ABD-Çin Masasında bulunmayan Avrupa, Avrupa’nın Gölgesinde Türkiye…
Dünya ekonomisinin yeni dengeleri yine Washington ile Pekin arasında kuruluyor.
ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in zirvesinde gümrük vergileri, kritik hammaddeler, yapay zekâ, teknoloji ve tedarik zincirleri masanın ana başlıkları.
Ancak bu görüşmenin sonuçları yalnızca ABD ve Çin’i ilgilendirmiyor.
Avrupa’dan Türkiye’ye kadar bütün ekonomiler, iki büyük gücün alacağı kararların sonuçlarıyla karşı karşıya kalacak.
Asıl soru şu:
ABD ve Çin küresel ekonominin kurallarını yeniden yazarken Avrupa ve Türkiye bu masanın neresinde?
Ticaret savaşı bitse de rekabet bitmeyecek
ABD ile Çin arasındaki yüksek gümrük vergilerinin düşürülmesi küresel ticaret açısından bir nefes alma alanı yaratabilir.
Ancak ticaret savaşında tansiyonun düşmesi, ekonomik rekabetin sona erdiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine…
Tarifeler gerilerken mücadele maliyet, teknoloji, üretim kapasitesi ve pazar payı üzerinden devam edecek.
Bu durum Avrupa için ciddi bir ikilem yaratıyor. ABD’nin Çin’e uyguladığı yüksek vergiler Çin mallarını Avrupa pazarına yönlendirebilirken, Washington ile Pekin arasındaki olası bir uzlaşma Çinli üreticilerin yeniden daha agresif biçimde küresel pazarlara dönmesine yol açabilir.
Yani Avrupa açısından denklem oldukça net:
Ticaret savaşı da sorun, ticaret barışı da rekabet baskısı yaratabilir.
Avrupa’nın asıl sorunu: Rekabet gücü
Avrupa Birliği’nin Çin’le verdiği büyük ticaret açığı artık yalnızca bir dış ticaret problemi değil, aynı zamanda sanayi ve rekabet gücü problemi.
Çin, elektrikli otomobilden bataryaya, güneş panelinden elektronik ürünlere kadar stratejik sektörlerde üretim ölçeğini büyütüyor.
Avrupa ise yüksek enerji maliyetleri, yüksek üretim giderleri ve giderek ağırlaşan küresel rekabetle karşı karşıya.
Bu nedenle Avrupa’nın önündeki soru yalnızca “Çin’den ne kadar ithalat yapıyoruz?” değil.
Asıl soru:
Avrupa neden aynı ürünleri Çin kadar rekabetçi maliyetlerle üretemiyor?
Cevap enerji, teknoloji, finansman ve üretim ölçeğinde aranmalı.
Nadir toprak elementleri: Ekonomik bağımlılığın yeni adı
Zirvenin kritik başlıklarından biri de nadir toprak elementleri.
Elektrikli otomobiller, savunma sanayii, elektronik, rüzgâr türbinleri ve yüksek teknoloji üretimi bu stratejik hammaddelere bağımlı.
Çin’in yalnızca üretimde değil, bu hammaddelerin işlenmesinde de güçlü konumda olması Pekin’e önemli bir ekonomik pazarlık gücü sağlıyor.
Avrupa’nın burada yaşadığı sorun çok açık:
Sanayiyi Avrupa’da tutmak istiyor ama sanayinin ihtiyaç duyduğu bazı kritik girdilerde dışa bağımlı.
Bu nedenle stratejik özerklik artık siyasi bir slogan olmaktan çıkıp doğrudan bir ekonomi politikası haline geliyor.
Yapay zekâda yeni yarış
Bir başka cephe ise yapay zekâ.
ABD teknoloji şirketleri ve sermaye gücüyle öne çıkarken Çin büyük üretim kapasitesi ve devlet destekli teknoloji politikalarıyla yarışıyor.
Avrupa ise güçlü bir pazar ve önemli bir düzenleyici aktör olmasına rağmen, küresel teknoloji devleri yaratmakta zorlanıyor.
Bu tablo gelecekte daha da önemli hale gelecek.
Çünkü yapay zekâ artık yalnızca teknoloji sektörüyle ilgili değil.
Üretim, finans, savunma, lojistik, enerji ve ticaretin tamamını değiştirecek bir ekonomik altyapı.
ABD ile Çin bu alanın güvenlik ve rekabet kurallarını konuşurken Avrupa’nın yalnızca düzenleyici konumda kalması uzun vadede yeterli olmayabilir.
Türkiye bu tablonun neresinde?
Ve bütün bu gelişmeler Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor.
Çünkü Türkiye’nin en önemli ekonomik bağlantılarından biri Avrupa Birliği.
Avrupa’nın Çin karşısında rekabet gücünü kaybetmesi, Türkiye’nin Avrupa’ya yaptığı ihracatı da dolaylı biçimde etkileyebilir.
Buna karşılık Çin mallarının Avrupa pazarına daha fazla yönelmesi, Türk üreticileri açısından fiyat rekabetini sertleştirebilir.
Ancak bu tablonun Türkiye açısından fırsat tarafı da var.
Avrupa şirketleri tedarik zincirlerini çeşitlendirmek isterse Türkiye; coğrafi konumu, üretim altyapısı, Gümrük Birliği bağlantısı ve Avrupa pazarına yakınlığı sayesinde alternatif üretim ve tedarik merkezi olma fırsatı yakalayabilir.
Buradaki kritik kelime ise “fırsat”.
Çünkü fırsat kendiliğinden yatırıma dönüşmez.
Türkiye’nin enerji maliyetleri, finansmana erişim koşulları, yüksek katma değerli üretim kapasitesi, teknoloji yatırımları ve öngörülebilir ekonomi politikaları bu süreçte belirleyici olacak.
Dünya üretim zincirleri yeniden şekillenirken Türkiye’nin avantajı yalnızca “Çin’e yakın olmak” ya da “Avrupa’ya yakın olmak” değil, güvenilir, rekabetçi ve yüksek katma değerli bir üretim merkezi olabilmek.
Türkiye için mesele yalnızca ihracat değil
Türkiye açısından daha büyük mesele, küresel ticaretteki değişimi katma değerli üretime çevirebilmek.
Çin ile rekabet ederken düşük maliyet avantajına güvenmek artık yeterli olmayabilir.
Avrupa’nın yeni dönemde ihtiyaç duyacağı otomotiv parçaları, makine, savunma teknolojileri, elektronik, enerji ekipmanları ve dijital çözümler Türkiye için önemli fırsatlar yaratabilir.
Fakat bunun için Türkiye’nin yalnızca üreten değil, tasarlayan, geliştiren ve teknoloji ihraç eden bir ekonomiye dönüşmesi gerekiyor.
Aksi halde küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılanmasından pay almak yerine, başka ülkelerin ürettiği malların pazarı olma riski ortaya çıkar.
Yeni dünya ekonomisinde kim kazanacak?
ABD ile Çin arasındaki rekabet artık yalnızca bir ticaret savaşı değil.
Bu mücadele aynı zamanda teknoloji, enerji, hammadde, üretim ve tedarik zinciri savaşı.
Avrupa’nın gelecekteki ekonomik gücü, bu alanlarda ne kadar bağımsız ve rekabetçi olabileceğine bağlı.
Türkiye için ise tablo hem risk hem fırsat içeriyor.
Avrupa’nın Çin’e karşı tedarik zincirlerini çeşitlendirmesi Türkiye’ye yeni kapılar açabilir.
Ancak o kapılardan geçebilmek için Türkiye’nin maliyet avantajından teknoloji avantajına geçmesi gerekiyor.
Çünkü yeni küresel düzende yalnızca ucuz üreten değil, stratejik ürün üreten ve güvenilir tedarik sağlayan ülkeler öne çıkacak.
Söz sizde…
Sizce Türkiye, ABD-Çin rekabetiyle yeniden şekillenen küresel tedarik zincirlerinde Avrupa’nın üretim üssü olma fırsatını değerlendirebilir mi?
Yoksa yüksek maliyetler, teknoloji açığı ve finansman sorunları nedeniyle bu fırsatı başka ülkelere mi bırakır?
Erhan Yurdayüksel
24 Eylül 2026