Erhan Yurdayüksel: Yön arayışı

Zirveler, çıkarlar ve yön arayışı: Kanada AB’ye yaklaşırken Türkiye nerede duruyor?

Uluslararası siyasette bazen bir ülkenin yönünü anlamak için haritalara değil, zirvelerin fotoğraflarına bakmak gerekir.

Kim kimin yanında oturuyor?

Kim kimi davet ediyor?

Hangi ülkenin lideri hangi başkentte ağırlanıyor?

Hangi anlaşmalar masaya geliyor, hangi gümrük vergileri kaldırılıyor, hangi enerji koridorları kuruluyor?

Bunların her biri, diplomasinin törensel ayrıntıları gibi görünse de aslında dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin çok önemli işaretler taşır.

Çünkü uluslararası ilişkilerde çıkarların yolu çoğu zaman zirvelerden, zirvelerin de ekonomiden geçer.

Tam da bu nedenle, yıllardır Avrupa Birliği’nin kapısında bekleyen Türkiye açısından Kanada’nın son dönemde Avrupa’ya doğru attığı adımlara biraz daha dikkatle bakmak gerekiyor.

Kanada’nın AB üyesi olma gibi bir hedefi yok.

Zaten coğrafya buna izin vermiyor.

Fakat Kanada, ABD ile ilişkilerinin giderek sertleştiği bir dönemde Avrupa ile ekonomik, siyasi ve güvenlik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

İşte asıl ders burada.

Çünkü mesele yalnızca Kanada’nın Avrupa’ya yaklaşması değil.

Mesele, büyük ekonomilerin değişen dünya düzeninde kendilerine yeni güvenlik ve ticaret alanları açmaya çalışmasıdır.

Ve bu hikâyenin içinde Türkiye’nin sorusu ister istemez yeniden karşımıza çıkıyor:

Türkiye, Avrupa’nın neresinde duruyor?

Kanada’nın zorunlu Avrupa yolculuğu

ABD ile ticaret savaşının yeniden sertleştiği bir dönemde Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Avrupa Birliği ile ekonomik ve güvenlik ortaklığını derinleştirme iradesini açıkça ortaya koyması tesadüf değil.

Carney’nin 16 Eylül’de Strazburg’da Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “Birliğin Durumu” konuşmasına katılması ve ardından Kanada-AB zirvesinin gündeme gelmesi, diplomatik takvimde sıradan bir gelişme olarak görülebilir.

Oysa arka planda çok daha büyük bir ekonomik hesap var.

Kanada, ABD ekonomisiyle olağanüstü ölçüde bütünleşmiş durumda.

Ticaretin, yatırımların, enerji akışının ve üretim zincirlerinin önemli bir bölümü Washington ile Ottawa arasındaki ilişkiye bağlı.

Fakat son yıllarda bu bağımlılığın Kanada açısından bir güvenlik açığına dönüşebileceği daha yüksek sesle konuşuluyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kanada’ya yönelik sert ticaret söylemi ve yeni gümrük vergisi tehditleri, Ottawa’ya çok basit ama çok ağır bir soru sorduruyor:

“Ya yarın Amerika ile ilişkilerimiz daha da kötüleşirse?”

Ekonomi bazen diplomasinin en acı öğretmenidir.

Bir ülke, ticaretinin büyük bölümünü tek bir pazara bağlamışsa, o pazarla yaşadığı siyasi gerilim kısa sürede ekonomik bir probleme dönüşür.

Kanada şimdi bu riski azaltmaya çalışıyor.

Avrupa burada yalnızca yeni bir müşteri değil, aynı zamanda stratejik bir alternatif olarak görülüyor.

Avrupa’nın kapısı neden yeniden açılıyor?

Kanada’nın Avrupa’ya yönelmesinin arkasında yalnızca ticaret yok.

Kritik mineraller var.

Enerji var.

Savunma sanayii var.

Nükleer enerji var.

Arktik güvenliği var.

Yeni tedarik zincirleri var.

Daha da önemlisi, Çin ve ABD arasında giderek sertleşen küresel rekabet ortamında “aynı değerleri paylaşan ülkeler” arasında ekonomik dayanışmayı artırma arayışı var.

Kanada; lityum, nikel, grafit ve nadir toprak elementleri gibi stratejik hammaddelerde önemli potansiyele sahip.

Avrupa ise bu kaynaklara giderek daha fazla ihtiyaç duyuyor.

Çünkü Avrupa’nın son yıllarda yaşadığı enerji ve tedarik krizleri Brüksel’e bir gerçeği acı biçimde hatırlattı:

Ucuz olduğu için tek bir kaynağa bağımlı olmak, kriz çıktığında çok pahalıya mal olabilir.

Dolayısıyla Avrupa artık yalnızca “en ucuz” tedarikçiyi değil, “güvenilir” tedarikçiyi de arıyor.

Bu, Kanada için önemli bir fırsat.

Enerjiden savunmaya, kritik minerallerden teknolojiye kadar Kanada ile Avrupa arasında yeni bir ekonomik koridor kurulabilir.

Fakat burada da bir gerçek var:

Kanada, ABD’den kopmuyor.

Kopamaz da.

Coğrafya ekonominin kaderidir.

Kanada ekonomisi Kuzey Amerika üretim sistemiyle o kadar iç içe geçmiş durumda ki Avrupa’ya yönelmek, Amerika’dan vazgeçmek anlamına gelmiyor.

Asıl hedef başka:

Tek bir merkeze bağımlı olmadan daha fazla seçeneğe sahip olmak.

İşte Türkiye açısından üzerinde durulması gereken nokta tam da burası.

Kanada Avrupa’ya yaklaşırken Türkiye ne yapıyor?

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkisi ise çok daha farklı bir hikâyeye sahip.

Türkiye Avrupa’nın hemen yanı başında.

Avrupa ile sınırı var.

Avrupa ile Gümrük Birliği ilişkisi var.

Avrupa şirketleriyle onlarca yıllık üretim ve yatırım bağları var.

Türk sanayisinin önemli bir bölümü Avrupa pazarına göre şekillenmiş durumda.

Otomotivden tekstile, makineden beyaz eşyaya, kimyadan savunma sanayiine kadar Türkiye’nin Avrupa ekonomisiyle çok derin bağlantıları bulunuyor.

Üstelik Türkiye, NATO üyesi.

Avrupa’nın güvenlik denkleminde önemli bir ülke.

Karadeniz’in, Kafkasya’nın, Doğu Akdeniz’in ve Orta Doğu’nun kesişiminde bulunuyor.

Enerji yollarının üzerinde.

Göç yollarının üzerinde.

Ticaret yollarının üzerinde.

Bütün bunlara rağmen Türkiye’nin AB üyelik süreci yıllardır ilerlemiyor.

Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Kanada Avrupa’ya yaklaşmak için yeni ekonomik ve stratejik yollar ararken, Avrupa’nın hemen yanı başındaki Türkiye neden mevcut bağlarını daha güçlü bir ekonomik ortaklığa dönüştüremiyor?

Sorunun tek bir cevabı yok.

Siyasi sorunlar var.

Hukuki ve kurumsal sorunlar var.

Demokrasi ve hukuk devleti tartışmaları var.

Kıbrıs meselesi var.

Üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları var.

Türkiye’nin kendi dış politika tercihleri var.

Fakat ekonominin soğuk dili bütün bu tartışmaların üzerinde başka bir gerçek söylüyor:

Türkiye ile Avrupa birbirinden kolay kolay vazgeçemez.

Üyelik başka, ekonomik entegrasyon başka

Belki de tartışmayı yalnızca “Türkiye AB’ye tam üye olacak mı?” sorusuna sıkıştırmak artık yeterli değil.

Çünkü Avrupa ile ilişkilerde üyelik tek seçenek değil.

Norveç, İzlanda ve Lihtenştayn örneğinde görüldüğü gibi, bir ülke AB üyesi olmadan da Avrupa ekonomik sisteminin oldukça derin bir parçası olabilir.

Avrupa Ekonomik Alanı modeli, malların, hizmetlerin, sermayenin ve insanların serbest dolaşımına dayanan geniş bir ekonomik entegrasyon sağlıyor.

Kanada açısından bunun tamamını gerçekleştirmek bugün için uzak bir ihtimal olabilir.

Coğrafya, siyasi irade ve ekonomik yapı farklı.

Ama Türkiye açısından tablo çok daha farklı.

Türkiye zaten Avrupa ekonomik sisteminin içinde.

Sorun, bu entegrasyonun ne kadar derinleşeceği ve ne kadar kurumsallaşacağı.

Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, hizmetler sektörünün kapsama alınması, kamu alımları, tarım, dijital ekonomi, yatırım ve lojistik alanlarında yeni düzenlemeler…

Bunların her biri Türkiye ekonomisi için üyelik tartışmasından bağımsız olarak büyük önem taşıyor.

Çünkü bir ülkenin zenginliği yalnızca ne kadar ürettiğiyle değil, ürettiğini hangi pazarlara, hangi maliyetle ve hangi kurallar altında satabildiğiyle de ölçülür.

Zirvelerin fotoğrafı ekonominin röntgenidir

İşte bu nedenle Kanada Başbakanı’nın Avrupa’da yapacağı temasları yalnızca diplomatik bir ziyaret olarak okumamak gerekiyor.

Bir ülke, dünyanın en büyük ekonomik bloklarından biriyle ilişkilerini güçlendirmek için zirve düzenliyorsa, bunun arkasında mutlaka uzun vadeli bir ekonomik hesap vardır.

Enerji hesabı vardır.

Savunma hesabı vardır.

Yatırım hesabı vardır.

Tedarik zinciri hesabı vardır.

Jeopolitik hesap vardır.

Ve elbette krizlere karşı sigorta hesabı vardır.

Dünya ekonomisi artık eski küreselleşme dönemindeki kadar rahat değil.

Ülkeler üretimi yeniden kendi topraklarına çekmeye çalışıyor.

Tedarik zincirleri çeşitlendiriliyor.

Kritik madenler stratejik silaha dönüşüyor.

Enerji güvenliği ulusal güvenliğin parçası haline geliyor.

Gümrük vergileri yeniden siyasetin en güçlü araçlarından biri oluyor.

Böyle bir dünyada “tek pazara güvenmek” giderek daha riskli hale geliyor.

Kanada bunu görüyor.

Avrupa bunu görüyor.

Çin bunu görüyor.

ABD zaten bunu yıllardır uyguluyor.

Peki Türkiye?

Türkiye’nin avantajı: Coğrafya

Türkiye’nin Kanada’dan çok önemli bir farkı var.

Türkiye Avrupa’ya gitmek zorunda değil.

Türkiye zaten Avrupa’nın kapısında.

Hatta ekonomik açıdan bakıldığında Türkiye, Avrupa’nın yalnızca kapısında değil, üretim zincirlerinin bir bölümünün içinde.

Bu muazzam bir avantaj.

Ancak avantaj, kullanılmadığında zamanla dezavantaja dönüşebilir.

Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ilişkilerini yalnızca ihracat rakamları üzerinden değerlendirmek yetersiz kalıyor.

Asıl mesele, Türkiye’nin Avrupa’nın yeni sanayi politikasında nerede konumlanacağıdır.

Yeşil dönüşümde nerede?

Dijital ekonomide nerede?

Elektrikli otomobil üretiminde nerede?

Batarya teknolojilerinde nerede?

Savunma sanayiinde nerede?

Yenilenebilir enerjide nerede?

Kritik hammaddelerin işlenmesinde nerede?

Lojistik ve ulaştırma koridorlarında nerede?

Eğer Avrupa yeni tedarik zincirlerini Çin’den ve diğer uzak pazarlardan çeşitlendirecekse, Türkiye’nin doğal olarak ilk akla gelen ülkelerden biri olması gerekir.

Ama “coğrafi yakınlık” tek başına yetmez.

Hukuki güven, öngörülebilirlik, rekabetçilik, finansmana erişim, teknoloji kapasitesi ve istikrarlı ekonomik politikalar da gerekir.

Çünkü yatırımcı haritaya bakar ama kararını sadece haritaya göre vermez.

Avrupa’nın kapısı tamamen kapanmış değil

Türkiye açısından belki de en büyük hata, AB üyeliği konusunda yaşanan siyasi tıkanmayı Avrupa ile ekonomik entegrasyonun da kaçınılmaz kaderi gibi görmektir.

Oysa bunlar aynı şey değil.

Üyelik süreci ağır ilerleyebilir.

Siyasi ilişkiler zaman zaman gerilebilir.

Ancak ticaret, yatırım, enerji, savunma, ulaştırma ve teknoloji alanlarındaki karşılıklı çıkarlar devam eder.

Kanada örneği bunu yeniden gösteriyor.

Kanada’nın AB üyesi olması gerçekçi bir hedef değil.

Buna rağmen Ottawa ile Brüksel arasında daha güçlü ekonomik ve güvenlik bağları kurulabiliyor.

Demek ki uluslararası ilişkilerde “ya hep ya hiç” yaklaşımı her zaman geçerli değil.

Ülkeler bazen üyelikten önce ortaklık kuruyor.

Bazen siyasi sorunları çözemeden ekonomik bağları derinleştiriyor.

Bazen de büyük krizlerin ortasında yeni köprüler inşa ediyor.

Ve asıl dram burada başlıyor

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerindeki asıl dram belki de şudur:

Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacı var, Avrupa’nın da Türkiye’ye ihtiyacı var.

Ama iki tarafın ihtiyaçları, yıllardır olması gerektiği kadar güçlü bir ortak stratejiye dönüşemiyor.

Oysa dünya hızla değişiyor.

ABD ile Avrupa arasındaki ilişkiler yeniden tanımlanıyor.

Çin, küresel ticaretin merkezindeki ağırlığını koruyor.

Enerji haritası değişiyor.

Savunma harcamaları yükseliyor.

Kritik mineraller petrol kadar stratejik hale geliyor.

Ülkeler kendi ekonomik güvenliklerini yeniden tarif ediyor.

Ve bütün bu değişimin ortasında ülkeler yeni ortaklıklar arıyor.

Kanada da bunlardan biri.

Kanada’nın Avrupa’ya yönelmesi, Türkiye için kıskanılacak bir hikâye değil, okunması gereken bir hikâyedir.

Çünkü Kanada’nın Avrupa’ya ihtiyacı, Türkiye’nin Avrupa’ya olan ihtiyacından daha yeni olabilir.

Türkiye’nin ise Avrupa ile ekonomik hikâyesi onlarca yıllık.

Buna rağmen Türkiye hâlâ “Avrupa ile nasıl daha güçlü bir ekonomik bütünleşme kurabiliriz?” sorusunu, olması gereken stratejik ağırlıkta tartışamıyor.

Zirve sadece masa değildir

Sonuçta zirveler yalnızca liderlerin aynı masada fotoğraf çektirdiği toplantılar değildir.

Zirveler, ülkelerin geleceğe ilişkin ekonomik tercihlerini ilan ettiği sahnelerdir.

Kanada, ABD ile yaşadığı ticari gerilimden Avrupa ile daha güçlü bir ortaklık çıkarma ihtimalini araştırıyor.

Avrupa, yeni enerji ve hammadde kaynakları arıyor.

ABD, ekonomik gücünü tarifeler ve ticaret politikaları üzerinden yeniden kullanıyor.

Dünya, bloklar ve ortaklıklar arasında yeniden şekilleniyor.

Türkiye’nin ise önünde çok daha büyük bir avantaj var:

Coğrafyası.

Fakat coğrafya kader değildir.

Kader, o coğrafyanın ekonomik ve siyasi stratejiye dönüştürülüp dönüştürülememesidir.

Kanada’nın Strazburg’a giden yolu binlerce kilometre uzunluğunda olabilir.

Türkiye’nin Avrupa’ya giden yolu ise çok daha kısa.

Ama mesele mesafe değil.

Mesele, o yolu yürümek için siyasi ve ekonomik iradenin olup olmadığıdır.

Belki de Türkiye’nin artık yalnızca “AB’ye ne zaman üye olacağız?” diye sormak yerine çok daha somut bir soru sormasının zamanı gelmiştir:

“Avrupa’nın yeniden kurulan ekonomik düzeninde Türkiye hangi masada oturacak?”

Çünkü yeni dünya düzeninde masada olmayanlar, çoğu zaman menüde oluyor.

Ve ekonominin acı tarafı şu:

Zirveler geçicidir, alınan kararların faturası ise uzun süre ödenir.

Söz sizde

Sizce Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde artık tam üyelik hedefinin ötesine geçerek ekonomik ve stratejik ortaklığını derinleştirecek yeni bir yol haritası oluşturmalı mı?

Yoksa Türkiye’nin Avrupa karşısında daha güçlü bir konum elde edebilmesi için öncelikle kendi ekonomisinde ve hukuk düzeninde kapsamlı bir dönüşümü gerçekleştirmesi mi gerekiyor?

Erhan Yurdayüksel

26 Ağustos 2026