geleceğimizin aydınlıklarına uzanan yollara kararlılıkla bakmalıyız.

Söz Sizde

Kahveniz yudumlanmayı beklerken, bu tabloyu bir de sizin merceğinizden masaya yatıralım:

Yeşilçam’ın masum merakıyla bakan o “adamları” ile bugün dünyayı parsellemek isteyen küresel akıl arasındaki bu zıtlığı nasıl değerlendiriyorsunuz, masumiyetimiz gerçekten o film setlerinde mi kaldı?

Sizce İzlandalı balıkçılar sandık başında denizin mavisini ve ekmek teknelerini korumayı başarabilecek mi, yoksa hırs bürümüş o büyük güçler bu coğrafyayı da “çökmeyi” başaracak mı?

Erhan Yurdayüksel

09 Ağustos 2026