Beste Serim Erbak: Kardeş Azerbaycan – İçerişehir

İçerişehir 2026 – Kardeş Azerbaycan

Öğleye doğru Bakü’de yeni yerler keşfetmek için otelden çıkıyoruz. Geniş ve düzenli caddeleri geride bırakıp ağaçlarla çevrili parka yöneldikçe şehrin uğultusu yavaş yavaş azalıyor. Yaprakların arasından süzülen güneş ışığı yürüdüğümüz yola gölgeli desenler düşürüyor; birkaç dakika içinde kendimizi bambaşka bir atmosferin içinde buluyoruz.

Parkın sonunda anıtsal cephesiyle Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu karşımıza çıkıyor. Yüksek sütunları ve ağırbaşlı mimarisiyle yapı, bulunduğu çevrede hemen dikkat çekiyor. Önünde durup Bakü’nün sanat hayatını düşünürken, Azerbaycan’da tiyatronun köklü bir geçmişe sahip olduğunu hatırlıyoruz. 1873’te Bakü’de sahnelenen bir oyun, Azerbaycan profesyonel millî tiyatrosunun başlangıcı kabul ediliyor. Tiyatro 1919’da devlet kurumu hâline geliyor, 1959’da akademik unvan kazanıyor ve 1991’den bu yana bugünkü adıyla çalışmalarını sürdürüyor.
Bugün kullanılan tiyatro binasının temeli 1954’te atılmış, yapı 1960’ta tamamlanmış. Kapının önündeki afişlere göz gezdiriyoruz. Keşke tarihlerimiz bir gösteriye denk gelseydi diye düşünüyorum. Bazen yolculuk, yaşadığımız deneyimler kadar yaşayamadığımız küçük ihtimallerle de hatırlanıyor. Bu kez Bakü’den yanımıza küçük bir “keşke” alıyoruz.
Tiyatronun yakınında bu kez gözümüz Fuzuli’nin anıtına takılıyor. 1962’de dikilen heykelde ünlü şair elinde kitabıyla oturuyor; yüzündeki düşünceli ifade, onu kendi dünyasına çekilmiş gibi gösteriyor. Fuzuli, Türkiye’de de iyi tanınan, 16. yüzyılın önemli şairlerinden biri. Aşkı, özlemi, ayrılığı ve insanın iç dünyasını anlatan şiirleri, aradan geçen yüzyıllara rağmen bize hâlâ tanıdık geliyor.

Bir şairin anıtıyla karşılaşmak, Bakü’nün yalnızca binalardan ve meydanlardan oluşmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Şehrin geçmişi, sokaklara olduğu kadar şiire ve sanata da sinmiş.
Buradan sonra geniş caddelere çıkıyoruz. Bakü’nün düzenli ve hareketli ana arterlerinden karşıya geçmek başlı başına küçük bir macera. Fakat benim asıl ilgimi çeken, her zaman olduğu gibi büyük caddelerin gerisinde kalan sokaklar oluyor. Ana yolu bırakıp daha dar bir sokağa saptığımızda şehrin sesi de yavaş yavaş değişiyor.
Eski evler, cumbalı pencereler ve ahşap kepenkler birbiri ardına karşımıza çıkıyor. Bazıları özenle yenilenmiş, bazıları ise zamanın izlerini hâlâ taşıyor. Kapı tokmaklarına, pencerelere, duvarlardaki küçük ayrıntılara bakarak ilerliyoruz. Plansız yürüyüşlerin en güzel tarafı da bu; nereye varacağımızı bilmeden yürürken karşımıza çıkan ayrıntılar, bazen bütün günün hatırasına dönüşüyor.
Bakü’nün bu kesiminde mimari kadar günlük hayatın çeşitliliği de dikkat çekiyor. Birbirine yakın sokaklarda küçük bir butik otel, bir sinagog, bir kilise ve bir camiyle karşılaşmak, şehrin farklı inanç ve kültürlerin izlerini aynı çevrede taşıdığını gösteriyor. Eski taş evlerin arasında yürürken, Bakü’nün yalnızca geniş bulvarlardan ibaret olmadığını daha iyi hissediyoruz.
Bir köşede küçük bir kafeye, biraz ileride eski kitapların sergilendiği bir sahafa rastlıyoruz. Kitapların arasında oyalanıyor, bazılarına göz gezdiriyoruz. Yürüyüşümüz artık bir gezi programından çok, şehrin içinde kendiliğinden gelişen bir keşfe dönüşüyor. Bakü’de hoşuma giden de bu; bir sonraki sokağın ne getireceğini bilmeden yürümek.

Bir süre sonra yolumuz Çeşmeler Meydanı’na çıkıyor. Burada atmosfer bir anda değişiyor. Kafeler, restoranlar, mağazalar ve hareketli kalabalık meydanı canlı tutuyor. Biz de Bonté Kafe’ye oturuyoruz. Sarı, yeşil ve beyaz çizgili sandalyeleriyle Avrupa kafelerini andıran bu küçük mekânda kahvelerimizi söylerken çevremizi seyrediyoruz.
Bazen bir şehri tanımak için uzun uzun gezmek gerekmiyor. Bir masada oturup yanımızdan geçen insanlara, meydandaki hareketliliğe ve günlük hayatın akışına bakmak da o şehrin ruhuna yaklaşmanın bir yolu. Kahvelerimizi içtikten sonra yeniden meydana çıkıyoruz.
Siyah-beyaz taşlarla döşenmiş zeminin çevresinde mağazalar, kafeler ve hediyelik eşya dükkânları sıralanıyor. Meydanın farklı noktalarındaki çeşmeler ve heykeller kalabalığa ayrı bir hareket katıyor. Elinde şemsiye tutan genç kız heykeli ile keman çalan müzisyen figürü özellikle dikkat çekiyor.
Tam bu sırada bir sokak müzisyeninin söylediği Türkçe şarkıyı duyuyoruz. Yabancı bir şehirde tanıdık bir dilin ve ezginin karşımıza çıkması içimizi ısıtıyor. Aramızdaki sınırların ne kadar kolay ortadan kalkabildiğini düşünüyorum. Bazen bir şarkı, uzun uzun anlatılacak yakınlığı birkaç dakika içinde kurabiliyor.

Meydandan ayrılıp Nizami Azerbaycan Edebiyatı Müzesi’ne doğru ilerliyoruz. Bina daha uzaktan bile dikkat çekiyor. Cephesindeki mavi çiniler ve heykeller, Doğu mimarisinin ayrıntılarını klasik çizgilerle bir araya getiriyor. Cephedeki nişlerde Fuzuli, Molla Penah Vagif, Mirza Fetali Ahundzade, Hurşidbanu Natevan, Celil Memmedguluzade ve Cafer Cabbarlı’nın heykelleri yer alıyor.Bu isimlerin karşısında birkaç dakika durup bakıyoruz. Ardından müzeye giriyoruz.
Bizi genç bir rehber karşılıyor. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bizimle ilgileniyor ve müzeyi anlatmayı teklif ediyor. Memnuniyetle kabul ediyoruz. İçeride el yazmaları, eski kitaplar, kişisel eşyalar, portreler ve Azerbaycan edebiyatının farklı dönemlerine ait eserler sergileniyor.
Rehberimizin işini severek yaptığı belli. Nizami Gencevî’den Fuzuli’ye, Vagif’ten Ahundzade’ye, Natevan’dan Memmedguluzade ve Cabbarlı’ya uzanan isimler arasında konuşurken zaman zaman birbirimize bakıp “Aa, bunu da biliyoruz!” diye seviniyoruz. Aynı edebî isimlerin iki ülkenin hafızasında yer alması, müzeyi bizim için daha sıcak bir yere dönüştürüyor.
Burada yalnızca sergilenen eserlere bakmıyoruz; ortak bir kültürün izlerini de buluyoruz. Rehberimizin içten anlatımı, müzedeki eserlerin ötesinde insani bir bağ kurmamızı sağlıyor. Ayrılırken birlikte bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Gülümseyerek bizi uğurluyor.

Müzeden çıktığımızda karşımızda Nizami Gencevî’nin anıtı beliriyor. Geniş merdivenlerin üzerinde yükselen bronz heykel, 1949 yılında heykeltıraş Fuad Abdurrahmanov tarafından yapılmış. Biraz önce müzenin içinde el yazmalarında, portrelerde ve kitaplarda izini sürdüğümüz şairi şimdi meydanın ortasında, şehrin bir parçası olarak görüyoruz.
Bu karşılaşma hoşumuza gidiyor. Edebiyat, müzenin duvarları arasında kalmıyor; anıtıyla sokağa taşıyor, şehrin gündelik hayatına karışıyor.
Merdivenlerden aşağı inip Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Binası’nın önünden geçerek Bakü’nün eski surlarına doğru yöneliyoruz. Birkaç adım sonra Çifte Kale Kapıları karşımıza çıkıyor.
Hava keskin bir soğuk taşıyor; rüzgâr yüzümüzü yakıyor. Buna rağmen surların önünde durup heybetli kapıya bakarken bir süre üşümeyi unutuyoruz. Yüzyıllardır ayakta duran bu taşların arasından geçmek, sıradan bir sokaktan diğerine yürümekten çok, zamanın eşiğini aşmak gibi geliyor. Eşikte kısa bir an duruyor, ardından İçerişehir’e ilk adımımızı atıyoruz.
Kapının ötesinde şehrin sesi bir anda değişiyor. Geniş bulvarların uğultusu geride kalıyor, ayak seslerimiz dar taş sokaklarda yankılanıyor. Ahşap kapılar, küçük avlular ve sarı kalker taşından yapılmış evler yan yana dizilirken, birkaç adım içinde kendimizi modern Bakü’den farklı bir atmosferin içinde buluyoruz.

Sağ tarafta küçük bir turizm bürosu, önünde ise dar sokaklarda gezinti yapan elektrikli tur otobüslerinden biri bekliyor. Uzaktan bakınca neredeyse oyuncak gibi görünüyor. Ancak boş yer olmadığını ve turların önceden ayrıldığını öğreniyoruz. Bürodaki haritalara göz gezdirip sonunda yürümeye karar veriyoruz. Zaten İçerişehir’i bizim için anlamlı kılan şeylerden biri de sokaklarında ağır ağır yürüyebilmek.
İlerledikçe geçmiş yalnızca anlatılan bir hikâye olmaktan çıkıyor. Bakü’nün sur içindeki bu tarihî bölgesi, 12. yüzyıldan büyük ölçüde korunmuş savunma duvarlarıyla karakterini kazanıyor. Ancak yerleşimin geçmişi çok daha eskiye uzanıyor; UNESCO, Bakü’nün üzerinde bulunduğu alanın Paleolitik dönemden beri yerleşim gördüğünü belirtiyor. İçerişehir’de Şirvanşahlar Sarayı, Kız Kulesi, camiler, hamamlar ve eski konutlarla karşılaşırken, buranın neden 2000 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alındığını daha iyi anlıyoruz.
Burada korunan yalnızca yapılar değil; yüzyıllar boyunca oluşmuş bir şehir hafızası. Sokaklarda yürüdükçe bunu bir bilgi olmaktan çıkarıp doğrudan hissediyoruz.
Saatlerdir yürüyoruz. Bir süre sonra midemiz de bize dinlenme zamanının geldiğini hatırlatıyor. İçerişehir’in taş duvarları arasında Kaynana Restoran’a giriyoruz. Ahşap tavanı ve taş duvarlarıyla sıcak bir atmosferi var. Dışarıdaki soğuğu kapının dışında bırakıp masamıza yerleşiyoruz.

Azerbaycan mutfağının yemekleri bize bir yandan tanıdık geliyor, bir yandan da kendi küçük farklılıklarıyla şaşırtıyor. Yemek boyunca gün içinde gördüğümüz sokakları, surları, evleri ve ayrıntıları konuşuyoruz. Yolculuklarda bazen bir şehri en iyi, masa başında tanıyoruz. Çünkü yemek yalnızca karın doyurmuyor; sohbeti, gözlemleri ve günün biriktirdiği duyguları da aynı sofrada buluşturuyor.
Yemekten sonra yeniden İçerişehir’in sokaklarına çıkıyoruz. Sıcak sofradan ayrılıp soğuk havaya adım attığımızda kısa bir süre ürpersek de yürüdükçe şehrin ritmine yeniden kapılıyoruz. Önümüzde hafifçe yükselen bir yokuş beliriyor; fazla düşünmeden tırmanmaya başlıyoruz.
Yokuşun karşısında tarihî bir yapının üzerinde Zaferan Restoran’ın tabelasını görüyoruz. Çevresindeki küçük dükkânlarda halılar, el işi ürünler ve çeşitli hediyelikler sergileniyor. Birkaç adım sonra buranın eski bir çarşının günümüze ulaşan sakin köşelerinden biri olduğunu hissediyoruz.
Dükkânların arasında kemerli bir duvar açıklığı ve demir bir kapı dikkatimizi çekiyor. Ağır taş duvarın içinde ince kıvrımlarıyla dikkat çeken demir işçiliği, yapıya farklı bir hava veriyor. İçeride ne olduğunu merak ediyoruz. Çevrede ise kürklü şapkalar, Rus matruşkaları, el dokuması kumaşlar ve başka küçük ürünler sergileniyor. Ziyaretçiler dükkânlara girip çıkıyor, satıcılarla sohbet ediyor.
İçerişehir’de sevdiğim şey tam da bu. Burası yalnızca eski taşlardan oluşan bir tarih alanı değil; geçmişle bugünün aynı sokakta yan yana yaşadığı canlı bir mahalle.
Dar sokaklarda ilerlerken kısmen restorasyon örtüleriyle kapatılmış büyük bir yapı görüyoruz. Bunun İsmailiye Sarayı olduğunu öğreniyoruz. Yapı, Polonyalı mimar Józef Ploşko tarafından tasarlanmış ve 1908’de başlayan inşaatı 1913’te tamamlanmış. Petrol zengini Ağa Musa Nağıyev tarafından yaptırılan saray, genç yaşta ölen oğlu İsmail’in anısına adını taşıyor.
Sarayın mimarisinde Venedik Gotik üslubunun etkileri görülüyor. Yapının Venedik’teki belirli bir saraydan esinlenerek tasarlandığına ilişkin anlatılar bulunsa da, bunu kesin bir bilgi olarak değil, yapının Venedik mimarisinden esinlenen görünümü üzerinden değerlendirmek daha doğru.

Sokağın ortasında durup binaya baktığımızda, yapı bizim için yalnızca mimari özellikleriyle değil, bir babanın oğlunun ardından bıraktığı hatırayla da anlam kazanıyor. Taşların bazen insan hayatının en derin duygularını da taşıyabildiğini düşünüyoruz.
Bugün yapı Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi ile bağlantılı kurumsal kullanımlara ev sahipliği yapıyor. Restorasyon çalışmaları nedeniyle bazı bölümleri kapalı olsa da cephesinin ayrıntıları hâlâ dikkat çekici.
İsmailiye’den sonra tarihî dokunun içinde Kasamasa Otel’in önünden geçiyoruz. Eski yapılarla çevrili bu sokaklarda modern bir otelin bile çevresindeki mimariye uyum sağladığını görmek hoşumuza gidiyor.
Biraz ileride Ali Şemsi’nin evi ve çalışma alanıyla karşılaşıyoruz. Renkli figürler, maskeler ve sembollerle süslenmiş bu mekân, çevredeki ağırbaşlı taş yapılardan ayrılarak sanki başka bir dünyanın kapısını açıyor. Ciddi tarihî yapıların arasında böylesine renkli ve özgün bir sanat köşesine rastlamak, yürüyüşümüze hoş bir sürpriz katıyor.
Bazı restorasyon yapılan binaların çevresinde ise eski yapıların görüntülerinin basıldığı örtüler kullanılmış. Böylece çalışmalar sürerken sokaktaki tarihî görünümün bütünüyle kaybolması önleniyor. Sokaklar giderek genişliyor ve karşımızda daha büyük bir tarihî alanın açıldığını hissediyoruz.

Ve sonunda Şirvanşahlar Sarayı Kompleksi’nin önünde duruyoruz.
Gün boyunca gördüğümüz surlar, eski evler, dar sokaklar ve taş duvarlar sanki burada bir araya geliyor. Sarayın avlusuna adım attığımızda, İçerişehir’in tarihini daha bütünlüklü bir biçimde görmeye başlıyoruz.
Kompleksin oluşumu tek bir döneme ait değil. UNESCO, Şirvanşahlar Sarayı’nı 12. ve 15. yüzyıllar arasında şekillenen bir yapı topluluğu olarak tanımlıyor. Özellikle 15. yüzyılda Şirvanşahların yönetim merkezinin Bakü’ye taşınmasıyla kompleks önem kazanıyor. Divanhane, saray yapıları, türbeler, hamam, Şah Camii ve Murat Kapısı gibi farklı bölümler zaman içinde bu bütünün parçası hâline geliyor.
Avludan baktığımızda aşağıda modern Bakü uzanıyor. Arkamızda ise surlar ve İçerişehir’in eski dokusu var. Bir yanda bugünün yüksek yapıları, diğer yanda yüzyılların içinden gelen taş duvarlar… Aynı manzara içinde iki farklı Bakü’yü birden seyrediyoruz.
Saray kompleksinin içinde İçerişehir’in küçük bir maketi de bulunuyor. Modelin başında durup az önce yürüdüğümüz sokakları küçültülmüş hâlleriyle izliyoruz. Sonra gözümüzü kaldırıp gerçek sokaklara baktığımızda, makette gördüğümüz düzenin içinde olduğumuzu fark ediyoruz. Bu küçük ayrıntı, yürüyüşümüzü zihnimizde yeniden kurmamızı sağlıyor.
Şirvanşahlar ailesine ait türbede daha sade bir atmosferle karşılaşıyoruz. Kesme taştan yapılmış yapı, sarayın diğer bölümlerine göre daha ağırbaşlı görünüyor. İçeride hanedan üyelerine ait mezarlar bulunuyor.
Kompleksin dikkat çeken bölümlerinden biri de Murat Kapısı. UNESCO, bu kapıyı saray kompleksindeki 16. yüzyıla ait tek anıt olarak tanımlıyor. Böylece sarayın farklı dönemlerde şekillendiğini bir kez daha görüyoruz.
Avluda ve çevredeki alanlarda yapılan arkeolojik çalışmalar sırasında ortaya çıkarılan buluntular da kompleksin geçmişinin ne kadar katmanlı olduğunu gösteriyor. Taş koç heykelleri özellikle dikkat çekiyor. Azerbaycan’ın farklı bölgelerinde görülen bu tür koç biçimli mezar taşları, Orta Çağ’ın son dönemlerine ait mezar geleneğiyle ilişkilendiriliyor. Koç figürünün güç ve yiğitlikle bağlantılı sembolik anlamlar taşıdığı düşünülüyor.

Bir süre bu taş heykellerin önünde duruyoruz. Yüzyıllar önce yaşayan insanların mezarlarına bıraktıkları sembollerin bugün hâlâ anlam arayışımıza eşlik etmesi, yolculuğun en etkileyici taraflarından biri.
Akşam yaklaşırken saraydan ayrılıyoruz. İçerişehir’in sokaklarına yeniden çıktığımızda, gündüz gördüğümüz yerlerin değiştiğini fark ediyoruz. Aynı taş duvarlar, aynı ahşap kapılar ve aynı dar sokaklar bu kez başka bir yüzünü gösteriyor.
Bir dükkânın vitrininde baklava ve lokumlar görüyoruz. Şeker, Antep fıstığı ve gül suyunun kokusu sokağa yayılıyor. Eski taş yapıların arasında ahşap balkonlar, geleneksel kıyafetler giydirilmiş mankenler, renkli hediyelikler, halılar ve seramikler sıralanıyor.
Biraz daha ilerleyip Kız Kulesi’ne doğru yürüyoruz.
İçerişehir’in en tanınmış simgelerinden biri olan Kız Kulesi, karanlık çökerken farklı bir görünüme bürünüyor. Yuvarlak gövdesi ve kalın taş duvarlarıyla gecenin içinde daha da belirginleşiyor.
Kulenin tarihi ise kesin bir tek tarihe indirgenemiyor. UNESCO, bugünkü yapıyı 12. yüzyılla ilişkilendirirken, kulenin altında 7. ve 6. yüzyıllara kadar uzanabilecek daha eski yapı izlerinden söz ediyor. Bu nedenle Kız Kulesi’ni yalnızca 12. yüzyılda ortaya çıkmış bir yapı olarak değerlendirmek yerine, farklı dönemlerin izlerini taşıyan bir anıt olarak görmek daha doğru.
Yüzyıllar boyunca hangi amaçla kullanıldığı konusunda da farklı görüşler bulunuyor. Savunma yapısı, gözetleme noktası, denizcilikle bağlantılı bir yapı ya da başka işlevler taşıdığı ileri sürülüyor. Kesin işlevinin tartışmalı olması, kuleyi bizim gözümüzde daha da merak uyandırıcı hâle getiriyor.

Kulenin karşısında Hacı Gaib Hamamı’nın kalıntılarını görüyoruz. 15. yüzyıla tarihlenen hamam, İçerişehir’in yalnızca saraylardan ve surlardan ibaret olmadığını; günlük yaşamın izlerinin de bu sokaklarda korunduğunu hatırlatıyor. Yakındaki kemerlerin çevresinde eski mezar taşları ve koç biçimli taş heykeller de dikkat çekiyor.
Kız Kulesi’nin yakınındaki küçük çay bahçesine, Kız Kulesi Çay Bahçesi’ne oturuyoruz. Akşamın serinliği iyice hissedilirken güçlü çaylarımızı yudumluyoruz. Çevremizdeki eski yapılar, taş duvarlar ve kuleyle birlikte bu kısa mola, günün bütün yorgunluğunu hafifletiyor.

Sonra yeniden yola çıkıyoruz. Bu kez Bakü’yü biraz daha yukarıdan görmek istiyoruz. Batı Han Oteli’nin restoranına gidip sıcak bir çorba içiyoruz. Gün boyunca yürüdüğümüz İçerişehir’in ardından şehre yukarıdan bakmak, günün sonuna güzel bir karşılık oluyor.
Gece ışıkları altında Bakü bambaşka görünüyor. Uzakta Alev Kuleleri yükseliyor. Üç kuleden oluşan bu yapı grubu, şehrin modern yüzünün en belirgin simgelerinden biri. Alev biçimli tasarımları ve geceleri cephelerinde görülen ışık gösterileri, kulelerin adını aldığı ateş görüntüsünü daha da belirginleştiriyor.

Bir tarafta surların ardında yüzyılların izini taşıyan İçerişehir, diğer tarafta modern Bakü’nün ışıkları ve Alev Kuleleri…
Gün boyunca yürüdüğümüz sokakları düşündüğümde, Bakü’nün bizi asıl etkileyen tarafının bu iki dünyanın yan yana durması olduğunu hissediyorum. Birkaç saat içinde şiirin, edebiyatın, eski taş evlerin, sarayların, hamamların ve surların arasından geçip çağdaş bir kentin ışıklarıyla karşılaşıyoruz.
Bakü, geçmişini geride bırakmadan geleceğe doğru ilerleyen bir şehir gibi görünüyor. Biz ise bugün yalnızca İçerişehir’i gezmiş olmuyoruz; onun sokaklarında yürüyerek, sofralarında oturarak, insanlarıyla konuşarak ve akşam ışıklarına bakarak şehrin hafızasına biraz olsun dokunuyoruz.