Erhan Yurdayüksel: Ada Sahilleri…

ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM… AMA BÜTÇE İZİN VERİRSE!

Bir zamanlar şeker paketinden bizde plastik oyuncak, Almanya’da ise ada çıkardı, şimdi ay sonunu getirmek için paketten hesap makinesi çıkmalı!

Pazar sohbetimizi şöyle hayal edelim:

Fonda “Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısı, masada köpüklü bir kahve, zihnimizde şehirden uzak, sessiz sakin bir adada huzur bulma hayali…

Ne trafik var ne korna sesi ne de bitmek bilmeyen hayat pahalılığı!

İnsan şöyle bir denize bakacak, derin bir nefes alacak, bütün dertlerini dalgalara bırakacak…

Tabii dalgalar da artık eskisi gibi değil!

Onların da kıyıya vurduğu yerde bir maliyet hesabı, bir bakım gideri, bir de kabarık adisyonlar çıkmasından korkuyor insan.

“Hayali bile güzel!” demeyin hemen.

Çünkü bırakın bizim bir adaya kaçıp kafamızı dinlememizi, Kanada’da bedavaya ada kazanan adam bile ekonomik gerçeklere yenilmiş durumda.

Anlaşılan, günümüz dünyasında cennetin bile bir işletme maliyeti var!

Hikâyemizin kahramanı, Almanya’nın Bavyera eyaletinde yaşayan Matthias R. Kendisi bundan 21 yıl önce, 2005 yılında, Haribo’nun düzenlediği bir çekiliş sayesinde hayatının en sıra dışı ödülünü kazanıyor:

Kanada’nın Nova Scotia eyaletinde özel bir ada, ahşap bir ev, kano, balıkçılık ekipmanları ve elbette koli koli meşhur Altın Ayıcık şekerlemeleri…

Bazı insanlara çekilişten tost makinesi çıkar, bazılarına kahve fincanı, Matthias’a ise bildiğiniz ada çıkıyor!

Üstelik deniziyle, iskelesiyle, ahşap eviyle…

Şekerin içinden çıkan mutluluk, kelimenin tam anlamıyla gayrimenkule dönüşüyor.

Ancak hayat, şeker tadında başlayan her hikâyenin sonunu tatlı bitirmiyor.

Şekerden Çıkan Ada, Masraftan Çıkan Hayat Dersi!

Matthias’ın kazandığı ada, zamanla bir huzur mekânından çok, uzaktan yönetilmesi gereken bir işletmeye dönüşmüş.

Çünkü burası, kapıyı açınca kaloriferin yandığı, musluğu çevirince suyun aktığı, düğmeye basınca elektriğin geldiği şehir hayatından biraz farklı.

Elektrik güneş panellerinden sağlanıyor.

Su, gölden pompalanıyor.

Tuvalet ise kompost sistemiyle çalışıyor.

Yani doğayla iç içe, çevre dostu, sade bir yaşam…

Fakat bu romantik tablonun küçük bir kusuru var:

Doğa insana huzur veriyor ama faturaları ödemiyor!

Üstelik adaya ulaşmak için yaklaşık 10 saatlik bir yolculuğu göze almak gerekiyor.

Uçak bileti, araç kiralama, ulaşımın diğer giderleri derken, insanın kafasını dinlemek için çıktığı yolculuk, daha adaya varmadan bütçeyi yoruyor.

Bir de yıllık yüklü miktarda gelen emlak vergisi var!

İşte tam burada romantizm yerini muhasebeye bırakıyor.

Deniz masmavi, orman yemyeşil, göl pırıl pırıl…

Ama insanın gözünün önüne bir anda banka hesabı geliyor.

Martılar özgürce uçarken, zihninizde hesap makinesi tuşları çalışıyor:

“Bu ay gitmesek mi? Uçak biletini seneye alsak?

Şu iskeleyi de bir sonraki yaza bıraksak?”

Derken bir bakmışsınız, adanın sahibi değil, adanın bütçe planlama müdürü olmuşsunuz!

Matthias’ın anne ve babası da yıllarca adanın bakımını üstlenmiş.

Ne var ki mesafeler, emek ve masraflar, zamanla bu sıra dışı mülkü bir hayal olmaktan çıkarıp zahmetli bir sorumluluğa dönüştürmüş.

Sonunda karar verilmiş: Ada, satışa çıkarılmış.

Şimdi düşünün, bir zamanlar şekerleme paketinden çıkan etiketle kazanılan ada, bugün sahibine “Beni artık başkası finanse etsin!” der gibi yeni bir alıcı bekliyor.

Demek ki bazen en pahalı şey, bedavaya kazandığınız şey olabiliyormuş!

Bizde Ada Almak mı? Önce Ay Sonunu Görelim!

Gelelim meselenin Türkiye cephesine…

Alman vatandaşı, Kanada’da kendisine hediye edilen 6,5 hektarlık adayı yıllık vergisi, uçak bileti ve bakım masrafları yüzünden elden çıkarmaya çalışıyor.

Biz de bu haberi okurken bir an durup kendi ekonomik gerçeklerimizi düşünüyoruz.

Adamın derdi adasına nasıl gideceği, bizim derdimiz ay sonuna nasıl gideceğimiz!

O, uçak biletinin fiyatını hesaplıyor, biz pazara gitmeden önce hangi günün daha hesaplı olduğunu araştırıyoruz.

O, yıllar önce taktırdığı güneş panelinin bakımını düşünüyor, biz elektrik faturasını görünce evdeki bütün ışıkları kapatıp güneşin batmaması için dua ediyoruz.

Elbette Almanya’da da geçim sıkıntısı var, vergiler var, hayat pahalılığı var.

Ancak bu hikâyedeki tezat, insanın yüzünde acı bir tebessüm bırakıyor:

Birinin ekonomik hesabı, kendisine ait bir adayı satıp satmamaya dayanırken, diğerinin hesabı çoğu zaman temel ihtiyaçlarını hangi sırayla karşılayacağına dayanıyor.

Bizde bir vatandaşın Marmara Denizi’nde küçük bir tekne alıp kıyıya bağlama hayali kurduğunu düşünün.

Daha teknenin kendisini almadan önce marina ücretini, bakım giderlerini, yakıtı, vergileri hesaplaması gerekiyor.

Tekne suya inmeden bütçe karaya oturabilir!

Hatta bazıları için mesele tekne almak da değil.

Ay sonuna kadar mutfak masrafını denkleştirmek, pazarda uygun fiyatlı sebzeyi bulmak, markette etikete iki kere bakmadan alışveriş yapabilmek…

Bizim için hayat, bazen öyle bir ekonomik dayanıklılık yarışına dönüşüyor ki yarışmanın adı belli: Survivor: Ay Sonu Adası!

Ödül mü? Maaş yatana kadar borçların tamamını kapatmadan hayatta kalabilmek!

Üstelik bu yarışmada elenenin yerine yenisi gelmiyor.

Yarışmacı her ay yeniden başlıyor, parkur aynı, engeller aynı, hatta bazı engellerin fiyatı bir önceki aya göre daha yüksek!

Köpüklü Kahvenin Köpüğü Kaçtı, Hesabı Kaldı!

Bir de şu kahve meselesi var…

Yazının başında ne güzel hayal kurmuştuk: Sessiz bir ada, deniz manzarası, elimizde sade köpüklü bir kahve…

Oysa bugün dışarıda kahve içmek bile başlı başına bir bütçe kalemi hâline gelebiliyor.

Kahvenin fiyatını menüde görünce insan önce kahveye mi baktığını, yoksa küçük bir yatırım fırsatını mı incelediğini şaşırıyor.

Bir fincan kahve içip manzaraya karşı düşüncelere dalmak istiyorsunuz, ama düşünceleriniz dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:

“Bu parayla evde kaç fincan kahve içerdim?”

Eskiden kahve insanı ayıltırdı, şimdi fiyatı insanı kendine getiriyor!

Kahvenin yanında bir de tatlı söylerseniz, Haribo’nun Altın Ayıcıkları aklınıza geliyor.

Matthias, şekerleme sayesinde ada sahibi olmuştu.

Biz ise şekerin fiyatına bakarken bazen bir ada hayalinden vazgeçip bir sonraki market kampanyasını bekliyoruz.

İşin trajikomik tarafı şu:

Adam şekerle ada kazanmış, masraflardan kurtulmak için adasını satıyor.

Biz de şeker alırken bütçemizi kontrol ediyor, kahveyi içerken hesabı düşünüyor, tatil planı yaparken önce kredi kartı ekstresini açıyoruz.

Bir zamanlar “Nereye gitsek?” diye sorardık.

Şimdi sorumuz biraz değişti:

“Gitsek, dönüş parasını da ayırabilir miyiz?”

Asıl Lüks, Adaya Sahip Olmak Değil, Kafanı Dinleyebilmek!

Ancak hikâye bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:

Bir şeyin sahibi olmakla ondan keyif alabilmek aynı şey değil.

Mülkünüz olabilir ama ona gidecek zamanınız olmayabilir.

Eviniz olabilir ama bakımını karşılamak zorlaşabilir.

Bir adanız olabilir ama orada huzur bulmak için yaptığınız hesaplar huzurunuzu kaçırabilir.

Ekonominin hayatımıza etkisi de tam burada ortaya çıkıyor.

Gelirimiz yalnızca ne satın alabileceğimizi değil, sahip olduklarımızdan ne kadar yararlanabileceğimizi de belirliyor.

Hatta bazen hayal kurarken bile önce maliyet hesabı yapıyoruz.

İnsanın canını sıkan da biraz bu değil mi?

Eskiden bir adaya kaçmayı hayal ederdik, şimdi hayalimize ulaşım, konaklama, bakım ve vergi kalemleri ekliyoruz.

Hayaller bile neredeyse fizibilite raporu istiyor!

Yine de bütün bunların arasında küçük bir tesellimiz var:

Hayal kurmak hâlâ bedava. Şimdilik…

O hâlde bu pazar, en iyisi biz en yakın çay ocağına uğrayalım.

Bir bardak çay söyleyelim, telefonumuzdan “Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısını açalım.

Gözlerimizi kapatıp kendimizi masmavi suların ortasında, kuş sesleri eşliğinde hayal edelim.

Ne uçak bileti soran var ne emlak vergisi ne de güneş panelinin bakımını yapan usta…

Yalnız, çay ocağından kalkarken hesabı ödemeyi unutmayalım.

Hayaller vergi dışı olabilir ama çay henüz değil!

 “Ada sahillerinde bekliyorum…”

Bu hikâye, hayatı dolara endeksli, geçim derdini çoktan geride bırakmış bir avuç azınlığa La Fontaine masallarından biri gibi gelebilir.

Oysa milyonlarca insan için hayat, masallardaki gibi mutlu sonla bitmiyor.

Çoğunluğun payına düşen, her gün yeniden başlayan bir Survivor: Issız Adalar mücadelesi…

Ne tropik bir ada var ufukta ne de yarışmanın sonunda kazanılacak büyük ödül.

Sadece bitmeyen faturalar, eriyen maaşlar ve her geçen gün biraz daha uzağa düşen hayaller var.

Asıl acı olan da insanın yoksulluğa alışması değil, bir zamanlar sıradan saydığı mutlulukları artık lüks, kurduğu hayalleri ise ulaşılmaz görmeye başlaması.

Bir fincan kahvenin, birkaç günlük tatilin, başını dinleyeceği küçücük bir kıyının hesabını yapmak zorunda kalması…

Belki de bu yüzden “Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısının ardından gelen o ses, her geçen gün daha anlamlı, daha yakıcı duyulacak:

“Uyan be kardeşim, uyan!” Şarkısına geçtik…

Peki sevgili okurlar, hayallerin kıyıya vurduğu, umutların enflasyona yenildiği, insanların yaşamakla geçinmek arasında sıkışıp kaldığı bu düzende siz ne düşünüyorsunuz?

Söz sizde:

Biz ne zaman hayatı yaşamayı bırakıp yalnızca hayatta kalmaya çalışır olduk?

Geçim derdi, hayallerimizi ve yaşam sevincimizi ne ölçüde elimizden aldı?

Tatil yapmak, bir fincan kahve içmek, sevdiklerimizle huzurlu bir gün geçirmek ne zaman lükse dönüştü?

Sizce bugün mesele gerçekten adaya gitmek mi, yoksa hayatın yükünden uzaklaşacak küçücük bir nefes alanı bulabilmek mi?

Nasıl bir ülkede, nasıl bir ekonomik düzende yaşamak istiyoruz?

Emeğimizin karşılığını alabildiğimiz, yarın kaygısı taşımadığımız ve hayal kurarken önce cüzdanımıza bakmak zorunda kalmadığımız bir hayat sizce mümkün mü?

Ne de olsa bazıları adalarda tatil yapıyor, bazılarıysa bir günlüğüne bile olsa hayatın yükünden uzaklaşacağı bir kıyının hayalini kuruyor.

Yorumlarınızı, düşüncelerinizi ve yaşadıklarınızı paylaşın.

Çünkü bazen bir toplumun gerçek hikâyesi, rakamlarda değil, insanların anlattıklarında saklıdır.

İyi tatiller… Bu Pazarki kahve sohbetimiz, tatil hayalini kurup da gidemeyenlere sabır dileğimiz, hâlâ değişime inananlara umut olsun.

Erhan Yurdayüksel

25 Ekim 2026