Erhan Yurdayüksel: Unutulmuş vatandaş!..

Çaylarımız hazır mı? Unutulmuş vatandaşın ekonomiyle imtihanı…

O halde demli çaylar eşliğinde hafta sonu sohbetimize başlayabiliriz.

Bu haftanın konusunu, aslında sizler seçtiniz.

Gelen onca mesaj, e-posta ve paylaşımın ortak paydasında öylesine güçlü bir serzeniş vardı ki, satır aralarından yükselen ses artık sıradan bir şikâyetin çok ötesine geçmiş durumda.

Acı ama gerçek bir sonuçla karşı karşıyayız:

Vatandaş, kendisini yönetenlerin onun için ne yaptığını sorguluyor.

Daha da önemlisi, kendisini ekonomik, sosyal ve yönetsel kararların merkezinde değil, sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılan tarafında görüyor.

Bir başka ifadeyle, kendisini “unutulmuş vatandaş” olarak hissediyor.

Ve sanırım hepimizin üzerinde biraz durması gereken asıl mesele de tam olarak burada başlıyor.

Öncelikle gösterdiğiniz yoğun ilgi için hepinize yürekten teşekkür ederim.

Bu yoğun tempo içerisinde inanın her bir mesajınızla tek tek ilgilenmeye çalışıyorum.

Elbette zaman zaman hepsine ayrı ayrı yanıt vermem mümkün olmuyor, elimden geldiğince toplu yanıtlarla sizlere ulaşmaya gayret ediyorum.

Eğer ulaşamadığım, mesajına dönemediğim bir okurum varsa affınıza ve anlayışınıza sığınıyorum.

Çünkü biliyorum ki burada kurduğumuz ilişki, yalnızca bir yazar-okur ilişkisi değil.

Bu, aynı masada oturamasak bile aynı çayın buharına bakabilen insanların ilişkisidir.

Hatta çoğunuzla henüz yüz yüze tanışma fırsatı bile bulamamış olmamıza rağmen, aramızda çok kıymetli bir bağ oluştu.

Kalem dostluğu…

Bir kitap olur mu?

Bu arada birçok okurumdan ve dün çok değerli bir hocamızdan gelen harika bir talebi de paylaşmak istiyorum.

“Bu yazılar kitaplaşsın.”

İnanın bu sözler beni hem onurlandırıyor hem de duygulandırıyor.

Neden olmasın?

Sizlerin verdiği güçle, bir çorbada tuz misali kaleme almaya çalıştığım bu yazıların ilerleyen süreçlerde bir kitaba dönüşmesini ben de isterim.

Yeter ki bizim çay ve kahve sohbetlerimiz daim olsun.

Ne güzel söylemiş büyüklerimiz:

“Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister, kahve bahane.”

Gerçekten de istediğimiz bu değil mi?

Sinsiliğin, hainliğin, riyakârlığın ve yalanın olmadığı; birbirimizin yüzünü görmesek bile birbirimizin derdini anlayabildiğimiz bir sohbet…

Bence bu, günümüz dünyasında küçümsenecek bir şey değil.

Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey, sesinin birileri tarafından duyulduğunu bilmektir.

Sizler yazıyorsunuz.

Ben okuyorum.

Ben yazıyorum.

Siz yeniden düşünüyorsunuz.

Ve böylece, ekonomik sıkıntılardan yönetsel sorunlara, adalet arayışından vatandaşlık bilincine kadar uzanan görünmez bir masa kuruyoruz.

İşte bu yüzden buna kalem dostluğu diyorum.

“Besle kargayı oysun gözünü” mü?

 Peki, ortak serzenişlerinizin temelinde yatan gerçek, “Besle kargayı oysun gözünü” atasözümüzle birebir örtüşmüyor mu sizce?

İnsan bazen kendi eliyle büyüttüğünün, günün sonunda kendisine zarar verebileceğini çok geç fark ediyor.

Devlet yönetiminde de benzer bu durum söz konusu olabilir.

Vatandaşın vergileriyle oluşan kaynakların nasıl kullanıldığı, ekonomik yüklerin kimin omuzlarına bırakıldığı, büyümenin nimetlerinden kimin yararlandığı ve ortaya çıkan maliyetleri kimin üstlendiği, yalnızca teknik ekonomi başlıkları değildir.

Bunların tamamı aynı zamanda adalet meselesidir.

İşte bu nedenle, halkını ve kaynaklarını yeterince korumayan yönetim anlayışlarına karşı “karga besleme misali” konusunda ne denli dikkatli olunması gerektiği düşüncemi bir kez daha paylaşmak istiyorum.

Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.

Bir enflasyon oranının arkasında mutfağı küçülen bir aile vardır.

Bir vergi artışının arkasında ertelenen bir ihtiyaç vardır.

Bir bütçe tercihinin arkasında çocuğunun eğitiminden kısmak zorunda kalan bir anne-baba vardır.

Bir yanlış ekonomik kararın arkasında yıllarca birikim yapıp yine de ev sahibi olamayan gençler vardır.

Ve bazen milyonlarca insanın hayatına dokunan bir karar, bir dosyanın birkaç sayfasında yalnızca “mali düzenleme” olarak görünür.

İşte meselenin dramı da burada başlar.

Avrupa’dan dikkat çekici bir denge örneği

 Şimdi gelin, vatandaşın değerini bilen bir sistemin nasıl çalıştığını anlamak için Avrupa’dan gelen ekonomik ve yönetsel denge örneğine biraz daha yakından bakalım.

Avrupa Komisyonu, Dengeli Yaklaşım Yönetmeliği’nin yaklaşan değerlendirmesi kapsamında paydaşların görüşlerini toplamak amacıyla şeffaf bir kamu istişaresi başlattı.

Söz konusu düzenleme, büyük Avrupa Birliği havalimanlarında gürültü nedeniyle işletme kısıtlamaları getirilirken adil ve dengeli bir süreç oluşturmayı amaçlıyor.

Buradaki temel yaklaşım son derece önemli:

Bir üye devlet gürültü sorununu çözmek istediğinde, doğrudan ve tek taraflı biçimde cezalandırıcı hava trafiği kısıtlamaları uygulamak yerine, öncelikle kapsamlı bir önlem yelpazesini değerlendirmek zorunda.

Daha da önemlisi, karar alma sürecinde yalnızca sektör temsilcilerinin değil, ilgili tüm paydaşların ve sıradan vatandaşların da görüşlerinin alınması güvence altına alınıyor.

Neden?

Çünkü ekonomik kararların sonuçlarını yalnızca karar vericiler yaşamıyor.

Havalimanı çevresinde yaşayan vatandaş gürültüyü yaşıyor.

Hava yolu şirketi ekonomik sonucu yaşıyor.

Çalışan istihdam sonucunu yaşıyor.

Devlet vergi ve kamu maliyesi sonucunu yaşıyor.

Dolayısıyla ortada yalnızca bir “havacılık politikası” yok.

Ekonomi, çevre, sağlık, yaşam kalitesi ve vatandaşlık hakkının aynı denklem içerisinde değerlendirilmesi var.

Etkili bir gürültü ve çevre yönetim stratejisinin amacı da tam olarak burada ortaya çıkıyor:

Havalimanlarının ve hava yolu taşımacılığının oluşturduğu devasa ekonomik değeri korurken, bu ekonomik faaliyetin bedelini ödeyen yerel toplulukların yaşam hakkını da göz ardı etmemek.

Bir tarafta ekonomik büyüme…

Diğer tarafta insan.

Bir tarafta milyarlarca euroluk sektör…

Diğer tarafta evinin penceresinden her gün uçakları izleyen vatandaş.

İşte yönetim anlayışının gerçek sınavı tam da bu iki taraf arasında kurulacak dengede yatıyor.

Çünkü ekonomik büyümenin bir anlamı olacaksa, o büyümenin insani maliyetini de hesaplamak zorundayız.

Vatandaşın refahını azaltarak elde edilen büyüme, gerçekten büyüme midir?

İnsanın yaşam kalitesini düşürerek artırılan ekonomik göstergeler, gerçekten başarı mıdır?

Yoksa biz bazen rakamların yükselişini alkışlarken, o rakamların altında ezilen insanları görmezden mi geliyoruz?

Avrupa Komisyonu’nun yürüttüğü bu kamu istişaresi de bu nedenle yalnızca havalimanlarıyla ilgili teknik bir süreç olarak görülmemeli.

Asıl mesele, devletin vatandaşına “Seni görüyorum, seni dinliyorum ve senin hayatını etkileyen kararları alırken senin sözünü önemsiyorum” diyebilmesidir.

Kamu istişaresi, Komisyonun “Görüşünüzü Bildirin” portalında tüm resmi AB dillerinde yürütülüyor. İlgililer, görüşlerini 19 Kasım 2026 tarihine kadar sürece dahil edebiliyor.

Şimdi dönüp kendi ülkemize bakınca insanın zihninde ister istemez başka sorular beliriyor.

Haftanın soru ve düşünce çemberi

 Sevgili kalem dostlarım…

Demli çaylarımızı yudumlarken, bu hafta önümüze koyduğumuz tabloyu biraz daha dikkatle inceleyelim.

Çünkü mesele artık yalnızca “ekonomi iyi mi, kötü mü?” sorusundan ibaret değil.

Mesele, ekonominin kimin için çalıştığıdır.

Bir ülkede büyüme rakamları açıklanırken vatandaşın sofrası küçülüyorsa…

Devlet gelirlerini artırırken vatandaşın alım gücü geriliyorsa…

 

Ekonomik kararlar alınırken kararların doğrudan etkilediği insanlar kendilerini o kararların dışında hissediyorsa…

O zaman hepimizin durup düşünmesi gerekmez mi?

İşte bu hafta sizlere iki soru bırakmak istiyorum.

Birinci sorum şu:

Avrupa’da devletler, bir havalimanının gürültüsünden etkilenen vatandaşın bile kapısını çalıp onun fikrini almaya, ekonomik çıkarlarla vatandaşın yaşam hakkı arasında denge kurmaya çalışırken, bizim ülkemizde alınan ekonomik kararların faturası neden çoğu zaman doğrudan vatandaşa çıkarılıyor?

Vergisini zamanında ödeyen, borcunu aksatmayan, üretmeye ve ayakta kalmaya çalışan milyonlarca insanın alım gücü her geçen gün biraz daha erirken, bu tabloyu yalnızca “ekonomik zorunluluk” diyerek açıklamak yeterli midir?

Yoksa burada artık ekonomi yönetiminin ötesinde, vatandaşı karar alma mekanizmasının gerçek öznesi olarak görüp görmeme meselesiyle mi karşı karşıyayız?

İkinci sorum ise belki daha zor:

,“Unutulmuş vatandaşlar” olarak gördüğümüz bu tablonun değişmesi için biz ne yapabiliriz?

Sadece şikâyet etmek mi?

Her ay daha yüksek faturalarla karşılaştığımızda sessizce ödemek, vergimizi verirken sorgulamamak, ekonomik kararların hayatımızı nasıl etkilediğini takip etmemek ve seçimden seçime sandığı hatırlamak yeterli mi?

Yoksa vatandaş olarak bütçeyi, vergiyi, kamu harcamalarını, ekonomik politikaları ve bizi yönetenlerin kararlarını daha fazla sorgulamak hakkımızı hukuki ve demokratik yollarla aramak, birbirimizin sesine kulak vermek ve “Benim ödediğim verginin karşılığında bana nasıl bir hayat sunuluyor?” sorusunu daha yüksek sesle sormak zorunda mıyız?

Çünkü unutmayalım:

Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca kasasındaki para değildir.

O ülkenin gerçek zenginliği, vatandaşının geleceğe ne kadar güvenle bakabildiğidir.

Eğer vatandaş geleceğinden korkuyorsa, gençler yarınını başka ülkelerde arıyorsa, emekli geçinemiyorsa, çalışan kazandığı halde ay sonunu getiremiyorsa ve bütün bunların üzerine bir de “Sesim duyulmuyor” diyorsa, ortada yalnızca ekonomik bir problem yoktur.

Ortada bir güven problemi vardır.

Ve belki de bu hafta sonu çayımızı yudumlarken kendimize sormamız gereken en ağır soru şudur:

Biz gerçekten unutulmuş vatandaşlar mıyız, yoksa sesimizi yeterince yükseltmediğimiz için mi unutuluyoruz?

Cevabı hep birlikte arayalım.

Çünkü bazen değişim, büyük salonlarda değil, küçük bir masanın etrafında, demli bir çayın yanında sorulan doğru soruyla başlar.

Erhan Yurdayüksel

29 Ağustos 2026