Erhan Yurdayüksel: Küllerin içinden…

Nehirler kuruyor, ormanlar yanıyor, ekonomi çöküyor: Doğa artık hesap soruyor

Toprak çatlıyor.

Nehirler kuruyor.

Ormanlar yanıyor.

Tarlalar susuzluktan kavruluyor.

Ve biz hâlâ büyüme rakamlarına bakıp başarı hikâyeleri anlatıyoruz.

Oysa gerçek çok daha acı.

Doğa artık uyarı vermiyor. Doğa hesap kesiyor.

Yıllardır sınırsızmış gibi kullandığımız suyun, hoyratça tükettiğimiz toprağın, betonla örttüğümüz alanların, yaktığımız fosil yakıtların ve yok ettiğimiz ormanların faturası önümüze geliyor.

Hem de ağır bir faturayla.

Bugün Avrupa’da kuruyan nehirler, yalnızca çevre felaketinin görüntüleri değildir. Yarın fabrikaların üretim maliyetidir. Daha pahalı elektriktir. Daha pahalı gıdadır. Bozulan tedarik zinciridir. Artan kamu harcamasıdır. Yükselen enflasyondur.

Ve Türkiye de bu tablonun uzağında değildir.

Tam tersine, aynı yangının içindedir.

Bir şarkının içinden küllerin içine

Bir zamanlar sevdiğimize seslenirken ne kadar güzel bir hayal kurardık.

Güllerin içinden gelsin isterdik sevdiğimiz.

Hayatın, baharın, umudun, çiçeklerin içinden…

Şimdi ise çağımızın acı ironisi başka bir cümleyi dayatıyor bize:

Küllerin içinden gel.

Bir zamanlar güllerin arasından çağırdığımız sevdiklerimizi, bugün yanan ormanların ardından, kül olmuş tepelerin arasından çağırmak zorunda kalıyoruz.

Ah…

Ah…

Ah…

İnsan bazen söyleyecek söz bulamıyor.

Çünkü bazı manzaralar cümleleri yakıyor.

Bir zamanlar çocukların koştuğu ormanların yerinde şimdi kül var.

Bir zamanlar su taşıyan derelerin yerinde çatlamış yataklar var.

Bir zamanlar gölgesinde serinlediğimiz ağaçların yerinde iskelet gibi kararmış gövdeler var.

Ve biz hâlâ ekonomik büyüme oranlarını konuşuyoruz.

İşte çağımızın en büyük çelişkisi belki de bu:

Dünya yanarken biz hâlâ bilançoları kurtarmaya çalışıyoruz.

Oysa artık bilançoların da yaşayabilmesi için önce doğanın yaşaması gerektiğini anlamak zorundayız.

Küller altında bir kıta

Kuraklığın getirdiği kurşuni hava, Avrupa’nın ormanlarını adeta baruta çevirdi.

2025 yılı Avrupa açısından son derece ağır bir yangın sezonu olarak tarihe geçti.

2026’da ise daha ağustos ayının başında yüz binlerce hektarlık alanın alevlere teslim olması, yangınların artık eski ölçülerle değerlendirilemeyeceğini gösteriyor.

5 Ağustos itibarıyla bildirilen 505.683 hektarlık yanmış alanı yalnızca bir rakam olarak okumak büyük hata olur.

O rakamın içinde ormanlar var.

Tarım arazileri var.

Yaban hayatı var.

Turizm var.

İnsanların evleri var.

İşyerleri var.

Altyapı var.

Ve en önemlisi, gelecek var.

İspanya ve Fransa başta olmak üzere güneybatı Avrupa alevlerle mücadele ederken yangın tehdidinin daha kuzeye, geçmişte bu ölçekte riskin daha sınırlı olduğu bölgelere kadar yayılması, iklim krizinin coğrafi sınırları da değiştirdiğini gösteriyor.

Avrupa’nın hava filoları, kara ekipleri ve acil durum mekanizmaları mücadele ediyor.

Fakat ateş büyüdükçe müdahalenin maliyeti de büyüyor.

Bir ülke yangını söndürmek için ne kadar çok para harcıyorsa, aslında gelecekte kullanabileceği kaynağı da o kadar tüketiyor.

Orman yanarken para da yanıyor

Bir orman yangınını yalnızca yanan ağaçlarla ölçmek, ekonomik gerçeğin yarısını görmemektir.

Çünkü orman yanarken yalnızca ağaç yanmaz.

Tarım alanı zarar görür.

Turizm geliri kaybolur.

Konutlar ve altyapı hasar görür.

Elektrik ve ulaşım hatları tehdit altına girer.

Sigorta şirketlerinin yükü artar.

Devletin afet harcamaları büyür.

Yerel ekonomiler darbe alır.

Ve bütün bu faturanın bir bölümü sonunda vatandaşın cebine ulaşır.

Yani orman yanarken para da yanar.

Daha kötüsü, geleceğin geliri de yanar.

Bugün kül olan bir ormanın yarın sağlayacağı ekonomik ve ekolojik değer de yok olur.

Bir turizm bölgesinin cazibesi azalır.

Tarım alanının verimliliği düşer.

Su tutma kapasitesi azalır.

Erozyon riski artar.

Yeni afetlerin maliyeti yükselir.

Yani yangın söndüğü gün ekonomik kayıp bitmez.

Asıl fatura, yangından sonra gelmeye başlar.

Nehirler kurursa ekonomi de kurur

Loire…

Po…

Ren…

Tuna…

Bunlar yalnızca haritada mavi çizgiler değildir.

Bunlar Avrupa ekonomisinin damarlarıdır.

Yüzyıllardır ticaret bu nehirlerden aktı.

Sanayi onların çevresinde büyüdü. Enerji üretildi, hammadde taşındı, kentler gelişti.

Şimdi ise nehirler çekiliyor.

Su azalıyor.

Debi düşüyor.

Ve Avrupa ekonomisinin görünmeyen sigortalarından biri ortadan kalkıyor.

Copernicus verilerinin ortaya koyduğu kuraklık tablosu, artık alarmın çaldığını değil, alarmın çoktan öttüğünü gösteriyor.

Avrupa Birliği ve İngiltere topraklarının yaklaşık yarısının farklı düzeylerde kuraklık tehdidi altında olması, “hava biraz sıcak geçti” diyerek geçiştirilecek bir mesele değildir.

Bu bir sistem krizidir.

Çünkü suyun olmadığı yerde ekonomi de uzun süre ayakta kalamaz.

Bir gemi nehirde ilerleyemiyorsa ticaret yavaşlar.

Bir santral yeterli soğutma suyuna ulaşamıyorsa enerji üretimi aksar.

Bir fabrika üretim için gereken suyu bulamıyorsa üretim durur.

Bir çiftçi tarlasını sulayamıyorsa ürün azalır.

Ürün azalınca fiyat artar.

Fiyat artınca enflasyon yükselir.

İşte iklim krizinin ekonomiye yazdığı fatura budur.

Enflasyonun yeni adı: Kuraklık

Ekonomiyi konuşurken hâlâ faizden, kurdan, petrolden ve ücretlerden söz ediyoruz.

Oysa önümüzde yepyeni bir gerçek var:

Su da enflasyon yaratıyor.

Kuraklık tarımsal üretimi vuruyor.

Tarım vurulunca gıda arzı düşüyor.

Arz düştükçe fiyat yükseliyor.

Fiyat yükseldikçe vatandaşın mutfak bütçesi küçülüyor.

Bu zincirin sonunda en ağır darbeyi yine dar gelirli vatandaş yiyor.

Çünkü zengin için pahalılaşan bir ürün, alışveriş listesinden çıkarılabilecek bir kalemdir.

Dar gelirli içinse aynı ürün çoğu zaman sofradaki temel gıdadır.

Bu nedenle iklim krizi yalnızca çevre sorunu değildir.

İklim krizi aynı zamanda bir sınıfsal krizdir.

Suya erişimde eşitsizlik yaratır.

Gıdaya erişimde eşitsizlik yaratır.

Enerjiye erişimde eşitsizlik yaratır.

Barınma maliyetini artırır.

Ve toplumdaki gelir uçurumunu daha da derinleştirir.

Su Yoksa Enerji de Güvende Değil

Su krizinin ekonomiye vurduğu bir başka alan enerji.

Nükleer santrallerin soğutma ihtiyacı, hidroelektrik üretimin su seviyelerine bağımlılığı ve nehir taşımacılığının enerji arzıyla bağlantısı, kuraklığın nasıl enerji krizine dönüşebileceğini gösteriyor.

Su yoksa enerji de garanti değil.

Enerji pahalılaştığında ise yalnızca elektrik faturası yükselmiyor.

Fabrikanın maliyeti yükseliyor.

Üretim maliyeti yükseliyor.

Ürün fiyatı artıyor.

İhracatçının rekabet gücü düşüyor.

Enflasyon yeniden besleniyor.

Bir nehrin su seviyesindeki düşüş, birkaç hafta sonra fabrikanın bilançosuna, birkaç ay sonra market fiyatına yansıyabiliyor.

Çünkü ekonomi doğadan bağımsız değil.

Ekonomi, doğanın içinde çalışıyor.

Bunu yıllarca görmezden geldik.

Şimdi bedelini ödüyoruz.

Türkiye için alarm daha da büyük

Peki Türkiye?

Kuraklığı yalnızca yağmurun az yağması olarak mı görüyoruz?

Orman yangınlarını yalnızca yaz aylarının talihsizliği olarak mı değerlendiriyoruz?

Su kaynaklarının azalmasını yalnızca baraj doluluk oranlarından mı ibaret sanıyoruz?

Eğer öyle düşünüyorsak büyük bir yanılgının içindeyiz.

Türkiye’nin tarımı suya bağımlı.

Sanayisi suya bağımlı.

Enerjisi suya bağımlı.

Kentleri suya bağımlı.

Turizmi doğaya bağımlı.

Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik geleceği de doğrudan suya ve iklim koşullarına bağlı.

Bir tarla kuruduğunda yalnızca çiftçi kaybetmiyor.

Tarım işçisi kaybediyor.

Nakliyeci kaybediyor.

Gıda sanayicisi kaybediyor.

Esnaf kaybediyor.

İhracatçı kaybediyor.

Ve sonunda tüketici kaybediyor.

Kaybeden bütün ekonomi oluyor.

Küllerin içinden bir ülke çağırmak

Belki de en acı olan şu:

Bir zamanlar sevdiklerimizi güzel kokulu çiçeklerin, yeşil ormanların, serin derelerin içinden çağıracağımızı düşünürdük.

Şimdi yangınların ardından başka bir manzara çıkıyor karşımıza.

Kül.

Duman.

Kararmış ağaçlar.

Kurumuş dere yatakları.

Çatlamış toprak.

Ve insanın içinden yalnızca şu geliyor:

Ah… ah… ah…

Bazen bir şarkının neşeli bir dizesi bile zamanın acımasızlığı karşısında anlamını değiştiriyor.

Bir zamanlar “güllerin içinden” diye hayal ettiğimiz hayatın yerini, bugün “küllerin içinden” çağırdığımız bir gelecek alıyor.

Sevdiklerimize artık çiçeklerin arasından değil, yanan ormanların küllerinin arasından ulaşmaya çalışıyoruz.

Bu yalnızca şiirsel bir benzetme değil.

Bu, iklim krizinin insan hayatına bıraktığı psikolojik ve toplumsal yaranın da ifadesi.

Çünkü insan doğayla bağını kaybettiğinde yalnızca ekonomik kaynaklarını değil, geleceğe dair umudunu da kaybediyor.

Doğayı bedava sandık

En büyük hatamız buydu.

Suyu bedava sandık.

Ormanı bedava sandık.

Temiz havayı bedava sandık.

Verimli toprağı bedava sandık.

İklim istikrarını bedava sandık.

Değildi.

Hiçbiri bedava değildi.

Sadece faturayı başkasına gönderdik.

Gelecek kuşaklara.

Çocuklarımıza.

Torunlarımıza.

Şimdi o fatura geri geliyor.

Üstelik gecikme faiziyle.

Bugünün büyüme rakamlarını yükseltmek için tükettiğimiz kaynakların bedeli, yarının ekonomik küçülmesi olarak karşımıza çıkabilir.

Biz bugün büyüdüğümüzü sanırken, belki de geleceğin refahını tüketiyoruz.

Büyüme uğruna neyi kaybediyoruz?

Artık ekonomik büyümeyi yalnızca daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla beton üzerinden tanımlayamayız.

Bir fabrika açılıyor diye sevinirken ne kadar su tüketeceğini sormalıyız.

Yeni bir tarım projesini alkışlarken hangi su havzasından ne kadar su çekileceğini hesaplamalıyız.

Yeni bir turizm tesisi yapılırken o bölgenin taşıma kapasitesini düşünmeliyiz.

Yeni bir sanayi bölgesi planlanırken iklim riskini hesaba katmalıyız.

Çünkü:

Plansız büyüme artık kalkınma değildir.

Plansız büyüme, geleceği tüketmektir.

Bugünün rakamlarını büyütüp yarının kaynaklarını tüketiyorsak aslında büyümüyoruz.

Borçlanıyoruz.

Ve o borcu çocuklarımız ödeyecek.

Artık mesele “İklim Değişiyor mu?” değil

Bu tartışmayı artık geride bırakmak zorundayız.

Mesele iklim değişiyor mu, değişmiyor mu değildir.

Mesele şudur:

Biz bu değişime ne kadar hazırlıklıyız?

Su politikamız hazır mı?

Tarım politikamız hazır mı?

Kentlerimiz hazır mı?

Enerji altyapımız hazır mı?

Ormanlarımız hazır mı?

Sanayimiz hazır mı?

Kamu bütçemiz hazır mı?

Finans sektörümüz hazır mı?

Sigorta sistemimiz hazır mı?

Eğer cevap hayırsa, önümüzdeki yılların ekonomik krizlerinin önemli bir bölümünü daha bugünden görmemiz gerekir.

Çünkü geleceğin krizi kapıyı çalmıyor.

İçeri girdi bile.

Doğa artık hesap soruyor

Bugün Avrupa’nın kuruyan nehirlerinde gördüğümüz şey, yarının ekonomik haritasıdır.

İspanya’nın yanan ormanları yalnızca bir çevre felaketi değildir.

Fransa’nın kuruyan toprakları yalnızca tarımsal bir sorun değildir.

Türkiye’nin kavrulan tarlaları yalnızca çiftçinin meselesi değildir.

Bunların tamamı aynı hikâyenin farklı sayfalarıdır.

Ve o hikâyenin adı:

İklim kriziyle büyüyen ekonomik krizdir.

Yıllarca doğadan aldık.

Tükettik.

Kirlettik.

Betonlaştırdık.

Yaktık.

Ve büyüdüğümüzü sandık.

Şimdi doğa hesabı önümüze koyuyor.

Nehirler kuruyor.

Ormanlar yanıyor.

Toprak çölleşiyor.

Gıda pahalanıyor.

Enerji kırılganlaşıyor.

Kamu bütçeleri zorlanıyor.

Ve hâlâ aynı büyüme masalını anlatmaya devam ediyoruz.

Artık uyanmak zorundayız.

Çünkü doğanın sabrı sınırsız değil.

Suyun da sabrı yok.

Toprağın da.

Ormanın da.

Ve insanlığın da.

Doğa bize artık uyarı göndermiyor. Fatura gönderiyor.

Bir zamanlar sevdiklerimizi güllerin içinden çağırmak isterdik.

Şimdi ise korkunç bir ihtimalle karşı karşıyayız:

Sevdiklerimizi külllerin içinden çağırmak.

Ve bundan daha ağır bir ekonomik bilanço, bundan daha acı bir gelecek hesabı olabilir mi?

Bu faturanın altında yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de imzası var.

Sorun şu ki faturayı biz imzaladık.

Ödemek zorunda kalacak olanlar ise çocuklarımız olacak.

Söz Sizde

Sizce Türkiye, sevdiklerimizi bir gün gerçekten küllerin içinden çağırmak zorunda kalmamak için bugün ekonomik büyüme anlayışını, su politikasını ve doğayla kurduğu ilişkiyi değiştirmeye hazır mı?

Yoksa bugünün kısa vadeli kazançları uğruna yarının çocuklarına küllerin içinden bir gelecek bırakmaya devam mı edeceğiz?

Erhan Yurdayüksel

14 Ağustos 2026