Erhan Yurdayüksel: Zeybek…

TARLANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI: TOPRAĞIN EFENDİSİ NEREDE?

Zeybeğin toprağa vuran adımlarından Avrupa’nın tarım bütçesine, Türkiye’nin üretim çıkmazından çiftçinin borç yüküne uzanan bir ekonomi hikâyesi…

Pazar sabahının kahve keyfide, zeybek müziğinin sesini biraz daha açarak yine birlikteyiz. Sade kahvemiz hazır.

Gelin, kahvemizi yudumlarken yalnızca güne değil, ülkemizin ekonomisine, toprağımıza, üreticimize ve geleceğimize de biraz daha dikkatle bakalım. Zeybeğin ağır, vakur ve gururlu ezgileri eşliğinde düşünelim.

Bir lider zeybek oynuyor…

Toprağa doğru eğiliyor.

Bir eliyle dizine vuruyor, diğer eliyle toprağa dokunuyor.

O hareketin içinde yalnızca bir halk oyununun figürü yok. Orada toprağa saygı var. Emeğe bağlılık var.

Üretime verilen değer var. Ve belki de gelecek kuşaklara bırakılmış sessiz bir mesaj var: “Bu toprakları işleyenin, üretenin, alın terini berekete dönüştürenin kıymetini bilin.”

Çünkü toprağın ne anlama geldiğini bilen insan, o toprağı işleyenin kim olduğunu da bilir.

Zeybeği bilmeyen lider, tarımın dilini anlayabilir mi?

Mustafa Kemal Atatürk’ün hafızalara kazınan “Köylü milletin efendisidir” sözü, işte bu anlayışın tarihsel ifadelerinden biridir.

Bu söz yalnızca geçmişin sayfalarında kalmış bir vecize değil, ekonomik bağımsızlığın, toplumsal adaletin ve üretime dayalı kalkınmanın temelinde duran bir anlayıştır.

Peki bugün?

Zeybeğin ruhunu, toprağın dilini ve üreticinin alın terini anlamadan tarımın geleceğini anlayabilir miyiz?

Mesele zeybek oynamak değil, zeybeğin temsil ettiği kültürü anlamak, toprağa eğilmenin anlamını kavramak ve üreten insanın önünde saygıyla durabilmektir.

Çünkü bugün masamızda yalnızca bir fincan kahve yok!..

Avrupa’dan Türkiye’ye uzanan milyarlarca avroluk bütçelerin, trilyonlarca liralık borçların, daralan tarım alanlarının, yükselen girdi maliyetlerinin ve ağırlaşan geçim mücadelesinin hikâyesi var.

Ve bu hikâyenin merkezinde, çoğu zaman sesi yeterince duyulmayan bir insan var:

Çiftçi.

AVRUPA’DA TARIM ALARMI: GELECEĞİN SOFRASI BÜTÇEDE KURULUR

Önce gözümüzü Avrupa’ya çevirelim. Avrupa Birliği’nde 2028-2034 dönemini kapsayacak Çok Yıllı Mali Çerçeve görüşmeleri sürerken, 17 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanı tarım ve uyum politikalarına ayrılan kaynakların korunması çağrısında bulundu.

Bulgaristan’dan İtalya’ya, İspanya’dan Polonya’ya uzanan bu çağrının arkasında yalnızca bütçe hesapları değil, güvenlik, savunma, enerji, rekabet gücü ve gıda güvenliği yatıyor.

Avrupa’nın önündeki soru oldukça açık:

Yeni ihtiyaçlar için kaynak yaratılırken, insanın temel ihtiyacını karşılayan üretim düzeni nasıl korunacak?

Çünkü Avrupa’da tarım yalnızca bir geçim kapısı değil, gıda güvenliği, kırsal kalkınma, ekonomik istikrar ve stratejik dayanıklılık olarak görülüyor.

Enflasyon hesaba katıldığında kaynakların reel olarak azalması ihtimali tartışılıyor.

Yani mesele yalnızca rakamın büyütülmesi değil, o rakamla gerçekte ne kadar üretim yapılabildiği.

Avrupa’nın 17 ülkesinden yükselen ortak çağrı bize önemli bir ekonomik gerçeği hatırlatıyor:

Tarım, kriz zamanında hatırlanacak bir sektör değil, kriz gelmeden korunması gereken stratejik bir alandır.

Peki ya biz? Avrupa çiftçisinin geleceği için ortak mücadele verirken, kendi toprağımızın ve üreticimizin geleceğini ne kadar konuşuyoruz?

TÜRKİYE’NİN TARIM ÇIKMAZI: RAKAMLAR BÜYÜYOR, ÜRETİCİNİN YÜKÜ AĞIRLAŞIYOR

Şimdi kendi topraklarımıza dönelim.

Türkiye’nin tarımsal hasılasının 83,2 milyar dolar düzeyine ulaştığı ve dünyada ilk yedi ülke arasında gösterildiği belirtiliyor. Büyük bir rakam.

Ancak ekonominin gerçek hikâyesi yalnızca toplam üretim değerine bakılarak okunamaz.

Çünkü büyük rakamların arkasında küçük üreticinin daralan yaşam alanı, artan maliyetleri, borç sarmalı ve gelir belirsizliği var.

Bir tarafta milyarlarca dolarlık tarımsal üretim, diğer tarafta mazotun, gübrenin ve tohumun hesabını yapan çiftçi…

Bir tarafta market raflarında yükselen fiyatlar, diğer tarafta ürününü maliyetine bile satamayan üretici…

İşte Türkiye’nin tarım çıkmazı tam da bu zıtlıkta saklıdır.

Üretim büyüklüğü ile üreticinin refahı aynı şey değildir. Tarımsal hasılanın artması, çiftçinin mutlaka daha fazla kazandığı anlamına gelmez.

Toprak Kaybı: Türkiye’de son 22 yılda yaklaşık 2,5 milyon hektar tarım arazisinin üretim dışı kaldığı belirtiliyor.

Kişi başına düşen tarım arazisi 4,9 dekardan 2,79 dekara geriledi. Toprağı kaybetmek, geleceğin ekmeğini küçültmektir.

Borç Yükü: Tarım kesiminin toplam banka kredi borcunun 1,4 trilyon Türk lirasını aşması, borcun üretimi finanse eden bir araç olmaktan çıkıp üreticiyi tarlaya bağlayan ağır bir zincire dönüştüğünü gösteriyor.

ZEYBEĞİN TOPRAĞA VURAN ELİ VE SON YUDUM

Şimdi yeniden pazar kahvemize dönelim.

Zeybek hâlâ çalıyor.

Bir lider ağır ağır eğiliyor, dizine vuruyor ve elini toprağa uzatıyor.

O hareketin en güçlü tarafı emeğin önünde eğilmektir.

Çünkü o toprakta yalnızca buğday değil; bir ailenin umudu, bir çocuğun geleceği, bir köyün yaşamı ve bir ülkenin ekonomik bağımsızlığı yetişir.

Gıda fiyatları yükseldiğinde aile bütçesi sarsılır, üretim maliyetleri arttığında sanayi etkilenir, ithalat ihtiyacı büyüdüğünde döviz baskısı oluşur.

Tarım, ekonominin kenarında duran küçük bir sektör değil, merkezindeki en kritik zincirdir.

Sabah gün doğmadan tarlasında mazot hesabı yapan, aylarca yağmuru ve hasadı bekleyen çiftçinin karşısındaki en büyük dram, ürününü değerinde satamamasıdır.

Tarlada ürün var ama para yok; markette ürün var ama tüketicinin cebindeki para yetmiyor. Bu çelişkiyi çözmeden ne üreticiyi ne de tüketiciyi koruyabiliriz.

Kahve bitti.

Pazar bitecek.

Ama tarla yarın yine bizi bekleyecek.

Çünkü toprak bekler, tohum bekler, mevsim bekler, fakat çiftçinin borcu, maliyetler ve hayat beklemez.

SÖZ SİZDE!

“Köylü milletin efendisidir” sözünü geçmişin güzel bir hatırası olmaktan çıkarıp bugünün ekonomik hayatında yeniden anlamlandırmak için çiftçinin emeğinin karşılığını alması, tarım arazilerinin ve su kaynaklarının korunması adına ilk olarak hangi yapısal adım atılmalı ve sizce bu sorun tarlada mı, finansmanda mı, yoksa aracı zincirinde mi başlıyor?

Zeybeği oynayan liderin toprağa dokunuşundaki o derin anlamı ve sorumluluğu düşündüğünüzde, tarlanın sessiz çığlığını dindirmek ve üreticiyi yeniden güçlü kılmak için birey ve devlet olarak üzerimize düşen en acil görev nedir?

Toprağın efendisi olması gereken çiftçiyi, kendi toprağında yeniden güçlü ve üretken hâle getirebilmek için ne yapmalıyız?

Çünkü tarla yalnızca çiftçinin değildir.

Sofra yalnızca tüketicinin değildir.

Toprak hepimizindir.

Ve toprağın geleceği, aslında hepimizin geleceğidir.

Zeybek dizini yere vuruyor…

El toprağa uzanıyor…

Ama söz bitmiyor.

Erhan Yurdayüksel

04 Ekim 2026