Kuraklık kapıya dayandı: “Toprak kurursa ekonomi de kurur.”
“Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.” — Hz. Mevlana
Topraklarımız bizlere yeterince tevazu göstermedi mi?
Avrupa, bir yazı daha kavurucu sıcakların, su kıtlığının ve kuraklığın gölgesinde geride bırakıyor.
Ancak artık mesele yalnızca termometrelerin kaç dereceyi gösterdiği ya da baraj doluluk oranlarının yüzde kaçta kaldığı değil.
Asıl soru çok daha büyük ve derin: Toprak kurursa, ekonomi ne kadar ayakta kalabilir?
Avrupa Birliği, 17–28 Ağustos 2026 tarihleri arasında Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi’nin 17. Taraflar Konferansı’nda (UNCCD COP17), bozulan toprakların yeniden canlandırılması, kuraklığa karşı direncin artırılması ve su kaynaklarının korunması için küresel ölçekte daha güçlü bir mücadele çağrısı yapıyor.
Konferansın teması oldukça anlamlı: “Toprağı Onarmak, Umudu Yeniden Yeşertmek.”
Fakat bugün toprağı onarmak yalnızca ekoloji ya da çevre politikalarının konusu değil.
Aynı zamanda ekonomi politikalarının en hayati başlıklarından biri haline geldi.
Çünkü kuraklık önce tarlayı vuruyor, ardından pazarı, fabrikayı, enerji üretimini, lojistiği ve nihayet vatandaşın cebini etkiliyor.
Krizin makroekonomik zinciri
Bir nehirde su seviyesi düştüğünde yalnızca balıkların yaşam alanı daralmıyor, enerji üretimi aksıyor, iç su taşımacılığı zorlaşıyor, tarımsal sulama maliyeti tavan yapıyor.
Toprak verimliliğini kaybettiğinde yalnızca çiftçi kaybetmiyor, Gıda enflasyonu giderek tırmanıyor, üretim maliyetleri artıyor, tüketicinin alım gücü eriyor.
Kısacası kuraklık, doğanın krizi olmaktan çıkıp doğrudan ekonominin krizine dönüşüyor.
Avrupa’nın yaşadığı son tablo bunun en açık göstergesi.
Aşırı sıcaklar ve uzun süren düşük yağış periyotları, su kaynaklarını, tarımı, enerji üretimini ve ekosistemleri aynı anda baskı altına alıyor.
Avrupa’nın diğer kıtalara kıyasla çok daha hızlı ısınması ise gelecekte bu sorunların geçici birer mevsimlik şok değil, kalıcı birer yapısal ekonomik risk olacağını gösteriyor.
Avrupa Komisyonu Çevre, Su Direnci ve Rekabetçi Döngüsel Ekonomiden Sorumlu Komiseri Jessika Roswall‘ın da dikkat çektiği gibi, kuraklık ve su kıtlığı artık uzak bir geleceğin senaryosu değil, bugünün yaşamını, sağlığını, finansal piyasalarını ve ekosistemlerini tehdit eden somut bir gerçeklik.
Burada kritik eşik, kriz çıktıktan sonra bütçe harcamakla uğraşmak yerine, kriz kapıyı çalmadan önce proaktif yatırımlar yapmaktır.
Erken uyarı sistemleri, akıllı su yönetimi, kuraklığa dayanıklı tohumlar, toprağın organik maddesini koruma projeleri ve sulama altyapısının yenilenmesi artık birer “çevre koruma” faaliyeti olarak görülemez.
Bunların tamamı, en üst düzeyde ekonomik güvenlik yatırımlarıdır.
Kuraklığın faturası, daha pahalı gıda, yüksek üretim maliyeti, azalan tarımsal gelir, artan sigorta primleri ve ağırlaşan sosyal destek yükleriyle devletlerin ve hanehalklarının sırtına biniyor.
Asıl mücadele toprağın altında
UNCCD COP17’nin ana gündemini oluşturan reaktif (kriz sonrası) yaklaşımdan proaktif (risk odaklı) yönetime geçiş, bu yüzden hayati bir zorunluluktur.
Susuz kalan bir bölgeye tanker göndermek ya da gıda fiyatları patladıktan sonra ithalat çaresi aramak yalnızca günü kurtarır, krizi derinleştirir.
Asıl mesele, toprağın suyu bünyesinde tutabilmesini, üretkenliğini ve canlılığını korumaktır.
Sağlıklı toprak, gıda güvenliği, biyolojik çeşitlilik, su güvenliği ve milyonlarca insanın geçim kaynağı demektir.
Bozulmuş toprak ise erozyona ve aşırı iklim olaylarına karşı savunmasızdır.
Avrupa Birliği’nin 2030 sonrasına yönelik arazi bozulması tarafsızlığı hedefleri ve Global Gateway gibi enstrümanlarla Sahel bölgesindeki Afrika’nın Büyük Yeşil Duvarı gibi devasa projeleri desteklemesi bu vizyonun ürünüdür.
Copernicus uydu verileriyle kuraklığın anlık izlenmesi ise gösteriyor ki, 21. yüzyıl ekonomisinde veri kadar su, teknoloji kadar toprak stratejiktir.
Türkiye için alarm zilleri
Bu tablo Türkiye açısından da görmezden gelinemeyecek kadar net bir uyarı niteliğindedir.
Tarımın, gıda fiyatlarının, enerji üretiminin ve sanayinin su kaynaklarıyla doğrudan bağı göz önüne alındığında, kuraklık meteorolojik olmaktan çıkıp ulusal güvenlik ve ekonomik istikrar meselesi haline gelmiştir.
Bugün alınmayan önlemlerin bedelini yarın yalnızca devlet bütçeleri değil, milyonlarca insanın mutfak bütçesi ödeyecektir. Su azaldığında musluktan akan miktar değil, ekonominin damarlarındaki akış hızı düşer.
Söz sizde…
Peki, bugün toprağı ve suyu korumak için harcanacak finansal kaynakları bir “maliyet” olarak mı göreceğiz, yoksa yarının çok daha ağır ekonomik faturalarını önleyecek en stratejik “yatırım” olarak mı değerlendireceğiz?
Ve daha önemlisi, kuraklığın soframızdaki fiyat etiketinden çiftçinin gelirine, enerji maliyetlerinden ülkenin ekonomik geleceğine kadar uzanan yıkıcı etkileri bu kadar açıkken, kararlı bir dönüşüm için harekete geçmek adına daha neyi bekliyoruz?
Hz. Mevlânâ ile başladım söze…
Şimdi ise, unutulmaz usta Âşık Veysel’in dizeleriyle bitireyim.
Çünkü hakikat, bazen uzun sözlerde değil, insanın toprağa, toprağın insana anlattığı sessizlikte saklıdır…
Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın, kul da Allah’a
Hakk’ın gizli hazinesi toprakta
Benim sâdık yârim kara topraktır…
Erhan Yurdayüksel
20 Ağustos 2026