Unutmak mı, görmezden gelmek mi? Tabut evlerde beklenen kader…
Türkiye, 6 Şubat 2023 sabahına yalnızca binaların değil, milyonlarca insanın hayatının yıkıldığı bir güne uyandı. Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden bugün 3 yıl 6 ay geçti.
Peki ne değişti?
Enkazların başında duyduğumuz o sesleri unuttuk mu?
“Sesimi duyan var mı?”
O cümle, aslında yalnızca enkaz altında kalanların değil, hepimizin hafızasına kazındı. Çocukların, annelerin, babaların, kardeşlerin ve bir gecede hayatını kaybeden binlerce insanın sesi oldu.
Hayır, unutmadık.
Ama başka bir gerçekle yüzleşmek zorundayız: Unutmamak, harekete geçmek anlamına gelmiyor.
Acıyı hatırlıyoruz; fakat o acının yeniden yaşanmaması için gereken ekonomik ve toplumsal bedeli ödemeyi sürekli erteliyoruz.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Deprem değil, yoksulluk da öldürüyor
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan için hayat, yalnızca deprem korkusuyla değil, geçim sıkıntısıyla da mücadele etmek anlamına geliyor.
Kira artıyor.
Gıda pahalanıyor.
Faturalar ağırlaşıyor.
Gelir, hayat pahalılığının gerisinde kalıyor.
İnsanlar çocuklarının okul masrafını, mutfak alışverişini, kirasını ve faturalarını düşünürken bir de “Evimi depreme dayanıklı hale nasıl getiririm?” sorusuyla baş başa kalıyor.
İşte ekonomi ile deprem gerçeğinin kesiştiği yer tam da burasıdır.
Yoksul insanın deprem riskinden kaçma şansı da azalıyor.
Çünkü güvenli konut artık yalnızca mühendislik meselesi değil; aynı zamanda bir gelir ve satın alma gücü meselesi haline gelmiş durumda.
Depreme dayanıklı bir binada yaşamak bir insan hakkı olması gerekirken, giderek ekonomik gücü olanların ulaşabildiği bir ayrıcalığa dönüşmemeli.
Bir ailenin “Bu ev güvenli mi?” sorusunun cevabı, banka hesabındaki paraya bağlı olmamalı.
Tabut evlerin içinde ekonomi hesabı yapılır mı?
Bir düşünün…
Duvarlarında çatlaklar bulunan, yaşı ilerlemiş, mühendislik hizmeti tartışmalı, deprem riski taşıyan bir evde oturan bir aile düşünün.
O aile her ay aynı hesabı yapıyor:
Kira mı?
Elektrik mi?
Doğalgaz mı?
Mutfak mı?
Çocuğun okul masrafı mı?
Yoksa evin güçlendirilmesi mi?
İnsan, geçimini sağlayabilmek için mücadele ederken ölüm riskini ertelemeye başlıyor.
Çünkü ekonomik kriz, yalnızca cüzdanı küçültmüyor; insanın güvenli tercih yapma alanını da daraltıyor.
Bu nedenle deprem hazırlığını yalnızca “kentsel dönüşüm yapılmalı” cümlesine sıkıştırmak yeterli değil.
Sorunun içinde ekonomi var.
Sosyal politika var.
Konut politikası var.
Yerel yönetimlerin kapasitesi var.
Merkezi bütçe var.
Finansman var.
Ve en önemlisi, siyasi irade var.
Dünyanın bir ucunda dayanışma, diğer ucunda çaresizlik
Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan afetlerde uluslararası dayanışma mekanizmalarının nasıl devreye girdiğini görüyoruz.
Kolombiya’daki büyük depremin ardından Avrupa Birliği’nin kriz mekanizmalarını harekete geçirmesi, uydu haritalama hizmetlerinden insani yardım fonlarına kadar çeşitli araçların kullanılması, ülkelerin afet karşısında yalnız bırakılmamasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Çadırlar gönderiliyor.
Battaniyeler ulaştırılıyor.
Su filtreleri gönderiliyor.
Mutfak setleri bölgeye ulaştırılıyor.
Uzman ekipler koordinasyon sağlıyor.
Mesaj açık:
Felaket geldiğinde zaman kaybetmek, kaybı büyütür.
Peki biz 6 Şubat’ın üzerinden üç buçuk yıl geçtikten sonra hâlâ aynı soruların etrafında dönüyorsak, nerede hata yapıyoruz?
Elbette Türkiye’nin deprem sonrasında çok büyük bir ekonomik ve sosyal yükü omuzladığını inkâr edemeyiz. Milyarlarca liralık harcamalar yapıldı, konutlar üretildi, altyapı yatırımları gerçekleştirildi ve yeniden inşa süreçleri yürütüldü.
Fakat mesele yalnızca harcanan para değildir.
Mesele, harcanan kaynağın ne kadarının riski azaltmaya dönüştüğüdür.
Çünkü deprem olduktan sonra enkaz kaldırmak, deprem olmadan önce binayı sağlamlaştırmaktan çok daha pahalıdır.
Bir insan hayatını kaybettikten sonra yapılan yardımın hiçbir ekonomik hesabı o hayatı geri getiremez.
Bütçe kalemlerinin en değerlisi insan hayatı olmalı
Bir ülkenin ekonomik gücü yalnızca büyüme oranlarıyla, ihracat rakamlarıyla veya bütçe büyüklüğüyle ölçülmez.
Bir ülkenin gerçek zenginliği, vatandaşının güvenli yaşama kapasitesidir.
Eğer bir emekli yıllarca çalıştığı halde güvenli bir evde oturamıyorsa…
Eğer asgari ücretli bir aile, kira ile güvenli konut arasında seçim yapmak zorunda kalıyorsa…
Eğer gençler konut sahibi olmayı hayal bile edemiyorsa…
Eğer eski binalarda yaşayan insanlar her gece “Acaba bu bina yarın ayakta kalır mı?” korkusuyla uyuyorsa…
O zaman ekonomik büyüklüklerin yanında başka bir tabloya da bakmamız gerekiyor.
İnsanların yaşam kalitesine.
Çünkü ekonomi insan için vardır.
Bütçeler insan için vardır.
Kamu kaynakları insan için vardır.
Ve devletin en temel görevi, vatandaşının can güvenliğini korumaktır.
Depremi unutmak başka, görmezden gelmek başka
Belki de asıl sorumuz şu:
Biz depremi gerçekten unuttuk mu?
Hayır.
Unutmadık.
Fakat günlük hayatın ekonomik baskıları altında deprem gerçeğini görmezden gelmeye mecbur bırakılmış olabilir miyiz?
Her gün yeni bir zam haberiyle uyanan insanın deprem riskini düşünmeye enerjisi kalıyor mu?
Kirasını ödemeye çalışan bir ailenin güçlendirme maliyetini karşılayacak gücü var mı?
Ev sahibi olan ama emekli maaşıyla geçinen bir insan, binasının dönüşüm maliyetini nasıl karşılayacak?
İşte bu soruların cevabı verilmeden deprem hazırlığının tamamlandığını söylemek mümkün değil.
Çünkü mesele sadece binaları dönüştürmek değildir.
İnsanların ekonomik olarak dönüşüme erişebilmesini sağlamaktır.
Fay hatları unutmaz
Takvimler değişir.
Hükümetler değişir.
Ekonomik krizler gelir, geçer.
Enflasyon düşer veya yükselir.
Bütçeler hazırlanır.
Seçimler yapılır.
Ama fay hatları bunların hiçbirini umursamaz.
Onlar sessizce bekler.
Biz unutsak da beklerler.
Biz görmezden gelsek de beklerler.
Ekonomik krizle mücadele ederken, deprem riskini ertelemek bize zaman kazandırıyor gibi görünebilir.
Oysa aslında yalnızca hesabı büyütüyor olabiliriz.
Bir gün yeniden “Sesimi duyan var mı?” diye sormamak için bugün birbirimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz gerçekten neyi bekliyoruz?
Bir sonraki depremi mi?
Yoksa bir sonraki büyük felaketin ardından yine aynı cümleleri kurmayı mı?
Deprem kader olabilir.
Ama hazırlıksız yakalanmak kader değildir.
Güvensiz konutlarda yaşamak kader değildir.
Yoksul vatandaşın güvenli eve ulaşamaması kader değildir.
Kaynakların yanlış önceliklendirilmesi kader değildir.
Bunların tamamı, ekonomik ve siyasi tercihlerle değiştirilebilecek meselelerdir.
Çünkü deprem öldürmez; hazırlıksızlık, denetimsizlik, yoksulluk ve yanlış tercihler öldürür.
Ve bugün hâlâ “tabut ev” olarak adlandırılabilecek yapılarda yaşayan insanların hayatı, herhangi bir bütçe kaleminden daha değerlidir.
Söz Sizde
Şimdi sözü size bırakıyorum.
1. Geçim sıkıntısı, yüksek konut maliyetleri ve ekonomik kriz nedeniyle insanların güvenli konutlara ulaşamadığı bir Türkiye’de, kentsel dönüşümün finansman yükünü vatandaşın omuzlarına bırakmak ne kadar adil?
Devlet, yerel yönetimler ve özel sektör bu yükün hangi bölümünü üstlenmeli; güvenli bir evde yaşamak neden kişinin gelir düzeyine bağlı olsun?
2. 6 Şubat’ın üzerinden üç buçuk yıl geçmişken hâlâ deprem riski taşıyan binalarda yaşayan insanların varlığı karşısında, bir sonraki büyük depremi beklemek zorunda mıyız?
Yoksa bugün atılacak ekonomik, hukuki ve siyasi adımlarla “bir sonraki enkaz” ihtimalini azaltmak hepimizin, özellikle de yönetenlerin, ertelenemez sorumluluğu mu?
Söz sizde!.. Çünkü bu kez mesele yalnızca ne düşündüğümüz değil, neyi değiştirmeye razı olduğumuzdur.
Erhan Yurdayüksel
21 Ağustos 2026