Erhan Yurdayüksel: Çin’i dengelemek

Avrupa’nın geleceği için iki hamle: Çin’i dengelemek, Türkiye’yi kazanmak…

Avrupa Birliği için önümüzdeki dönem yalnızca bir dış politika sınavı değil, aynı zamanda büyük bir ekonomik tercih dönemi olacak.

Kıtanın geleceği açısından iki hamle özellikle kritik.

Birincisi, Avrupa’nın Çin ile ilişkilerini koparmadan ama mevcut dengesizliği kabul etmeyerek yeniden düzenlemesi.

İkincisi ise Türkiye’yi Avrupa’nın ekonomik ve stratejik değer zincirinin çok daha güçlü bir parçası haline getirmesi.

Bu iki adım atılabilirse, Avrupa’nın son yıllarda sıkça kullandığı “geleceğimiz için birleşin” söylemi nihayet ekonomik bir karşılık bulabilir.

Çünkü Avrupa’nın önündeki mesele artık yalnızca Çin’den ne kadar ürün ithal ettiği değildir. Asıl soru şudur: Avrupa, geleceğin teknolojisini, enerjisini, hammaddesini ve üretim kapasitesini kimlerle birlikte kuracaktır?

Çin meselesi artık yalnızca ticaret meselesi değil

Avrupa’nın Çin ile ilişkilerinde yeni bir dönem başlıyor.

Avrupa Parlamentosu’nda en fazla sandalyeye sahip siyasi grup olan Avrupa Halk Partisi’nin (EPP), Çin’le ilişkilerin “yeniden dengelenmesi” çağrısında bulunmaya hazırlanması bu açıdan önemli.

EPP’nin yaklaşımı, Çin’le ekonomik ve siyasi diyaloğun tamamen kesilmesini değil; buna karşılık Avrupa’nın kendi ekonomik çıkarlarını daha kararlı biçimde savunmasını öngörüyor.

Bu yaklaşım, Brüksel’in son yıllarda giderek belirginleşen “riskleri azaltma” politikasının siyasi zemininin güçlendiğini gösteriyor.

Çünkü sorun yalnızca Çin’in Avrupa’ya çok fazla ürün satması değil.

Sorun, Avrupa’nın Çin’den ithal ettiği ürünlerin giderek daha fazla stratejik sektörlere yayılması.

Elektrikli araçlar, bataryalar, güneş panelleri, kritik hammaddeler, elektronik, telekomünikasyon ekipmanları ve çeşitli yüksek teknoloji ürünlerinde Çin’in küresel üretim gücü Avrupa’yı zor durumda bırakıyor.

Bunun karşılığında Avrupa’nın Çin pazarına erişimi ise aynı ölçüde dengeli değil.

Brüksel’in temel itirazı da burada ortaya çıkıyor: Avrupa pazarı açıkken Çin pazarında Avrupalı şirketler aynı ölçüde rahat hareket edemiyorsa, bu ilişki sürdürülebilir değildir.

EPP’nin mesajı: Kopuş değil, pazarlık gücü

EPP’nin hazırladığı tutum belgesinin önemi burada.

Ticaret ve yatırımların yeniden dengelenmesi, ihracat kontrolleri, fikri mülkiyet hakları ve Dünya Ticaret Örgütü’nün reformu gibi dört temel alana odaklanılması, Avrupa’nın Çin politikasının artık yalnızca siyasi değil, doğrudan ekonomik bir strateji olarak ele alındığını gösteriyor.

Üstelik EPP’nin yaklaşımı “Çin’den kopalım” şeklinde değil.

Tam tersine, “Çin’le konuşmaya devam edelim ama masaya daha güçlü oturalım” deniliyor.

Bu, Avrupa açısından daha gerçekçi bir strateji.

Çünkü Çin ile ticari ilişkileri bir gecede kesmek Avrupa ekonomisi açısından da ciddi maliyetler yaratır.

Avrupa sanayisi Çin’den gelen ara mallara, hammaddelere ve teknoloji girdilerine önemli ölçüde bağımlı.

Dolayısıyla hedef Çin’i dışarıda bırakmak değil; Çin’e bağımlı olmadan Çin’le ticaret yapabilmek.

Aradaki fark çok büyük.

Avrupa’nın asıl ihtiyacı: Alternatif üretim merkezleri

Burada ikinci önemli kavram ortaya çıkıyor: çeşitlendirme.

Avrupa, tedarik zincirlerini Çin’den tamamen koparmak yerine alternatif üretim ve tedarik merkezleri oluşturmak zorunda.

Mercosur, Hindistan, Endonezya ve Avustralya ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi bu nedenle önem taşıyor.

Ancak bu listeye Avrupa’nın çok daha yakından bakması gereken bir ülke daha eklenmeli:

Türkiye.

Çünkü Türkiye, Avrupa açısından yalnızca bir komşu ülke değildir.

Türkiye, Avrupa’nın Çin’e alternatif üretim ve tedarik ekosisteminin en doğal parçalarından biri olabilir.

Türkiye neden Avrupa için kritik?

Haritaya bakmak bile bunun nedenini anlatıyor.

Türkiye, Avrupa’nın sanayi merkezlerine yakın.

Karayolu bağlantıları güçlü.

Denizyolu erişimi var.

Gümrük Birliği tecrübesi bulunuyor.

Avrupa şirketleriyle yıllardır iç içe geçmiş bir üretim altyapısına sahip.

Otomotivden beyaz eşyaya, tekstilden makineye, savunma sanayiinden elektroniğe kadar Avrupa tedarik zincirleriyle bağlantılı geniş bir üretim kapasitesi bulunuyor.

Dahası, Türkiye’nin genç ve büyük iş gücü ile Avrupa arasındaki coğrafi yakınlık, üretimin Asya’dan Avrupa’ya daha yakın merkezlere taşınması açısından önemli bir avantaj yaratıyor.

Dünya ekonomisinde “just in time” modelinin yerini giderek “just in case” anlayışına bırakması da Türkiye’nin önemini artırıyor.

Şirketler artık yalnızca “en ucuz neresi?” diye sormuyor.

Tedarik zincirim ne kadar güvenli?

Ürün bana ne kadar hızlı ulaşır?

Jeopolitik bir kriz olduğunda alternatifim var mı?

sorularını da soruyor.

Bu değişim Türkiye’nin önüne önemli bir fırsat koyuyor.

Avrupa-Çin rekabetinde Türkiye’nin rolü

Avrupa Çin’den uzaklaşmak istiyorsa bunu yalnızca gümrük duvarlarıyla yapamaz.

Üretim kapasitesini de çeşitlendirmesi gerekir.

İşte Türkiye burada devreye girebilir.

Örneğin Avrupa’nın elektrikli araç, batarya, makine, savunma, lojistik, yenilenebilir enerji ve elektronik sektörlerinde Türkiye ile daha entegre bir üretim modeli oluşturması mümkün.

Bu yalnızca Türkiye’nin ihracatını artırmaz.

Aynı zamanda Avrupa’nın Çin karşısındaki ekonomik dayanıklılığını güçlendirir.

Başka bir ifadeyle:

Türkiye’nin Avrupa ekonomisine daha fazla entegre olması, Avrupa’nın Çin’e olan bağımlılığının azaltılmasının araçlarından biri olabilir.

Bu nedenle Türkiye-AB ilişkilerini yalnızca üyelik perspektifinden okumak artık yetersiz.

Asıl mesele, Avrupa’nın geleceğin üretim haritasında Türkiye’ye nerede yer vereceğidir.

Gümrük Birliği artık eski haliyle yetmez

Tam da bu noktada Türkiye ile Avrupa arasındaki Gümrük Birliği’nin modernizasyonu kritik hale geliyor.

Türkiye-AB ekonomik ilişkilerinin mevcut çerçevesi, 21. yüzyılın yeni ticaret gerçeklerini karşılamakta zorlanıyor.

Dijital ticaret, hizmetler, kamu alımları, tarım, yeşil dönüşüm ve yeni nesil üretim zincirleri artık ekonominin merkezinde.

Türkiye’nin Avrupa’nın yeşil dönüşüm politikalarına ve yeni sanayi stratejilerine daha fazla entegre edilmesi, iki taraf açısından da ekonomik kazanç yaratabilir.

Özellikle Avrupa’nın karbon emisyonlarını azaltmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye’nin Avrupa’ya yakın üretim üssü olarak konumlandırılması stratejik değer taşıyor.

Çünkü Çin’den Avrupa’ya taşınan bir ürünün yalnızca fiyatını değil, lojistik ve karbon maliyetini de hesaba katmak gerekiyor.

Ancak Türkiye’nin de yapması gerekenler var

Burada bütün sorumluluğu Brüksel’e yüklemek doğru olmaz.

Türkiye’nin de Avrupa açısından daha öngörülebilir, daha rekabetçi ve yüksek katma değerli bir üretim merkezi olma hedefini güçlendirmesi gerekiyor.

Bunun yolu yalnızca daha fazla ihracattan geçmiyor.

Daha fazla teknoloji, daha fazla verimlilik ve daha fazla inovasyon gerekiyor.

Türkiye’nin Çin’le rekabet edebilmesi için düşük maliyetli üretime yaslanmak yerine yüksek teknoloji ve hızlı tedarik avantajını büyütmesi gerekiyor.

Avrupa’nın Türkiye’den beklentisi de zaman içinde değişecektir.

Eskiden mesele daha çok “Türkiye’den hangi ürünü daha ucuza alabiliriz?” iken, gelecekte soru “Türkiye ile hangi teknolojileri ve hangi üretim zincirlerini birlikte geliştirebiliriz?” olacaktır.

Türkiye’nin hedefi de ikinci soruya cevap verebilmek olmalı.

Avrupa’nın önündeki asıl risk: İki arada kalmak

Avrupa açısından tehlike, ABD ile Çin arasındaki rekabetin ekonomik sonuçları arasında sıkışıp kalmak.

ABD, Çin’in teknolojik ve stratejik yükselişini sınırlamaya çalışıyor.

Çin ise Avrupa pazarındaki ekonomik ağırlığını korumak ve artırmak istiyor.

Avrupa ise hem ABD’nin güvenlik şemsiyesine ihtiyaç duyuyor hem Çin ile ticareti tamamen kaybetmek istemiyor.

Bu üçgen, Brüksel’in önündeki en zor denklemlerden biri.

Avrupa’nın burada yapması gereken, bir tarafı seçmekten ziyade kendi ekonomik gücünü artırmak.

Bunun yolu da kritik sektörlerde kendi kapasitesini geliştirmek ve güvenilir ortaklarla üretim ağlarını çeşitlendirmek.

Türkiye bu ortaklar arasında neden ilk sıralarda olmasın?

Havacılık, çip, ilaç: Avrupa’nın yeni savaş alanları

EPP’nin üzerinde durduğu sektörler de tesadüfi değil.

Havacılık, yarı iletkenler, ilaç ve biyoteknoloji gibi alanlar, önümüzdeki dönemin ekonomik egemenliğini belirleyecek.

Bir ülkenin veya ekonomik bloğun bu alanlarda dışa bağımlı olması, yalnızca ticari bir dezavantaj değil; kriz dönemlerinde stratejik kırılganlık anlamına geliyor.

Avrupa’nın burada yapması gereken yalnızca Çin’den ithalatı azaltmak değil.

Kendi üretim kapasitesini artırmak.

Ve bunu tek başına yapmak yerine yakın coğrafyasındaki ekonomik ortaklarla birlikte yapmak.

Türkiye de bu zincirin bazı halkalarında önemli bir üretim merkezi haline gelebilir.

Ancak bunun için Türkiye’nin de Ar-Ge, eğitim, teknoloji ve sermaye yatırımlarında yeni bir sıçramaya ihtiyacı var.

Avrupa’nın geleceği yalnızca Brüksel’de yazılmayacak

Avrupa’nın Çin politikasındaki değişim, aslında çok daha büyük bir dönüşümün habercisi.

Küreselleşmenin ilk döneminde temel hedef maliyetleri düşürmekti.

Bugün ise maliyetin yanına güvenlik, jeopolitik risk, enerji, lojistik, teknoloji ve tedarik sürekliliği eklendi.

Bu nedenle geleceğin ekonomisi yalnızca “küreselleşmiş” değil, aynı zamanda güvenilir ortaklar etrafında yeniden örgütlenmiş bir ekonomi olacak.

Avrupa’nın Çin ile ilişkilerini yeniden dengelemesi bu nedenle doğru bir başlangıç.

Fakat tek başına yeterli değil.

İkinci hamle, Avrupa’nın kendi çevresindeki ekonomik kapasiteyi güçlendirmesi.

Ve bu noktada Türkiye, Brüksel’in önünde duran en büyük ekonomik fırsatlardan biri.

İki hamle, tek strateji

Avrupa’nın önünde aslında iki seçenek değil, iki aşamalı tek bir strateji var:

Çin’e karşı daha dengeli ve daha adil bir ekonomik ilişki kurmak.

Türkiye başta olmak üzere yakın ve güvenilir ortaklarla yeni üretim ve tedarik zincirleri oluşturmak.

Bu iki adım birlikte atılırsa Avrupa, yalnızca Çin karşısında pazarlık gücünü artırmaz.

Kendi ekonomik geleceğini de yeniden şekillendirir.

Türkiye açısından ise mesaj açık:

Avrupa’nın Çin’e alternatif aradığı bir dönemde Türkiye yalnızca “yakın pazar” olarak kalmamalı.

Avrupa’nın yeni sanayi stratejisinin ortağı olmayı hedeflemeli.

Bunun için de Ankara’nın önceliği Avrupa ile siyasi tartışmaları tüketmek değil, ekonomik entegrasyonu derinleştirmek olmalı.

Çünkü önümüzdeki yıllarda rekabet, ülkeler arasında olduğu kadar tedarik zincirleri arasında yaşanacak.

Kim daha güvenilir üretim yapıyorsa, kim daha hızlı teslim ediyorsa, kim daha fazla teknoloji üretiyorsa ve kim kritik hammaddelere, enerjiye ve sermayeye daha güvenli erişebiliyorsa o kazanacak.

Avrupa’nın “geleceğimiz için birleşin” çağrısının gerçek anlamı da burada yatıyor.

Avrupa’nın geleceği Çin’i dışlamakta değil, Çin karşısında kendi ekonomik gücünü artırmakta.

Ve bunu başarabilmesinin en önemli yollarından biri de Türkiye’yi dışarıda tutmak değil, Türkiye’yi Avrupa’nın gelecekteki üretim, lojistik ve teknoloji ekosisteminin içine daha güçlü biçimde almak.

İlk hamle Çin’i dengelemek.

İkinci hamle Türkiye’yi kazanmak.

Avrupa bu iki hamleyi yapabilirse, slogan olmaktan çıkan bir gelecek stratejisi ortaya koymuş olur.

Söz Sizde

Avrupa’nın Çin’le ilişkilerini yeniden dengelemesi ve Türkiye’yi yeni ekonomik yapılanmanın daha güçlü bir parçası haline getirmesi sizce mümkün mü?

Türkiye, Avrupa’nın Çin’e alternatif üretim ve tedarik merkezi olma fırsatını değerlendirebilir mi?

AB, Türkiye’yi geleceğin ekonomik ortağı olarak görüp Gümrük Birliği’ni modernize ederek ilişkileri yeni bir seviyeye taşımalı mı?

Erhan Yurdayüksel

14 Eylül 2026