Kuraklığın Çorak Tarlalarından Sellerin Koynuna: Türkiye ve Gezegen İçin Çanlar Çalıyor
Gezegenin nefes borusu sıkışıyor.
Dünyanın öbür ucunda, Pasifik’in derinliklerinde başlayan o sessiz kıpırtı, o görünmez sıcaklık dalgası, bugün kapımıza dayandı.
Metinler dolusu bilimsel raporun, o soğuk istatistiklerin ötesinde, Orta Amerika’da deri kemiğe dönmüş bir ineğin, Arjantin’de sular altında kalan yuvaların ve Sri Lanka’da yaraları sarılmadan yeniden yıkılan umutların hikâyesi bu.
Adına ister “Süper El Niño” deyin ister doğanın intikamı, gerçeği değiştiremiyoruz:
Dünya, insan eliyle hızlandırılmış bir iklim krizinin en acımasız sınavından geçiyor.
Ve bu sınav, artık sadece uzak coğrafyaların değil, bizim de hikâyemiz.
Türkiye’nin Çelişkili İklim Kapanı: Kuraklık ve Sel Arasında
Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili, benzersiz coğrafi konumuyla tarihin en eski medeniyetlerine beşiklik etmiş bir cennet.
Ancak bu cennet, bugün küresel iklim salınımının en şiddetli rampalarından biri haline geldi.
Akdeniz kuşağının kalbinde yer alan ülkemiz, Süper El Niño gibi küresel anomalilerden ve insan kaynaklı ısınmadan en doğrudan etkilenen bölgelerin başında geliyor.
Bir yanda, asırlık çınarların kuruduğu, göllerin haritadan silindiği, tarım topraklarının çölleşmeye yüz tuttuğu acımasız bir kuraklık…
Diğer yanda ise birkaç saat içinde toprağın ememeyeceği kadar vahşi bir güçle inen, kasabaları yutan ani ve yıkıcı seller.
Türkiye’nin genel iklim koşulları, artık bu iki uç nokta arasında savrulan tehlikeli bir sarkaç gibi.
Toprağın Çatlayan Yüzü (Kuraklık): İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve hatta bir zamanlar suyun başkenti sayılan Trakya’da yeraltı su seviyeleri tarihin en dip noktalarında.
Çiftçilerimiz, El Salvador’daki Antonio Aguilar ile aynı kaderi paylaşıyor.
Tarlaya atılan tohumun yağmur yüzü görmemesi, sadece bir tarım krizi değil, sofradaki ekmeğin, ülkenin gıda güvenliğinin ve kırsal yaşamın ölüm fermanıdır.
Barajlardaki doluluk oranlarının tehlike sinyalleri vermesi, metropollerin musluklarından akacak suyun bile gelecekte bir lüks olabileceğinin habercisidir.
Betonun ve Vadilerin Yutan Suları (Seller): Atmosfer daha sıcakken daha fazla nem tutuyor.
Bu, havada biriken devasa su kütlesinin bir gün, en şiddetli ve acımasız haliyle yere inmesi demek.
Karadeniz’in dik yamaçlarında, Ege’nin verimli ovalarında ya da büyük şehirlerin yanlış yapılaşmış beton yığınları arasında yaşanan ani sel felaketleri, doğanın bize çıkardığı faturadır.
Dere yataklarına kurulan hayaller, birkaç saatlik coşkun sularla silinip gidiyor; canlar, mallar, tarihler yok oluyor.
Gezegenin Çığlığı: Mercanlardan Sığırlara Ortak Bir Yıkım
Pasifik’teki birkaç derecelik o masum gibi görünen sıcaklık sapması, “telebağlantılar” dediğimiz zincirleme reaksiyonla dünyayı altüst ediyor.
Iguazu Şelalesi’ni fırtınayla kapatan devasa sular, Sudan’da tarlada kuruyan mısırlar, mercan resiflerinin yüzde 44’ünün yok olma eşiğine gelmesi hep aynı gerçeğe işaret ediyor:
Doğanın dengesi değişti.
BM Kalkınma Şefi Alexander De Croo’nun haklı uyarısı kulaklarımızdan gitmemeli:
Bu krizler zinciri, en kırılgan insanları, yoksulları ve toprağa bağımlı kitleleri doğrudan vurdukça toplumsal patlamaları, göç dalgalarını ve derin bir küresel yoksulluğu tetikliyor.
El Niño’yu tek başına durduramayız, o, gezegenin doğal döngüsünün bir parçası.
Ancak okyanusları ısıtan, buzulları eriten, atmosferin dengesini bozan insan eliyle yaratılmış ısınmayı frenlemek bizim elimizde.
Yaşamın Dengesi İçin Uyanma Vakti
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında gökyüzüne bakıp yağmur bekleyen çiftçinin gözündeki endişe de, ani bir baskınla evini terk etmek zorunda kalan vatandaşın çaresizliği de aynı kökten besleniyor.
İklim krizini sadece “çevrecilerin meselesi” olarak görmek, yangın sönerken evin ahşabını saymaya benzer.
Kuraklıkla kavrulan ovalarımız ve sellerle boğuşan şehirlerimiz bize tek bir şey söylüyor:
Artık doğayla inatlaşmanın değil, onun kurallarına saygı duymanın zamanıdır.
Karbon emisyonlarını azaltmak, suyu damla damla korumak, betona değil toprağa yatırım yapmak bir tercih değil, hayatta kalma zorunluluğudur.
Yoksa yarın, kuruyan nehir yataklarında ve sular altında kalan anılarda arayacağımız tek şey, kaybettiğimiz geleceğimiz olacaktır.
Erhan Yurdayüksel
22 Ekim 2026