Sürüden Bir İnek mi Satıyoruz, Sürünün Geleceğini mi Kiralıyoruz?
Türkiye’nin 30 yıllık köprü hesabı: Bugünün geliri mi, yarının serveti mi?
Bir ülkenin ekonomik servetini nasıl ölçersiniz?
Kasasındaki parayla mı?
Yıllık bütçe geliriyle mi?
Dış ticaret rakamlarıyla mı?
Yoksa bugün sahip olduğu ve yarın gelir üretmeye devam edecek varlıklarla mı?
Bence asıl ölçü sonuncusudur.
Çünkü devletin sahip olduğu bir köprü, otoyol, liman, enerji tesisi ya da sanayi kuruluşu yalnızca bugünün malı değildir.
Geleceğin geliridir.
Tam da bu nedenle Türkiye’nin köprü ve otoyollarının 30 yıllık işletme hakkının yeniden gündeme gelmesi, sıradan bir özelleştirme tartışması olarak görülmemelidir.
Bu, aslında şu sorudur:
Türkiye bugün para mı kazanıyor, yoksa gelecekte kazanacağı paranın bir bölümünü bugünden mi tahsil ediyor?
Aradaki fark küçümsenecek gibi değil.
Çünkü bir devlet bütçe açığını kapatmak için sahip olduğu bir varlığı satabilir.
Bir işletmenin yönetimini özel sektöre devredebilir.
İşletme hakkını 30 yıllığına kiralayabilir.
Bunların tamamı ekonomik olarak mümkün.
Ama her mümkün olan şey ekonomik olarak doğru değildir.
Doğru olup olmadığını anlamanın yolu da ideolojik sloganlardan değil, hesaptan geçer.
Mülkiyet devlette kalıyor. Peki gelir kimin?
5 Eylül 2026 tarihli 11750 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri ile çok sayıda otoyol ve çevre yolu açısından yeni bir dönem açıldı.
Burada mülkiyetin devrinden değil, işletme hakkının verilmesi, kiralama, gelir ortaklığı ve benzeri yöntemlerden söz ediliyor.
Süre 30 yıl.
İşlemlerin tamamlanması için öngörülen tarih ise 31 Aralık 2031.
Dolayısıyla “köprüler satılıyor” demek teknik açıdan doğru olmayabilir.
Ama ekonomi açısından asıl mesele zaten tapu değildir.
Asıl mesele gelir akışıdır.
Bir varlığın mülkiyeti devlette kalabilir.
Fakat o varlık 30 yıl boyunca gelir üretecek ve bu gelirin önemli kısmı özel işletmeciye aktarılacaksa, kamu açısından ekonomik bir hak devri söz konusudur.
Bu nedenle vatandaşa “Merak etmeyin, mülkiyet devlette” demek yeterli değildir.
Vatandaşın daha basit soruları var:
30 yılda toplam ne kadar gelir oluşacak?
Devlet bunun ne kadarını alacak?
İşletmeci ne kadar kazanacak?
Bakım ve yatırım maliyeti ne kadar olacak?
Geçiş ücretleri ne kadar artacak?
Trafik beklenenden fazla olursa oluşacak ekstra gelir kimin olacak?
Ve belki de en önemli soru:
30 yıl sonunda devlet bugün sahip olduğundan daha mı zengin olacak, daha mı fakir?
İşte kamuoyuna açıklanması gereken hesap budur.
600 milyon dolar meselesi
Son dönemde köprü ve otoyolların yıllık yaklaşık 600 milyon dolar gelir veya kâr yarattığı yönündeki tartışmaların büyümesi tesadüf değil.
Çünkü burada çok temel bir muhasebe problemi var:
Gelir başka, kâr başka.
Bir işletmenin 600 milyon dolar gelir elde etmesi, bunun 600 milyon dolar kâr olduğu anlamına gelmez.
Bakım vardır.
Personel vardır.
Onarım vardır.
Yatırım vardır.
Finansman maliyeti vardır.
İşletme giderleri vardır.
Dolayısıyla “600 milyon dolar kazanıyor” demek kadar, “600 milyon dolar kâr etmiyor” demek de tek başına yeterli değildir.
Asıl açıklanması gereken rakam:
Net işletme geliri.
Ama yine yetmez.
Çünkü önümüzde 30 yıllık bir sözleşme varsa yalnızca yıllık net gelire bakmak da eksik olur.
Gelecekteki gelirlerin bugünkü değeri hesaplanmalıdır.
Finansın en temel kurallarından biri şudur:
Bugünkü para, gelecekteki aynı miktardaki paradan daha değerlidir.
O halde 30 yıllık işletme hakkının gerçek bedelini hesaplamak isteyen herkesin önüne aynı tablo konulmalıdır:
Beklenen trafik.
Geçiş ücretleri.
Enflasyon.
Döviz kuru.
Bakım giderleri.
Yatırım harcamaları.
Vergiler.
Finansman maliyetleri.
İşletme kârı.
Devletin gelir payı.
Ve bütün bunların 30 yıllık bugünkü değeri.
Bunun adı özelleştirme değil yalnızca.
Bunun adı servet yönetimidir.
2012’de 5,72 milyar dolar
Bugünkü tartışmanın geçmişinde unutulmaması gereken bir rakam var:
5,72 milyar dolar.
2012’de köprü ve otoyolların önemli bölümünün 25 yıllık işletme hakkı için yapılan ihalede Koç Holding-UEM Group Berhad-Gözde Girişim ortaklığı bu rakamı teklif etmişti.
İhale daha sonra iptal edildi.
Şimdi aradan yıllar geçti.
Bugün süre 25 yıl değil, 30 yıl.
O halde soruyu sormak hakkımız:
2012’de 25 yıllık işletme hakkı için 5,72 milyar dolar düşük bulunuyorsa, 2026’da 30 yıllık işletme hakkının gerçek değeri nedir?
Bu rakamı kim hesapladı?
Hangi varsayımlarla hesapladı?
Trafik tahmini ne?
Gelir projeksiyonu ne?
İskonto oranı ne?
Bakım ve yatırım yükümlülükleri ne?
Devletin gelir paylaşımı ne?
Bunlar açıklanmadan “en iyi teklif” tartışması yapmak eksik kalır.
Çünkü ihalede alınan para kadar, gelecekte vazgeçilen gelir de ekonomik değerdir.
Türkiye’nin özelleştirme bilançosunu çıkarabildik mi?
İşte burada daha büyük bir problemle karşılaşıyoruz.
Türkiye yaklaşık 30 yıldır özelleştirmeler yapıyor.
Türk Telekom.
TÜPRAŞ.
PETKİM.
ERDEMİR.
Limanlar.
Elektrik dağıtım şirketleri.
Ve daha pek çok kamu varlığı.
Bu satışların ve devirlerin her birinin kendi ekonomik gerekçesi olabilir.
Ancak Türkiye’nin hâlâ yeterince yüksek sesle sormadığı bir soru var:
Bu özelleştirmelerin toplam bilançosu nedir?
Devlet ne kadar para aldı?
Bu para nerede kullanıldı?
Özelleştirilen şirketler ne kadar yatırım yaptı?
Ne kadar vergi ödedi?
İstihdam nasıl değişti?
Hizmet kalitesi arttı mı?
Tüketici daha mı ucuza, daha mı pahalıya hizmet aldı?
Kamunun üstünde hangi riskler kaldı?
Ve bugün, yıllar sonra, bu varlıkların ekonomik değerinin ne kadarı toplumda kaldı?
Bunları bilmeden “özelleştirme başarılı oldu” veya “özelleştirme ülkeye zarar verdi” demek, ekonomik analizden çok siyasi pozisyon açıklamaktır.
Türk Telekom örneği
Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi 2005 yılında 6,55 milyar dolar bedelle satıldı.
Daha sonra bu hisse 2018’de LYY’ye, 2022’de ise Türkiye Varlık Fonu’na geçti.
Şimdi 2005’e dönüp yalnızca “6,55 milyar dolar gelir elde edildi” demek yeterli mi?
Hayır.
Peki “Türk Telekom’un özelleştirilmesi baştan sona yanlıştı” demek yeterli mi?
O da hayır.
Gerçek ekonomik bilanço için çok daha fazla veri gerekiyor.
Özelleştirme sonrasında yapılan yatırımlar.
Ödenen vergiler.
Şirketin borçluluk yapısı.
Hizmet kalitesi.
Abone sayısı.
Kamuya aktarılan gelirler.
Devletin üstlendiği riskler.
Ve nihayetinde bugün kamuya kalan ekonomik değer.
İşte gerçek bilanço budur.
TÜPRAŞ, PETKİM, ERDEMİR: Fabrikanın fiyatı sadece arsası değildir
Bir stratejik sanayi kuruluşunun ekonomik değerini yalnızca satış bedeliyle ölçmek büyük hata olur.
Çünkü TÜPRAŞ yalnızca rafineri değildir.
ERDEMİR yalnızca çelik fabrikası değildir.
PETKİM yalnızca petrokimya tesisi değildir.
Bunların her biri üretim zincirinin önemli halkalarıdır.
İstihdam yaratırlar.
Vergi öderler.
İhracat yaparlar.
Yan sanayiyi beslerler.
Teknolojik kapasite oluştururlar.
Enerji ve hammadde güvenliğini etkilerler.
Kriz dönemlerinde stratejik önem taşırlar.
O halde kamu varlığının gerçek ekonomik değerini hesaplarken satış bedelinin yanına gelecekteki ekonomik katkıyı da koymak gerekir.
Satış bedeli + vergi + yatırım + istihdam + gelecekteki kâr + stratejik değer.
Bunların toplamı kamu açısından gerçek hesabı verir.
Devlet kötü işletiyorsa, çözüm mutlaka satış mı?
İşte burada Türkiye’nin önünde üçüncü bir yol var.
Devlet her işletmeyi kendisi işletmek zorunda değil.
Ama her kamu varlığını da uzun süreli olarak özel sektöre bırakmak zorunda değil.
Mülkiyet kamuda kalabilir, işletme profesyonellere bırakılabilir.
Üstelik gelir paylaşımı da yapılabilir.
Örneğin bir köprünün yıllık net işletme gelirinin belirli bir bölümü doğrudan bir kamu fonuna aktarılabilir.
Bu fon;
deprem dönüşümünü,
altyapı yatırımlarını,
eğitim projelerini,
emeklilik sistemini,
ulaşım desteğini
finanse edebilir.
Böylece köprüden geçen vatandaş yalnızca ücret ödeyen kişi olmaz.
Köprünün yarattığı ekonomik değerin küçük de olsa ortağı haline gelir.
Bence asıl tartışılması gereken model budur.
Neden vatandaş ortak olmasın?
Devlet bir stratejik varlığın ekonomik değerini topluma yaymak istiyorsa neden milyonlarca vatandaşı da sisteme dahil etmesin?
Neden “Milli Altyapı Fonu” gibi bir model düşünülmesin?
Devlet mülkiyeti korur.
Özel sektör işletmeyi üstlenir.
Vatandaş ise fon aracılığıyla yaratılan ekonomik değere ortak olur.
Net gelirin belirli bölümü fona aktarılır.
Fonun geliri yeni altyapıya yatırılır.
Böylece kamu varlığı tüketilmez.
Kamu varlığı yeni kamu varlıkları üretir.
İşte sürdürülebilir servet yönetimi budur.
Asıl tehlike satış değil, servetin tüketilmesidir
Bir köylünün sürüsünden bir inek satması her zaman yanlış değildir.
Eğer o parayla yeni hayvan alacaksa…
Ahırını büyütecekse…
Borçlarını kapatacaksa…
Üretimini artıracaksa…
Satış ekonomik olarak anlamlıdır.
Ama her yıl bir inek satıyor ve parayı günlük harcamalara harcıyorsa, sonunda sürü küçülür.
Devlet bütçesinde de durum aynıdır.
Kamu varlığı satılabilir.
İşletme hakkı devredilebilir.
Bunda başlı başına bir ekonomik günah yoktur.
Günah, gelecekte gelir yaratacak serveti bugünün tüketimine dönüştürmektir.
Çünkü o zaman devlet gelir elde etmiş gibi görünürken aslında servet tüketmektedir.
Bugünkü bütçe rahatlar.
Ama yarının bütçesi fakirleşir.
30 yıl sonra ne olacak?
İşte 30 yıllık işletme hakkının en kritik sorusu budur.
Bugün alınacak para belli olabilir.
Peki 2036’da ne olacak?
2046’da?
2056’da?
Trafik ne olacak?
Gelir ne olacak?
Ücretler ne olacak?
Bakım maliyetleri ne olacak?
Teknolojik dönüşüm ne olacak?
Kamu ne kazanacak?
İşletmeci ne kazanacak?
Ve 30 yılın sonunda vatandaşın elinde ne kalacak?
Bunları konuşmadan yalnızca bugünkü ihale bedeline odaklanmak, bir evin satılmasını yalnızca tapuda alınan parayla değerlendirmeye benzer.
Oysa bazen mesele evin fiyatı değil, o evin 30 yıl boyunca sağlayacağı kira geliridir.
Köprüde de mesele aynıdır.
Türkiye’nin bir “özelleştirme anayasasına” ihtiyacı var
Türkiye artık özelleştirme tartışmasını günlük siyasetin dışına çıkarıp kalıcı ekonomik kurallara bağlamalıdır.
Stratejik varlıkların işletme hakkı devredilecekse;
Bağımsız değerleme yapılmalı.
Gelecekteki gelirlerin bugünkü değeri açıklanmalı.
İhale şartnamesi kamuoyuna açık olmalı.
Sözleşmenin temel maddeleri gizlenmemeli.
Geçiş ücretlerinin nasıl belirleneceği baştan bilinmeli.
Beklenenden yüksek gelir oluştuğunda kamu payı otomatik olarak artmalı.
Yatırım ve bakım yükümlülükleri açıkça yazılmalı.
Çalışanların hakları korunmalı.
Olağanüstü dönemler için kriz hükümleri bulunmalı.
Ve en önemlisi:
Her büyük özelleştirme veya işletme hakkı devrinden sonra 5 ve 10 yıllık bağımsız performans raporu yayımlanmalı.
Devlet vatandaşa hesap vermeli:
“Bu varlığı şu bedelle devrettik. Şu kadar gelir elde ettik. Şu kadar yatırım yapıldı. Şu kadar vergi ödendi. Vatandaş şu kadar ücret ödedi. Kamu şu kadar gelir elde etti.”
Bu kadar basit.
Çünkü devletin malı hükümetin malı değildir
Burada siyasetin ötesinde çok önemli bir ilke var.
Devletin malı hükümetin malı değildir.
İktidarın değildir.
Muhalefetin değildir.
Bir siyasi partinin değildir.
Halkındır.
Hükümetler bu varlıkların sahibi değil, geçici yöneticileridir.
Dolayısıyla 30 yıllık bir işletme hakkı verilirken vatandaşın şu soruları sorması son derece doğaldır:
Kaça?
Kime?
Kaç yıllığına?
Hangi şartlarla?
Hangi fiyatla?
Hangi yatırım yükümlülüğüyle?
Hangi kâr oranıyla?
Hangi denetimle?
Ve 30 yıl sonra ne olacak?
Bunlar siyasi sorular değildir.
Bunlar ekonomi sorularıdır.
Son söz
Bir köprü beton değildir.
Bir otoyol asfalt değildir.
Bir liman vinçten ibaret değildir.
Bir rafineri yalnızca çelik ve borulardan oluşmaz.
Bunların tamamı gelecekte gelir üreten ekonomik varlıklardır.
Bu nedenle mesele “özelleştirme yapalım mı, yapmayalım mı?” kadar basit değildir.
Mesele şudur:
Bugünün ihtiyacı için yarının gelirini ne kadar feda ediyoruz?
Eğer devlet mülkiyetini koruyor, özel sektör sermaye ve verimlilik getiriyor, vatandaş makul ücret ödüyor, çalışan korunuyor, kamu düzenli gelir elde ediyor ve yaratılan ekonomik değer toplumun tamamına dönüyorsa…
Buna itiraz etmek zor.
Ama kamu varlığı birkaç yatırımcının servetini büyütürken vatandaş yalnızca geçiş ücretini ödüyor ve kamu gelecekteki gelirinden büyük ölçüde vazgeçiyorsa…
Buna da kolayca “kazan-kazan” diyemeyiz.
Çünkü devletin bugün kasasına giren para bugünün geliridir.
Ama 30 yıllık işletme hakkı yarının geliridir.
Ve gelecek gelirinin bugünkü değeri vardır.
İşte bütün mesele burada.
Türkiye artık “Kaça sattık?” sorusunun yanında mutlaka şu soruyu da sormalıdır:
“Kaç yıllık geleceği devrettik?”
Ve bunun hemen arkasından:
“Bu geleceğin ekonomik değerinden vatandaşın payı ne olacak?”
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca bugün sahip oldukları değildir.
Asıl zenginlik, yarın üreteceği değerdir.
O halde soruyu bir kez daha soralım:
Sürüden bir inek mi satıyoruz?
Yoksa…
Sürünün geleceğini mi kiralıyoruz?
Bunun cevabını bugün değil, belki de 30 yıl sonra çocuklarımız verecek.
Ve o gün önümüzde bir bilanço olacak.
Umarım o bilançonun altında şu cümle yazmaz:
“Bugünü kurtardık, geleceği sattık.”
Söz sizde…
Sizce Türkiye, köprü ve otoyollar gibi gelecekte düzenli gelir üreten stratejik varlıkların işletme hakkını 30 yıllığına devrederken yalnızca bugünkü kazancı mı hesaplamalı, yoksa gelecek 30 yılda vazgeçeceği ekonomik değeri de hesaba katmalı mı?
Ve daha önemlisi: Bu varlıkların üreteceği ekonomik değerden vatandaşın doğrudan veya dolaylı bir pay almasını sağlayacak bir model mümkün mü?
Erhan Yurdayüksel
07 Eylül 2026