Erhan Yurdayüksel: Ekonomik Özgürlük

Kadının Emeği, Ekonominin Vicdanı: Ekonomik Özgürlük Olmadan Özgürlük Olur mu?

Pazar sabahı…

Elimizde okkalı, sade bir kahve.

Haftanın telaşından birkaç saatliğine sıyrılmış hafta sonu sohbetimize hazırlanırken, pencerenin ardından sokağa bakıyorum ve gözüm bir anneye takılıyor.

Bir kadın çocuğunu pusetine bindirmiş, ağır ağır gezdiriyor.

Belki bütün hafta çalıştı.

Belki evin, işin, çocuğun, hayatın arasında kendisine ayıracak tek bir dakikası bile olmadı.

Belki bu pazar sabahı, çocuğunun yüzüne biraz daha uzun bakabilmek, onunla biraz daha fazla yürüyebilmek için kendine ayırdığı nadir zamanlardan biri.

Çocuğun yüzünde hayatın henüz tanımadığı masumiyet…

Annenin yüzünde ise kimsenin görmediği binlerce düşünce.

Sonra bakışlarımı biraz daha uzağa çeviriyorum.

Ülkemizin farklı köşelerinde yaşayan anne, anneler geliyor aklıma.

Çocuğunu pusetine değil, sırtına bağlamış.

Bir elinde emeği, diğerinde hayatın yükü…

Güneşin altında, toprağın üzerinde çalışıyor.

Belki tarlada çapa yapıyor, belki ürün topluyor, belki de akşam eve götüreceği birkaç lokmanın hesabını yapıyor.

Sırtındaki çocuk uyurken o çalışmaya devam ediyor.

Çünkü onun için hayatın pazar tatili yok.

Kahvesini yudumlayacağı sakin bir sabahı, çocuğuyla parkta geçireceği birkaç saati, “bugün dinleneyim” diyebileceği bir zamanı yok.

Bir başka anne gece vardiyasından yeni çıkmış olabilir.

Bir diğeri çocuğunu komşusuna, annesine ya da bir yakınına emanet edip işe yetişmeye çalışıyor olabilir.

Bir başkası ise evinin içinde, karşılığı bordroya yazılmayan, sigortası yapılmayan, emeklilik hesabına girmeyen milyonlarca saatlik görünmez emeğin yükünü taşıyor.

Ve bir başka kadın…

Belki de bugün, yalnızca kendi hayatını kurabilmek için mücadele ediyor.

Bir başka yerdeyse, azınlığın konken masalarında kahve eşliğinde dönen sohbetler…

İstisnalar kaideyi bozmaz belki.

Ama bizim ülkemiz, farklılıkların aynı gökyüzü altında bambaşka hayatlara dönüştüğü bir ülke.

Aynı gökyüzü…

Aynı ülke…

Ama kadınların yaşadığı hayatlar, birbirinden ne kadar uzak.

Birinin elinde kahve fincanı, diğerinin nasır tutmuş elinde bir kürek.

Birinin zamanı var, diğerinin yalnızca yetişmesi gereken işler…

İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.

Biz kadınların emeğini ne zaman yalnızca rakamlardan ibaret görmeye başladık?

Bir istihdam oranının arkasında kaç annenin uykusuz gecesi var?

Bir işsizlik rakamının arkasında kaç kadının yarım kalmış hayali?

Bir işgücüne katılım oranının arkasında kaç kadının çocuğunu bırakacak güvenli bir yer bulamadığı için evde kalmak zorunda oluşu var?

Ve bir kadının çalışamamasının arkasında kaç çocuğun bakım yükü, kaç yaşlının sorumluluğu, kaç ekonomik mecburiyet bulunuyor?

İşte ekonomi bazen tam olarak budur.

Bir ekrandaki yüzde değil…

Bir kadının kendi hayatı hakkında karar verebilme gücüdür.

Ve kimi zaman, kendi hayatını yeniden kurabilme ihtimalidir.

Rakamların arkasında kadınların hayatı var

Bazı rakamlar vardır, ekrana düştüğünde yalnızca bir istatistik gibi görünür.

Yüzde 35…

Yüzde 32…

Yüzde 10…

Oysa bu rakamların her birinin arkasında bir hayat vardır.

Bir kadın vardır.

Çalışmak isteyen ama çocuğunu bırakacak uygun fiyatlı ve güvenli bir kreş bulamayan…

Üniversite bitirmiş ama iş görüşmesinde mesleğinden önce medeni durumu veya çocuk sahibi olup olmayacağı merak edilen…

Yıllarca ailesine ücretsiz bakım emeği veren, bunun karşılığında ne düzenli bir gelir ne de yeterli sosyal güvence elde edebilen…

Yıllarca çalıştıktan sonra kayıt dışılık nedeniyle emeğinin karşılığını emeklilikte göremeyen…

Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen ama cebinde kendi hayatını yeniden kurmaya yetecek parası olmayan…

İşte bütün bu hikâyeler, ekonominin insan yüzüdür.

TÜİK’in Mayıs 2026 verileri Türkiye’deki tabloyu oldukça net gösteriyor.

Kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 35,0.

Kadınların istihdam oranı yüzde 31,4.

Kadın işsizlik oranı yüzde 10,5.

Aynı dönemde erkeklerin işgücüne katılım oranı yüzde 71,0, istihdam oranı ise yüzde 66,1 seviyesinde.

Aradaki fark yalnızca istatistiksel bir fark değildir.

Bu fark, üretimden, gelirden, sosyal güvenlikten, kariyerden ve ekonomik karar alma süreçlerinden dışarıda kalan büyük bir insan kaynağına işaret ediyor.

Türkiye’nin kadınları eğitim alıyor.

Üniversitelere gidiyor.

Meslek sahibi oluyor.

Yetenek kazanıyor.

Girişim kuruyor.

Fakat çalışma hayatına gelindiğinde önemli bir bölümünün ekonomik sistemin dışında kaldığını görüyoruz.

Bunun faturası yalnızca kadınlara çıkmıyor.

Türkiye ekonomisi de bu faturayı ödüyor.

Daha az üretim…

Daha düşük verimlilik…

Daha az girişimcilik…

Daha sınırlı gelir…

Daha düşük sosyal güvence…

Ve kullanılmayan büyük bir insan sermayesi…

Kadın dışarıda kalırsa ekonomi de kaybeder

Avrupa Birliği ve BM Kadın Birimi’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da kadın istihdamını artırmak amacıyla hayata geçirdiği Kadın İstihdamını Artırma Girişimi  ‘SWEI’ tam da bu nedenle önemli.

Çünkü girişimin arkasındaki temel fikir son derece açık:

Kadınları ekonominin dışında bırakarak sürdürülebilir kalkınma mümkün değil.

SWEI, 2030 yılına kadar kadın istihdamını yüzde 5 artırmayı ve 500 bin yeni iş yaratılmasına katkı sağlamayı hedefliyor.

Bakım ekonomisi…

Yeşil ekonomi…

Bilim…

Teknoloji…

Mühendislik…

Matematik…

Girişimcilik…

Yani hedef yalnızca kadınları herhangi bir işe yerleştirmek değil.

Geleceğin ekonomisinde kadınlara yer açmak.

Bu ayrım son derece önemli.

Çünkü kadınların düşük ücretli, güvencesiz ve kayıt dışı işlere sıkıştırıldığı bir model, istihdam rakamlarını yükseltebilir ama gerçek anlamda ekonomik güçlenme yaratmayabilir.

Kadın istihdamının artması kadar, hangi işlerde çalışıldığı, hangi ücretin alındığı,

hangi sosyal güvenceye sahip olunduğu,

kariyer imkanlarının bulunup bulunmadığı,

yönetim kademelerine ulaşılabilip ulaşılamadığı da önemlidir.

Çünkü ekonomik özgürlük yalnızca “bir iş sahibi olmak” değildir.

Emeğinin karşılığını alabilmektir.

Dünyanın hesabı ortada

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da kadınların işgücüne katılımının uzun yıllardır yaklaşık yüzde 20 düzeyinde seyretmesi, bölgenin ekonomik kapasitesinin ne kadarının kullanılmadığını gösteriyor.

Kadınlar ile erkekler arasındaki istihdam açığının kapatılmasının bölgesel GSYH’yi yüzde 60’a kadar artırabilecek bir potansiyel taşıdığı belirtiliyor.

Rakamın büyüklüğünü düşünelim.

Yeni bir petrol sahası keşfetmeden…

Yeni bir maden bulmadan…

Yeni bir doğal kaynak yaratmadan…

Sadece zaten var olan insan kaynağının daha büyük bölümünü ekonomiye dahil ederek büyüme kapasitesini artırmak.

Bunun adı aslında çok basit:

Atıl insan kaynağını ekonomiye kazandırmak.

Türkiye’nin de atıl beyin kapasitesinin hesabını daha ciddi yapması gerekiyor.

Çünkü kadınların ekonomiye katılımı yalnızca kadınların meselesi değildir.

Bu, Türkiye ekonomisinin meselesidir.

Evde yapılan iş neden hâlâ görünmez?

Asıl büyük paradokslardan biri burada.

Bir kadın sabah kalkıyor.

Çocuğunu hazırlıyor.

Kahvaltıyı yapıyor.

Ev işlerini yürütüyor.

Yaşlı bir aile ferdinin bakımını üstleniyor.

Çocuğunu okula gönderiyor.

Alışveriş yapıyor.

Yemek hazırlıyor.

Evin bütün organizasyonunu sürdürüyor.

Akşam olduğunda çocukların ödevleri, evin temizliği, ertesi günün hazırlığı…

Ve ertesi sabah her şey yeniden başlıyor.

Bu emeğin ekonomik değeri yok mu?

Elbette var.

Fakat çoğu zaman ulusal gelir hesaplarında görünür biçimde yer almıyor.

Ücretlendirilmiyor.

Emeklilik hakkına yeterince dönüşmüyor.

Kadının özgeçmişine yazılmıyor.

Kariyer basamağı olarak kabul edilmiyor.

İşte burada bakım ekonomisinin önemi ortaya çıkıyor.

Kreşler…

Yaşlı bakım merkezleri…

Engelli bakım hizmetleri…

Gündüz bakım hizmetleri…

Evde bakım destekleri…

Bunlar yalnızca sosyal yardım değildir.

Bunlar aynı zamanda istihdam altyapısıdır.

Bir ülkede kreş yoksa aslında bir kadının çalışma hayatına katılmasının önüne görünmez bir duvar örülmüş olabilir.

Bir kadın çalışmak istiyor ama çocuğunu güvenli ve ulaşılabilir bir bakım hizmetine bırakamıyorsa, iş ilanının tek başına hiçbir anlamı yoktur.

O nedenle kreş meselesini artık “yardım” başlığı altında değil, ekonomik politika başlığı altında konuşmak gerekiyor.

Kadın çalışacaksa çocuk nerede kalacak?

Türkiye’nin cevaplaması gereken en temel sorulardan biri bu.

Bir anne çalışmak istediğinde çocuğunu güvenli, nitelikli ve ulaşılabilir bir bakım hizmetine bırakabiliyor mu?

Eğer cevap hayırsa, kadın istihdamını artırma hedefi büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalacaktır.

Kadının çalışmasını istiyorsak, yalnızca iş ilanı üretmek yetmez.

Bakım altyapısı üretmek gerekir.

Ulaşım altyapısı gerekir.

Güvenli çalışma ortamı gerekir.

Mesleki eğitim gerekir.

Dijital beceri gerekir.

Sosyal güvence gerekir.

Ve bütün bunların bir maliyeti vardır.

Fakat asıl soru şudur:

Bu maliyeti bugün ödememek, yarın Türkiye’ye daha pahalıya mal olmayacak mı?

Ekonomik bağımlılık görünmeyen bir zincirdir

Şimdi meselenin en ağır tarafına gelelim.

Kadın cinayetleri…

Kadına yönelik şiddet…

Ekonomik bağımlılık…

Bu üç kavramı birbirine bağlarken dikkatli olmak gerekiyor.

Kadın istihdamının artmasının kadın cinayetlerini otomatik olarak azaltacağını söylemek doğru değildir.

Kadın cinayetlerinin nedenleri çok boyutludur.

Şiddet davranışları, kontrol ve tahakküm, koruma mekanizmaları, kolluk ve yargının etkinliği, güvenli barınma, sosyal hizmetler ve şiddetin önlenmesine yönelik politikalar birlikte ele alınmalıdır.

Ancak ekonomik bağımsızlığı bu tablonun dışında bırakmak da doğru değildir.

Çünkü ekonomik bağımsızlık, şiddet gören bir kadın için bazen yalnızca bir gelir değildir.

Bir seçenek olabilir.

Kendi hesabı…

Kendi geliri…

Kendi sosyal güvenliği…

Kendi mesleği…

Kendi çalışma çevresi…

Gerekirse kendi evinin kirasını ödeyebilme gücü…

Şiddet gördüğü bir ortamdan ayrılmak isteyen bir kadına “git” demek kolaydır.

Peki nereye gidecek?

Nasıl geçinecek?

Çocuğunun masrafını nasıl karşılayacak?

Kirasını kim ödeyecek?

İşini nasıl bulacak?

Güvenli bir eve nasıl çıkacak?

İşte ekonomik bağımlılık tam burada görünmeyen bir zincire dönüşebilir.

Kapıda kilit yoktur.

Duvar yoktur.

Gardiyan yoktur.

Ama aslında para yoktur.

Ve para yoksa seçenekler de daralabilir.

Bu nedenle ekonomik özgürlük, kadın cinayetlerinin tek başına çözümü değildir.

Ama kadınların yaşam hakkı ve şiddetten uzaklaşabilme kapasitesi açısından önemli bir politika alanıdır.

Dünyada hedefler konulurken Türkiye ne yapacak?

Avrupa Birliği ve BM Kadın Birimi 2030’u işaret ediyor.

Kadın istihdamında ölçülebilir artış hedefliyor.

500 bin yeni iş hedefinden söz ediyor.

Bakım ekonomisine yatırım diyor.

Yeşil dönüşüm diyor.

STEM diyor.

Girişimcilik diyor.

Özel sektörü masaya çağırıyor.

Finans kuruluşlarını sürece dahil ediyor.

Kamu ve özel sektör kaynaklarını bir araya getiriyor.

Yani mesele “kadınlara iş verelim” düzeyinde bırakılmıyor.

Ekonominin tamamının yeniden düşünülmesi gerektiği kabul ediliyor.

Türkiye’nin de benzer bir perspektife ihtiyacı var.

Kadın istihdamını artıracak hedefler yıllık raporlarda kalan temenniler olmamalı.

Sorumlusu belli olmalı.

Bütçesi belli olmalı.

Takvimi belli olmalı.

Ölçüm kriterleri belli olmalı.

Sonucu kamuoyuna açıklanmalı.

Çünkü artık yeni bir rapordan çok, sonuç veren bir eylem planına ihtiyaç var.

Bu planın adı neden “kadın politikası” ile sınırlı kalmamalı?

Çünkü bu mesele tek bir bakanlığın çözebileceği kadar küçük değil.

Çalışma hayatı var.

Hazine ve maliye politikaları var.

Aile ve sosyal hizmetler var.

Eğitim var.

Yerel yönetimler var.

İş dünyası var.

Sendikalar var.

Bankalar ve finans kuruluşları var.

Sivil toplum var.

Ve elbette toplumun kendisi var.

Kadın istihdamını artırmak istiyorsak bu kurumların aynı masada oturması gerekiyor.

Çünkü kadınların ekonomik özgürlüğü yalnızca çalışma hayatıyla başlamıyor.

Eğitimle başlıyor.

Bakım hizmetleriyle devam ediyor.

Ulaşım ve güvenlikle güçleniyor.

Finansmana erişimle büyüyor.

Sosyal güvenlikle kalıcı hale geliyor.

Hukuk güvencesiyle korunuyor.

Kadın girişimciye kredi vermek yetiyor mu?

Hayır.

Finansmana erişim önemlidir ama tek başına yeterli değildir.

Kadının pazara erişimi var mı?

Dijital altyapıya ulaşabiliyor mu?

Finans ve muhasebe bilgisine sahip mi?

Mentorluk desteği alabiliyor mu?

Kamu ve özel sektör tedarik zincirlerine girebiliyor mu?

Ürününü başka şehirlere veya ülkelere satabiliyor mu?

Teknolojiye erişebiliyor mu?

İşini büyüttüğünde nitelikli çalışan bulabiliyor mu?

Bütün bunlar aynı zincirin halkalarıdır.

Kadın girişimciliğini yalnızca “kredi verelim” yaklaşımına sıkıştırmak, sorunun tamamını görmemektir.

Kadın girişimciliği gerçek bir büyüme politikası olarak ele alınmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca kadınlar değil, Türkiye’nin geleceği

Türkiye önümüzdeki yıllarda büyüme, verimlilik ve rekabet gücü sorunlarıyla karşı karşıya.

Bu sorunların çözümünde en değerli kaynaklardan biri ise insan kaynağı.

Kadınların önemli bir bölümünü ekonomik sistemin dışında bırakan bir ülke, kendi potansiyelinin tamamını kullanamaz.

Üstelik ekonomik kayıp yalnızca bugüne ait değildir.

Bugün çalışamayan kadın, yarın daha düşük emeklilik geliriyle karşılaşabilir.

Bugün deneyim kazanamayan kadın, yarın daha düşük ücretle karşılaşabilir.

Bugün iş hayatından uzak kalan kadın, yarın yönetici kadrolarında daha az temsil edilebilir.

Bugün ekonomik bağımsızlığını kuramayan kadın, yarın hayatının en kritik kararlarında daha az seçeneğe sahip olabilir.

Yani bugün görmezden geldiğimiz sorunlar, yarının ekonomik ve sosyal faturasıdır.

Bir ülkenin gerçek zenginliği nedir?

Ekonomiyi çoğu zaman borsa, döviz, faiz, enflasyon ve büyüme rakamları üzerinden konuşuyoruz.

Elbette bunların hepsi önemli.

Ama ekonominin temelinde insan var.

İnsanın emeği.

İnsanın bilgisi.

İnsanın yeteneği.

İnsanın üretme gücü.

İnsanın girişimciliği.

Ve insanın özgürlüğü.

Kadınların potansiyelinin önemli bir bölümünü kullanamayan bir ülke, kendi ekonomik kapasitesinin tamamına ulaşamaz.

Bu kadar basit.

Ama bir o kadar da ağır.

Çünkü mesele yalnızca ekonomik büyüme değildir.

Mesele, bir kadının kendi emeğinin karşılığını alabilmesidir.

Kendi hesabının olmasıdır.

Kendi kararını verebilmesidir.

Çocuğunun geleceği için başkasının insafına mahkûm olmamasıdır.

Gerekirse şiddet gördüğü bir evden çıkabilecek ekonomik güce sahip olmasıdır.

Ve elbette güven içinde yaşayabilmesidir.

Artık “ne zaman?” değil, “nasıl?” demeliyiz

Türkiye’nin önünde çok sayıda rapor var.

Strateji belgeleri var.

Eylem planları var.

İyi niyetli açıklamalar var.

Fakat kadınların ihtiyacı yeni bir açıklamadan çok daha fazlası.

Ölçülebilir hedef.

Bütçe.

Takvim.

Sorumlu kurum.

Denetim.

Şeffaflık.

Sonuç.

Bir kadının işe girebilmesi için kreş gerekiyorsa kreş yapılmalı.

Şiddetten kaçan kadının ekonomik desteğe ihtiyacı varsa bu destek sağlanmalı.

Güvenli barınma gerekiyorsa kapasite artırılmalı.

Mesleki eğitim gerekiyorsa eğitim programları kurulmalı.

İşyerinde ayrımcılık varsa denetlenmeli.

Kadın girişimci finansmana erişemiyorsa bunun önündeki yapısal engeller kaldırılmalı.

Şiddet tehdidi varsa koruma mekanizmaları zamanında ve etkin biçimde çalışmalı.

Ve bütün bunlar birbirinden kopuk politikalar olarak değil, aynı bütünün parçaları olarak görülmeli.

Çünkü bir kadının yaşamını korumak yalnızca tehlike ortaya çıktığında müdahale etmek değildir.

Bazen onu o tehlikeye karşı daha güçlü hale getirecek ekonomik ve sosyal zemini önceden kurmaktır.

Analar…

Hep benim annem bir başkadır deriz ya!..

Yazının başındaki o iki anneye yeniden dönüyorum.

Pusetini iterek pazar sabahının sessizliğinde yürüyen anneye…

Ve çocuğunu sırtına bağlayıp güneşin altında toprağa emeğini veren anneye…

İkisi de anne.

İkisi de emekçi.

İkisi de bu ülkenin ekonomik ve toplumsal hayatının bir parçası.

Biri belki daha rahat koşullarda yaşıyor.

Diğeri hayatını her gün yeniden kazanmak zorunda.

Ama ikisinin de emeği var.

İkisinin de hayali var.

İkisinin de çocuğu için kurduğu bir gelecek var.

Ve ikisinin de güven içinde yaşama hakkı var.

Analar…

Anneler…

Kadınlarımız…

Haklarını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz kadar büyük bir emeğin taşıyıcıları.

Onlar evlerimizi ayakta tutuyor.

Çocuklarımızı büyütüyor.

Tarlalarımızı sürüyor.

Fabrikalarımızı çalıştırıyor.

Hastanelerimizde, okullarımızda, ofislerimizde, dükkânlarımızda ve hayatın her alanında emek veriyor.

Bazen ücret karşılığında.

Bazen hiçbir ücret almadan.

Bazen görünür olarak.

Çoğu zaman görünmeden.

Ama her zaman hayatın yükünü taşıyarak.

İşte bu yüzden kadın istihdamı yalnızca bir ekonomik gösterge değildir.

Kadının emeği yalnızca bir üretim girdisi değildir.

Kadının ekonomik özgürlüğü yalnızca bir gelir meselesi değildir.

Bunların tamamı aynı zamanda onur, özgürlük, güvenlik ve yaşam hakkı meselesidir.

Geciken her yılın bir bedeli var

Türkiye’nin kadın istihdamını artırmak için artık daha fazla beklememesi gerekiyor.

Ama mesele sadece istihdam rakamını yükseltmek de değil.

Kadının güvenceli, adil ücretli, sürdürülebilir ve geleceği olan işlere ulaşabilmesini sağlamak.

Bakım yükünü kadınların omuzlarından paylaşmak.

Şiddet gören kadınların ekonomik olarak ayakta kalabilmesini sağlamak.

Kadın girişimcilerin önündeki finansal ve yapısal engelleri kaldırmak.

Ve kadına yönelik şiddetle mücadeleyi ekonomi politikalarından bağımsız düşünmemek.

Çünkü ekonomik özgürlük tek başına kadına yönelik şiddeti bitirmez.

Ama ekonomik bağımlılığı görmezden gelen hiçbir mücadele de eksiksiz değildir.

Bugün kaybettiğimiz yalnızca bir büyüme puanı değildir.

Bir kadının iş hayatına giremediği her yıl, kullanılmayan bir yetenek vardır.

Bir kadının emeğinin karşılığını alamadığı her yıl, görünmeyen bir ekonomik kayıp vardır.

Bir kadının ekonomik bağımlılık nedeniyle hayatını yeniden kuramadığı her durumda, toplumun önünde kapanmamış bir yara vardır.

Ve bazı gecikmelerin bedeli bilançolarda görünmez.

Bazı kayıpların adı yüzde değildir.

Bazı kayıpların adı işsizlik değildir.

Bazı kayıpların adı GSYH değildir.

Bazı kayıpların adı hayattır.

Pazar sabahı kahvemiz soğurken, belki de artık şu gerçeği konuşmanın zamanıdır:

Bir ülke kadınlarının emeğini görünür kılamıyorsa, ekonomik potansiyelinin tamamını kullanamıyor demektir.

Kadınlarına ekonomik özgürlük sağlayamıyorsa, toplumsal dayanıklılığını eksik bırakıyor demektir.

Kadınlarını şiddetten koruyamıyorsa, kalkınmanın en temel anlamını sorgulamak zorundadır.

Ve artık mesele “kadınlar ne zaman daha fazla çalışacak?” sorusu değildir.

Söz sizde…

Türkiye, kadınların çalışabildiği, üretebildiği, kendi parasını kazanabildiği, gerektiğinde şiddetten uzaklaşabildiği ve çocuklarıyla birlikte güven içinde yaşayabildiği bir ekonomik düzeni kurmak için daha neyi bekliyor?

Sizce bir ülkenin kadınlarının emeğini görünmez bırakarak gerçek anlamda zenginleşmesi mümkün mü, yoksa kadınların ekonomik özgürlüğünü sağlamak artık yalnızca bir sosyal politika değil, Türkiye’nin geleceğine ilişkin en temel ekonomi politikalarından biri mi?

Erhan Yurdayüksel

27 Eylül 2026