Gençleri Korumak mı, Gençleri Anlamak mı? Dijital Yasaklar, Sokaktaki Z Kuşağı ve Ekonomik Çıkmaz Bize Ne Anlatıyor?
İnce belli bardakta çaylarımız geldi, demli ve hafif buruk…
Bu hafta sonu sohbetimizde her şeyi bir tarafa bırakıyoruz, canlarımız, yarınımızın güvencesi çocuklarımızı ve Z kuşağını masaya yatırıyoruz.
Fonda Sezen Aksu’dan o inceden inceye insanın içini sızlatan “Küçüğüm” çalıyor…
Bir yanda 15 yaş altındaki çocukların dijital hesaplarına vurulan kilitler, diğer yanda Almanya sokaklarında geçim derdi ve gelecek umutsuzluğuyla sesini yükselten Z kuşağı…
Görünen o ki dünya, çocuklarımız ve gençlerimiz üzerinden yürütülen, cevaplandırılamadıkça kanayan çok kritik bir soruyla karşı karşıya:
Onları siber duvarlar ardında korumaya çalışırken, bu hayat pahalılığının ve geleceksizliğin ortasında seslerini ne kadar duyabiliyoruz?
Dünya değişiyor, teknoloji baş döndürücü bir hızla evriliyor, ancak bütün bu değişim çarkının arasında en çok ezilen, en çok köşeye sıkıştırılan kesim yine masumiyetin ve dinamizmin temsilcileri oluyor.
Bir tarafta dijital dünyanın sınırsız illüzyonu ve bu illüzyonun yarattığı siber bataklıklar, diğer tarafta ise bu masada asıl ağır faturayı ödeyen gerçeklik var:
Derin bir yoksulluk, bitmek bilmeyen bir enflasyon ve onur kırıcı bir geçim mücadelesi.
Bugün Türkiye’de hayata geçirilen sosyal medya düzenlemeleri ile Almanya’da ve Avrupa’nın dört bir yanında yaşanan gençlik protestoları, ilk bakışta birbirinden bağımsız iki farklı haber gibi okunabilir.
Oysa arkalarındaki o acı tını aynıdır:
Gençlerin hayatını kim, hangi insaf ve hangi ekonomik gerçeklikle şekillendirecek?
Dijital Dünyaya Yaş Sınırı: Fişi Çekmek mi, Yoksa Gerçeklerle Yüzleşmek mi?
Türkiye’de yürürlüğe giren yeni düzenlemeyle, 15 yaşını doldurmamış çocukların sosyal medya platformlarında hesap açması yasaklandı, 15-18 yaş grubu içinse sıkı ebeveyn denetimleri getirildi.
Platformlara yaş doğrulama sistemleri kurma, kişisel verilerin reklam amaçlı profillenmesini engelleme gibi önemli sorumluluklar yüklendi.
İlk bakışta bu adımların arkasındaki niyet haklı ve anlaşılabilirdir:
Çocukları siber zorbalıktan, istismardan ve dijital bağımlılıktan korumak.
Sosyal medya artık masum bir haberleşme alanı değil, çocukların psikolojik gelişimini, beden algısını ve dünyayı algılama biçimlerini esir alan devasa bir ekosistem.
Ekran başındaki o pırıltılı dünya, gelişmekte olan bir zihin için çoğu zaman yıkıcı bir sığınaktır.
Ancak mesele sadece dijital korumacılıkla sınırlı kalırsa, duvara tosluyoruz.
Çünkü bu çocukların sadece zihinleri değil, cepleri, tabakları ve hayalleri de kuşatma altında.
Bir çocuğa dijital dünyada yaş sınırı getirmek teknik olarak mümkündür, peki ya o çocuğun babasının akşam eve eli boş dönmesinin yarattığı o sessiz dramı hangi yasayla engelleyeceksiniz?
Enflasyonun, mutfaktaki yangının, kiralardaki fahiş artışların gölgesinde büyüyen bir kuşağa, “Sen ekrandan uzak dur, güvendesin” demek ne kadar samimi?
Avustralya’da 16 yaş altı yasaklandığında görüldü ki çocuklar o dijital duvarları delmenin bir yolunu buluyor.
Çünkü asıl mesele yasaklar değil; çocuklara dijital bilincin yanı sıra, nefes alabilecekleri, unutturulan adil bir ekonomik düzen sunabilmektir.
Avrupa’dan Yükselen Çığlık: Z Kuşağı Neden Sokakta?
Türkiye’de çocukların dijital güvenliği tartışılırken, Almanya’da gençler fiziksel olarak meydanları doldurdu.
“Gen Z regelt” (Z Kuşağı Düzenler) çağrısıyla on binlerce genç sokaktaydı. İstedikleri şey lüks değil, en temel insani haklardı:
Eğitim yatırımlarının artırılması, yaşam maliyetlerinin düşürülmesi, iklim kriziyle mücadele ve kararlarda söz sahibi olmak.
Berlin’de, Frankfurt’ta yaşanan bazı taşkınlıklar ve şiddet olayları elbette kabul edilemez, demokratik hak, başkasının canına ve malına zarar verme özgürlüğü asla olamaz.
Lakin bu şiddet görüntülerinin ardındaki o derin çığlığı örtmesine izin veremeyiz.
Bugün Almanya’daki gencin sokakta isyan etmesiyle, Türkiye’deki bir üniversite mezununun asgari ücrete dahi iş bulamayıp, mülakat duvarlarına çarpıp, kütüphane köşelerinde kahve bile içemeden “girişimci ol” tavsiyesiyle baş başa kalması aynı dramın iki yüzüdür.
Gençler; yukarıdan biçilen elbiseleri giymek istemiyor.
Onlar, alın terlerinin karşılığını alabilecekleri, diledikleri gibi yaşayabilecekleri bir adalet ve refah istiyor.
Ekonominin Çıkmazında Sıkışan Bir Kuşak: Denetlenen Değil, Dinlenen Bir Toplum
Türkiye’deki dijital yasaklar ile gerçek hayatın ekseriyetle sert ekonomik koşulları yan yana konulduğunda, ortaya nefes kesen bir çabanın tablosu çıkıyor.
Bir tarafta dijital dünyada “korunduğu” söylenen, diğer tarafta ise hayatın acımasız ekonomik sarmalında, fahiş yurt kiraları, cebindeki delik cüzdan, bitmek bilmeyen gelecek kaygısı ve mülakat trajedileri arasında ezilen bir gençlik…
Gencecik insanlar, daha hayatın başındayken “geçim” derdiyle boğuşuyor.
Üniversite bitiyor, diplomalar birer boş kağıda dönüyor,
Genç, ne evlenebiliyor ne evine ekmek alabiliyor ne de yarın sabah için umut kurabiliyor.
Sonra dönüp onlara diyoruz ki: “Sosyal medyaya girme, kafanı kaldırma.”
İşte en büyük trajedimiz tam da burada başlıyor:
Toplumlar gençleri koruma kisvesi altında onları pasifize ediyor, ekonomik krizin faturasını onların hayallerine kesiyor ve karar süreçlerinin dışına itiyor.
Gençlerin sesini ekonomik sıkıntılarla boğduğunuzda, onların geleceğini kararttığınızda, o sessizliğin bir gün dijital mecralarda bir öfkeye, sokaklarda ise kontrol edilemeyen bir çığlığa dönüşmesini engelleyemezsiniz.
Yasaklarla Değil, Vicdan ve Adaletle…
Çaylar soğumaya yüz tuttu. Fonda Sezen hâlâ söylüyor: “Küçüğüm, daha çok küçüğüm…”
Türkiye’de çocukların dijital güvenliği için atılan adımlar kıymetlidir, ancak bu adımlar, çocukların ve gençlerin elinden hayatın renklerini, ekonomik refahını ve özgürlüklerini alan birer kalkan haline gelmemelidir.
Ne dijital yasaklar ne de gençlerin ekonomik kriz karşısındaki meşru taleplerini görmezden gelen refleksler bu ülkeye huzur getirebilir.
Çocukları korumak ile gençlerin özgürlüklerini, ekonomik refahını ve ifade haklarını güvence altına almak birbirinin zıddı değil, sağlıklı bir demokrasinin ve güçlü bir ekonominin iki temel direğidir.
Artık şu ağır sorumlulukla yüzleşmek zorundayız:
Biz gerçekten gençleri geleceğe mi hazırlıyoruz, yoksa ekonomik çıkmazlarımızın ve kendi korkularımızın arasında onların geleceğini mi harcıyoruz?
Unutmayalım, çocuklar yalnızca korunması gereken birer aciz varlık, gençler ise denetlenmesi gereken birer risk grubu değildir.
Onlar bu ülkenin bugünü, vicdanı ve en saf halidir.
Onlara bırakabileceğimiz en değerli miras, yasaklarla örülü dijital duvarlar ya da yoksullukla çevrelenmiş bir hayat değil, özgürce düşünebildikleri, adil gelir dağılımına sahip oldukları ve yarınlarına güvenle bakabildikleri onurlu bir refah toplumudur.
Çünkü gençleri korumak, onların yerine karar vermek, ellerindeki her şeyi yasaklamak değil, onlara insanaca yaşayabilecekleri bir ekonomi, adil bir adalet sistemi ve kendi iradeleriyle ayakta durabilecekleri bir gelecek sunmaktır.
Söz Sizde
Köşe yazısının demli çayını ve o buruk ezgisini burada bırakırken, sahneyi sizlere, bu ülkenin sokaklarında, evlerinde ve vicdanlarında hayatı omuzlayan sizlere bırakıyoruz. Cevaplarınız ve yankılarınızla bu sohbeti büyütelim:
Dijital Yasaklar Çare mi? 15 yaş altı çocuklar için getirilen sosyal medya yasaklarını bir “koruma kalkanı” olarak mı görüyorsunuz, yoksa asıl mesele olan dijital okuryazarlığı ve iletişimi ıskalayan kolaya kaçılmış bir duvar mı?
Ekonomik Çıkmaz ve Gençlik: Bugün üniversite mezunu gençlerimizin asgari ücrete mahkum olduğu, barınamadığı ve mülakat trajedileriyle ezildiği bir ekonomik düzende, onlardan “geleceğe umutla bakmalarını” beklemek ne kadar adil? Bu faturayı en çok kim ödüyor?
Dinlemek mi, Denetlemek mi? Sizce toplumlar ve büyükler olarak bizler, gençleri anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa kendi korkularımız ve ekonomik krizlerimizin getirdiği kaygılarla onları denetleyip susturmaya mı? Sizin evinizde veya çevrenizde bu “sessiz çığlık” nasıl yankılanıyor?
Erhan Yurdayüksel
07 Kasım 2026