Doğanın faturasını ödemek: AB’nin doğa restorasyonu tüzüğü ve geleceğin ekolojik mimarisi…
Avrupa, iklim krizinin kapımıza dayandığı, yazların daha kavurucu, sellerin daha yıkıcı olduğu bir dönemeçte, ekosistemlerini kurtarmak adına tarihin en iddialı adımlarından birini atıyor.
Üye devletlerin Avrupa Komisyonu’na sunduğu taslak ulusal restorasyon planları, sadece teknik birer evrakten ibaret değil, insanlık ile doğa arasındaki kopan bağın yeniden örülmeye çalışıldığı kritik birer manifesto niteliği taşıyor.
Ağustos 2024’te yürürlüğe giren Doğa Restorasyonu Tüzüğü, Avrupalı liderlerin “girişken ama geç kalmış” uyanışının bir ürünü.
Ormanların yok olması, toprakların bereketini yitirmesi ve su kaynaklarının kuruması artık sadece çevrecilerin dile getirdiği soyut birer endişe değil, doğrudan ekonomileri, gıda güvenliğini ve toplumsal refahı tehdit eden somut krizler.
Bu tüzük, Avrupa’nın sadece doğayı korumakla kalmayıp, tahrip olmuş ekosistemleri aktif olarak onarması gerektiğini kanıtlıyor.
Hırslı ama gerçekçi: Diplomasinin ve esnekliğin çevreye yansıması
Elbette böyle devasa bir dönüşümün kağıt üstünde kalma riski her zaman mevcuttur.
Brüksel’in katı hedefleri ile ulusal gerçeklikler arasındaki dengeyi kurmak zordur.
İşte bu yüzden planların “taslak” aşamasında olması ve Avrupa Çevre Ajansı denetiminde bir yıla yayılacak bir revizyon sürecine sokulması son derece yerinde bir stratejidir.
Tüzüğün en büyük erdemi, tek tip bir dikte yerine ülkelere özgü esneklikler tanımasıdır.
İspanya’nın kuraklıkla mücadelesi ile Finlandiya’nın orman politikası ya da Hollanda’nın su yönetimi aynı kalıba sığdırılamaz.
Üye devletlerin kendi coğrafi, ekonomik ve ekolojik gerçekliklerine göre planlarını özelleştirebilmesi, teorideki harika fikirlerin pratikte de karşılık bulmasını sağlayacaktır.
Ortak akıl ve finansman gerçeği
Bir köşe yazarı olarak bu sürecin en hassas bulduğum iki noktası paydaş katılımı ve finansmandır.
Toplumsal Sahiplenme: Bu planlar sadece bakanlık koridorlarında yazıldığı sürece başarısızlığa mahkumdur.
Çiftçinin, balıkçının, yerel işletmelerin ve arazi sahiplerinin dışlandığı bir ekoloji politikası masada kalır.
Sektörler arası işbirliği, bu dönüşümün “zorunlu bir dayatma” değil, “ortak bir gelecek yatırımı” olarak algılanmasını sağlayacaktır.
Kese Ağzını Açmak: İyi niyetli metinler cüzdanla desteklenmediği sürece birer hayalden ibarettir.
Mevcut Çok Yıllı Mali Çerçeve (MFF) ve 2028-2034 dönemi için öngörülen %35’lik iklim/çevre harcama hedefi hayati önemdedir.
Ancak kamusal kaynaklar tek başına yetmez, özel sektör finansmanının da bu ekosisteme çekilmesi şarttır.
Çünkü sağlıklı toprak, temiz su ve dengeli bir iklim; borsadaki hisselerden çok daha değerli birer ekonomik güvencedir.
Doğaya borcumuzu ödemek
Bugün atılan bu adımlar, Avrupa’nın sadece kendi coğrafyasına değil, Küresel Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi çerçevesinde tüm dünyaya verdiği bir taahhüttür.
Şehirlerimizi beton yığınlarından korumak, sıcak hava dalgalarının ölümcül etkilerini kırmak ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak, doğanın onarımına yapılan yatırım bir lüks değil, zorunlu bir hayatta kalma stratejisidir.
Brüksel’deki masalardan tarlalara, ormanlardan kıyılara uzanan bu uzun soluklu maratonda, Avrupa’nın kararlılığı tüm dünyaya örnek olmalıdır.
Çünkü unutmayalım ki, doğa insan olmadan da var olabilir, ancak insan doğa olmadan bir gün bile yaşayamaz.
Söz Sizde
Brüksel’in masalarında çizilen bu büyük ekolojik vizyonun tarlalarda, ormanlarda ve şehirlerde gerçeğe dönüşmesi sizce ne kadar mümkün?
Hazırlanan bu taslak planlar ve geleceğe dönük hedefleri tutturmak mümkün mü?
Çiftçilerden balıkçılara ve yerel işletmelere kadar geniş bir paydaş katılımı olmadan bu restorasyon hedeflerine ulaşılabilir mi?
Sizce bu süreçte en büyük direnç hangi kesimden gelecektir?
Ekonomik krizlerin ve mali baskıların yoğun olduğu bir dönemde, hükümetlerin ve özel sektörün doğa restorasyonunu “lüks” değil “zorunluluk” olarak görüp bütçe ayırmasını sağlamak için sizce en etkili yöntem nedir?
Erhan Yurdayüksel
02 Eylül 2026