Erhan Yurdayüksel: Yol Ayrımı

Stratejik Özerklik Çıkmazı: Avrupa’nın Silahlanma Hamlesi, Ekonomik Maliyetler ve Türkiye’nin Konumu

2026 Münih Güvenlik Konferansı, dünya siyasetinin ve küresel ekonominin mermer sütunlarını sarsan net bir gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi:

Avrupa, İkinci Dünya Savaşı sonrasının en büyük askeri ve endüstriyel dönüşümünü yaşıyor.

Washington’ın güvenlik şemsiyesinden gelecekte mahrum kalabileceği endişesi ve Ukrayna savaşının yarattığı konjonktür, Brüksel’i “Stratejik Özerklik” adı altında devasa bir savunma ekonomisi inşa etmeye itiyor.

Ancak Avrupa Birliği’nin (AB) bu yeni hamlesi, EDIS (Avrupa Savunma Sanayii Programı) ve 2025 Savunma Hazırlık Paketi gibi milyarlarca avroluk devasa bütçelere dayanırken, hem yapısal ekonomi politikaları hem de jeopolitik denklemler açısından derin çelişkileri barındırıyor.

Bu süreç, sadece AB’nin kendi iç pazar dinamiklerini ve denetim mekanizmalarını değil, aynı zamanda dışarıda tuttuğu bölgesel güçlerin özellikle de Türkiye’nin

küresel savunma mimarisindeki yerini doğrudan ilgilendiriyor.

Ekonomi Politiğin Karanlık Yüzü: Sanayi Çıkarları ve Denetimsizlik

Avrupa’nın savunma hamlesi, saf bir güvenlik politikasından öte, milyarlarca avroluk devasa bir sanayi ve ticaret stratejisidir.

Brüksel, 2030 yılına kadar savunma alımlarının en az yüzde 50’sinin Avrupalı tedarikçilerden yapılmasını ve iç savunma ticaretinin pazarın yüzde 35’ine çıkarılmasını hedefliyor.

Ancak bu ekonomik büyüme ve üretim iştahı, ciddi denetim mekanizmalarından yoksun bir hukuki labirentte ilerliyor.

AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma’nın 346. maddesi uyarınca, üye devletler ulusal güvenlik ve silah ihracatı lisanslarında mutlak bir egemenliğe sahip.

2008 tarihli AB Ortak Tutumu insan hakları ve çatışma riski gibi sekiz kriter belirlese de, Brüksel merkezli COARM grubu sadece bilgi paylaşmakla sınırlı, ulusal hükümetlerin kararlarını veto etme ya da bağlayıcı karar alma yetkisine sahip değil.

Bu durum, ekonomide “kural erozyonu” yaratıyor.

Hollandalı barış örgütü PAX’tan Frank Slijper’in de vurguladığı gibi, jeopolitik baskılar ve petrodolar çıkarları, insan hakları ve hukuki normları gölgede bırakıyor.

Nitekim geçmişte Yemen savaşında kullanılan Avrupa menşeli silahların Suudi Arabistan ve BAE’ye akması, ekonomik çıkarların denetim mekanizmalarını nasıl baypas ettiğinin en somut kanıtı.

Savunma Hazırlık Paketi ile AB içinde silah transferlerinin kolaylaştırılması, montajın yapıldığı ülke dışındaki tedarikçi ülkelerin denetim yetkisini zayıflatarak yeni kaçak noktaları yaratma riski taşıyor.

Sanayi lobilerinin baskısı, sivil toplumun sesini bastırırken, “büyüme ve kâr” odaklı bu ekonomi politikası küresel riskleri artırıyor.

Türkiye’nin Konumu: Dışlanan Ama Vazgeçilemeyen Aktör

Avrupa’nın savunma sanayiini millileştirme ve ABD’ye bağımlılığı azaltma çabaları, ekonomik ve jeopolitik açıdan kritik bir soruyu beraberinde getiriyor:

Avrupa’nın savunma ekosistemini yeniden kurarken, kıtanın en büyük ikinci NATO ordusuna ve köklü savunma sanayiine sahip olan Türkiye’yi dışlaması rasyonel mi?

Bugün AB; tedarik zincirlerini güçlendirmek, mühimmat üretimini artırmak ve Ukrayna’nın açığını kapatmak için çırpınırken, kendisiyle gümrük birliği içinde olan ve savunma teknolojilerinde (özellikle insansız sistemler, zırhlı araçlar ve elektronik harp alanında) dünya çapında rekorlar kıran Türkiye’yi göz ardı ediyor.

Bu dışlama, sadece Brüksel’in “stratejik özerklik” hedefine ulaşmasını zorlaştıran maliyetli bir hata olmakla kalmıyor, aynı zamanda Avrupa pazarının kendi içinde rekabet gücünü de sınırlıyor.

Tedarik Zinciri ve Entegrasyon: Türkiye’nin savunma sanayii, küresel ölçekte kanıtlanmış maliyet-etkin üretim kapasitesiyle, AB’nin 2030 hedeflerine ulaşmasında kilit bir katalizör olabilirdi.

Ancak siyasi engeller ve dar vizyonlu dışlama politikaları, iki taraf arasındaki sinerjiyi engelliyor.

Stratejik Güvenlik Ortaklığı: Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da güvenliğin anahtarını elinde tutan bir Türkiye olmaksızın, Avrupa’nın kendi sınırları dışındaki krizleri yönetmesi ekonomik olarak çok daha maliyetli ve askeri olarak sürdürülemez bir durumdadır.
Üçüncü Ülke Pazarları ve Rekabet: AB, kendi iç pazarını korumaya çalışırken, Türkiye’nin küresel pazarlarda (Afrika, Asya, Orta Doğu) bağımsız ve agresif bir şekilde kendi pazar ağını kurması, Avrupalı üreticiler için uzun vadede ciddi bir rekabet baskısı yaratacaktır.

Brüksel Bir Yol Ayrımında

Münih 2026’da çizilen tablo gösteriyor ki, Avrupa sadece askeri bir krizle değil, derin bir ekonomi-politik kimlik kriziyle karşı karşıyadır.

Silah ihracatındaki denetimsizlikler, sanayi lobilerinin baskısı ve iç pazar kural açıkları düzeltilmediği sürece, AB’nin “barış projesi” olma iddiası zayıflayacaktır.

Frank Slijper’in haklı tespitiyle, “Eğer Avrupa için sanayi kapasitesi oluşturmakta zorlanıyorsanız, en azından Avrupa Birliği dışına ihracat yapmadığınızdan emin olun” çağrısı, kıtanın önceliklerini acilen gözden geçirmesi gerektiğini söylüyor.

Bu bağlamda Türkiye, Avrupa’nın savunma hamlesinde bir “rakip” veya “dışarıda bırakılan” değil, ortak güvenlik ve ekonomik akıl temelinde entegre olması gereken vazgeçilmez bir stratejik paydaştır.

Brüksel, dar siyasi hesapları bir kenara bırakıp rasyonel ekonomik ve stratejik iş birliğine yönelmediği sürece, kendi kurduğu savunma labirentinde kaybolmaya mahkûm olacaktır.

Söz Sizde

Stratejik Hata mı, Zorunluluk mu?

Sizce Avrupa Birliği’nin savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltma hamlesinde Türkiye gibi güçlü bir aktörü dışlaması, Brüksel’in uzun vadeli güvenliğini ve ekonomik verimliliğini nasıl etkiler?

Ekonomi ve İnsan Hakları Çatışması: Jeopolitik baskılar ve ekonomik kâr hırsı, silah ihracatındaki denetim mekanizmalarını tamamen işlevsiz mi kılıyor, yoksa bu, gerçekçi dış politikanın kaçınılmaz bir bedeli mi?

İç Pazarın Geleceği: Sivil toplum kuruluşlarının uyarılarına rağmen, AB’nin sanayi lobilerinin baskısıyla kuralları esnetmesi Avrupa’nın “değerler birliği” iddiasına ne kadar zarar veriyor?

Erhan Yurdayüksel

21 Ekim 2026