Beste Serim Erbak: Arnavutluk – Himare – Zdravo Albanija (Shqipëria) – III. Bölüm

Arnavutluk III. Bölüm
Himare’ye doğru…
Zdravo Albanija (Shqipëria)

Eylül’ün 17’si, Tiran’dan Arnavutluk Rivierası’nda Himarë’ye doğru yola çıkmak için hazırlanıyoruz. Sabah otelimizde yaptığımız güzel bir kahvaltının ardından Tiran–Dıraç yoluna koyuluyoruz. Şehirden biraz uzaklaştığımızda, yolun sol tarafında modernleşen ülkenin yeni yüzünü ve yükselen ihtişam anlayışını yansıtan, adeta bir sarayı andıran devasa yapı dikkatimizi çekiyor. Altın rengi kubbesi, mermer sütunları ve keskin mimari hatlarıyla göz kamaştıran bu görkemli bina, Amadeus Palace Hotel & Casino. Otel ve eğlence kompleksi olarak tasarlanan yapı, Arnavutluk’un son yıllarda geçirdiği hızlı değişimin ve artan ekonomik canlılığın sembollerinden biri gibi duruyor. Yolculuğun daha en başında karşımıza çıkan bu gösterişli manzara, ülkenin geçmiş ile modernlik arasında kurmaya çalıştığı yeni dengeyi de hissettiriyor.

Saat 11’e doğru Durrës’e (Osmanlı dönemindeki adıyla Dıraç) varıyoruz. Adriyatik kıyısında yer alan bu şehir, Arnavutluk’un en eski ve en önemli liman kentlerinden biri. Şehre girer girmez, sahil boyunca uzanan palmiye ağaçlarıyla çevrili caddede arabayı park edecek bir yer arıyoruz ama ne mümkün! Bunun üzerine, asıl geliş nedenlerimizden biri olan Durrës Amfitiyatrosu’nu görmek üzere dar sokaklara dalıyoruz.

MS 2. yüzyılın başlarında, büyük olasılıkla Roma İmparatoru Trajan döneminde inşa edilen bu etkileyici yapı, yaklaşık 15.000–20.000 kişilik kapasitesiyle Balkanlar’ın en büyük Roma amfitiyatrolarından biri kabul ediliyor. Eliptik formda tasarlanan bu dev arena, bir zamanlar gladyatör dövüşlerine ve çeşitli gösterilere ev sahipliği yapmış. Günümüzde ise tamamen modern şehir dokusunun içinde kalmış durumda. Çevresini saran evlerin ve dar sokakların arasından birdenbire karşımıza çıkan bu antik yapı, sanki geçmişten bugüne açılan gizli bir kapı gibi. Günlük hayatın akışıyla Roma döneminin görkemi burada iç içe geçmiş; taşların arasında dolaşırken tarihin sessiz ama güçlü varlığını derinden hissediyorsunuz.

UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan bu etkileyici yapı, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin izlerini taşıyarak günümüze ulaşmış. Roma İmparatorluğu döneminde görkemli bir gösteri alanı olarak inşa edilen amfitiyatro, bir zamanlar binlerce insanın gladyatör dövüşlerini ve çeşitli gösterileri izlemek için toplandığı canlı bir mekânmış. Zamanla işlevi değişmiş; Roma sonrası dönemlerde yerleşime açılmış, özellikle Osmanlı döneminde çevresine ve içine yapılan evlerle gündelik yaşamın bir parçası hâline gelmiş.

Yapının içinde yer alan, 5. ve 6. yüzyıllara tarihlenen mozaik zeminli küçük şapel ise buranın bir dönem ibadet yeri olarak da kullanıldığını gösteriyor. Tonozlu koridorlar, sıralı oturma basamakları, karmaşık yeraltı geçitleri ve hâlâ seçilebilen fresk izleri, bu yapının farklı çağlardan taşıdığı katmanları gözler önüne seriyor. Her taşında başka bir dönemin hikâyesini saklayan bu amfitiyatro, yalnızca Roma döneminin ihtişamını değil, yüzyıllar boyunca değişen yaşam biçimlerini de sessizce anlatıyor. Geçmişle bugün arasında kurulmuş bu güçlü bağ, ziyaretçilerini tarihin derinliklerinde kısa ama unutulmaz bir yolculuğa çıkarıyor.

Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Fier’e ulaşıyoruz. Pojan Köyü yakınlarında, Vjosa Nehri’ne uzanan verimli ovaya hâkim antik İlirya topraklarında kurulmuş, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan Apollonia Antik Kenti’ne gitmek için taşlı ve topraklı yollardan geçiyor, zeytin ağaçlarıyla kaplı hafif tepelik bir araziye doğru ilerliyoruz. Yol boyunca doğanın dinginliği ve çevrenin yalın güzelliği, yaklaşmakta olduğumuz tarihî atmosferin ilk işaretlerini veriyor. Aracı park ettikten sonra kısa bir yürüyüşle giriş kapısına ulaşıyoruz. Sessizlik içinde yükselen antik taşlar, daha ilk anda insanı yüzyıllar öncesine götürüyor.
Burası öylesine sakin, öylesine huzurlu bir yer ki insan adeta zamanın durduğunu hissediyor. Çevredeki sessizlik, zeytin ağaçlarının dinginliği ve antik taşların taşıdığı tarih, buraya bambaşka bir atmosfer katıyor. İnsan bu huzurlu ortamdan ayrılmak istemiyor. Girişte yer alan ve bugün müze olarak kullanılan tarihi Aziz Meryem Manastırı’nı gezmeyi sona bırakıyoruz. Önce, bu kadim kentin taş döşeli yollarında dolaşıp geçmişin izlerini adım adım keşfetmek istiyoruz.

Kentin bulunduğu alana varmadan önce, hafif yokuşu tırmanan yol üzerinde, zeytin ağaçlarının gölgesine kurulmuş, tahtadan yapılmış küçük ve şirin bir kafeterya-restoranda mola veriyoruz. Karnımızı doyurmak için oturduğumuz bu keyifli mekânda, Arnavutluk’ta yediğimiz en lezzetli yemeklerden birini tadıyoruz. Aile işletmesi olan bu restoranda yemeklerin anne tarafından hazırlanıyor olması, ortama ayrı bir sıcaklık ve samimiyet katıyor; sanki bir yol molasından çok, evde ağırlandığımız bir sofra hissi veriyor.
Yemeğin ardından bu muhteşem antik kenti keşfetmek üzere yeniden hafif bir tırmanışa geçiyoruz. Bu sırada aşağıda uzanan engin ovanın manzarası, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyüleyici bir güzellik sunuyor. Sessiz ve yalnız kent, adeta ziyaretçisini içine çeken bir atmosfere sahip. Bir zamanlar burada hüküm süren canlı ve görkemli yaşam, taşların arasında dolaşırken gözümüzde yeniden canlanıyor.

MÖ 6. yüzyılın sonlarına doğru Korfu ve Korint’ten gelen Yunan kolonistler tarafından kurulan şehir, güneş ve sanat tanrısı Apollon’a ithafen Apollonia adını almış. Yaklaşık 2500 yıllık geçmişe sahip Apollonia Antik Kenti, Adriyatik Denizi’ne ve Mallakastra tepelerine uzanan verimli Musacchia (Myzeqe) Ovası’na hâkim, iki tepe arasında yer alan hafif yüksek bir plato üzerinde konumlanmış.
Adriyatik’e doğru geniş bir manzaraya açılan bu stratejik konumu sayesinde şehir, antik dönemde hem ticari hem de askeri açıdan büyük bir önem kazanmış. Verimli ovanın kenarında yer alması da Apollonia’ya güçlü bir ekonomik avantaj sağlamış.

Apollonia’nın ünü, antik dünyanın en önemli merkezlerinden biri haline gelmesiyle birlikte Roma dünyasının önde gelen isimlerini de kendine çekmiş; seçkin Romalı hatip ve filozof Cicero da bu kenti ziyaret edenler arasında yer almış.
Kentte Bouleuterion (halk meclisi binası), en görkemli yapılarından biri olarak öne çıkarken; iki stoa (revaklı yürüyüş yolları), bir Yunan tiyatrosu, perilere adanmış anıtsal bir Nymphaeum, ayrıca odeon, kütüphane, zafer takı, Diana Tapınağı ve Prytaneion (idari merkez) gibi birçok kamusal ve dini yapı da yer almakta.
Yerleşim alanında yürütülen arkeolojik kazılarda ise Helenistik ve Roma dönemlerine ait, iyi korunmuş mozaiklerle süslenmiş çok sayıda yapı ortaya çıkarılmış.

Kenti dolaşmak üzere biraz ilerlediğimizde, toprak üzerinde karşılaştığımız garip dairesel beton yapılar dikkatimi çekiyor. Bunların, 1960’lı yıllardan itibaren Enver Hoca dönemindeki komünist rejim sırasında inşa edilen askeri sığınaklar olduğunu öğreniyorum. Ülkenin olası dış tehditlere karşı tamamen savunma odaklı bir anlayışla yapılandırıldığı bu dönemde, askerî ve stratejik önemi olan pek çok noktada bu küçük beton koruganlar inşa edilmiş. Her biri birkaç kişinin sığınabileceği şekilde tasarlanan bu yapılar, yalnızca Apollonia çevresinde değil, Arnavutluk’un dört bir yanında yoğun biçimde görülüyor; ülke genelinde sayılarının yüz binleri bulduğu ifade ediliyor.
Daha ilerledikçe bu sıra dışı yapılardan pek çoğuyla karşılaşıyorum. Betonarme siperleri andıran bağlantı izleri ve küçük giriş açıklıklarıyla bu sığınaklar, dönemin korku ve savunma refleksini bugün bile açıkça hissettiriyor. Büyük olanlardan biri ise günümüzde yerel bir çiftçi tarafından hayvan barınağı olarak kullanılıyor. Antik kent kalıntılarıyla yan yana duran bu yapılar, Apollonia’nın tarihine yalnızca antik değil, yakın dönemden de farklı ve çarpıcı bir katman ekliyor.

Çıkışta XIV. yüzyıldan kalma manastır kompleksine giriyoruz. Azize Meryem (Shën Meri) Manastırı, kökeni Bizans dönemine uzanan ve XI–XIV. yüzyıllar arasında şekillenen önemli bir dini merkez. Zaman içinde farklı dönemlerde yapılan eklemeler ve onarımlarla bugünkü hâlini almış. Apollonia Antik Kenti’nin yalnızca antik çağda değil, Bizans ve Orta Çağ boyunca da yaşamaya devam ettiğini gösteren en önemli yapılardan biri olarak öne çıkıyor.
Kompleks; ana kilise, şapel, çan kulesi ve keşişlerin günlük yaşamlarını sürdürdükleri iki katlı yaşam alanlarından oluşuyor. Manastır, bir dönem bölgenin ruhani merkezi olarak hizmet vermiş.
Günümüzde ise kompleksin bir bölümü Apollonia Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmakta. Antik kentten çıkarılan heykeller, yazıtlar, mimari parçalar ve mozaikler burada sergilenerek ziyaretçilere bölgenin binlerce yıllık tarihini bir arada görme imkânı sunuyor.

Oldukça etkileniyoruz. Gerçekten görülmeye değer, katman katman tarih barındıran bir yer.
Akşam karanlığı çöktüğünde lacivert deniz, kızıl gökyüzü ve Himarë’nin parlayan ışıkları adeta bir tabloyu andırıyor. Gün yavaş yavaş şehrin üzerinden çekilirken derin bir sessizlik hâkim oluyor; deniz koyu lacivert bir örtüye dönüşürken, ufukta kalan son kızıllık gökyüzünü yumuşak tonlarla boyuyor. Kıyı boyunca tek tek yanan ışıklar, kasabayı karanlığın içinde sıcak bir parıltıyla görünür kılıyor. Dalgaların kıyıya ritmik vuruşu ise bu dinginliğe eşlik ediyor.
Otelimizi buluyoruz ancak girişini bir türlü çözemediğimiz için yan taraftaki Plazhi i Sirenës Restoran’a park edip deniz kenarında keyifli bir akşam yemeği yiyoruz. “Arabayı yarın alırız” diyerek yandaki Castle Hotel’e giriyoruz. Elektrikler kesik olduğu için odayı pek fark edemeden, günün yorgunluğuyla adeta bayılır gibi uykuya dalıyoruz.

Ertesi sabah balkona çıktığımda karşıma çıkan manzara nefes kesiciydi. Göz alabildiğine uzanan deniz, sabah ışığının etkisiyle mavi ve turkuaz tonlarına bürünmüş, neredeyse cam gibi durgun bir yüzey oluşturuyordu. Ufuk çizgisi denizle gökyüzünü silik bir çizgide birleştirirken, ortalığı saran derin sessizlik insanın içine işliyordu.
Potami Plajı, bu erken saatlerde tüm sakinliğiyle adeta uyanmamış bir dünya gibiydi. Koyun kıvrımlı yapısı, suyun dinginliğini daha da belirgin kılıyor; kıyıya vuran hafif dalga sesleri ise bu huzurun tek eşlikçisi oluyordu. Sabah ışığı kayaların ve sahilin üzerinde yumuşak gölgeler oluştururken, tüm manzara sessiz ama güçlü bir güzelliğe bürünüyordu.

Otelin ana binadan ayrı verandasına geçip denizi seyrederek keyifli bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltının en hoşumuza giden lezzeti ise minik pişiler oluyor. Ardından Himarë’yi keşfetmek ve denize girmek için sahile iniyoruz. Sahil boyunca uzanan plajlarda şemsiye ve şezlong kullanımı için küçük bir ücret ödeniyor. Bu sabahı tamamen dinlenmeye ayırıyor; sıcak havada, masmavi denizin tadını çıkarıyoruz.
Öğle yemeğimizi otele yakın Grill Rondo adlı Yunan restoranında yiyoruz. Arnavutluk gezilerimiz sırasında fark ettiğimiz üzere, özellikle kıyı bölgelerinde Yunan mutfağına ait restoranlara sıkça rastlamak mümkün.
Yemeğin ardından, Arnavutluk Rivierası’nın başlangıcında yer alan etkileyici Llogara Millî Parkı ve Geçidi’ne doğru yola çıkıyoruz. Avlonya (Vlorë) il sınırları içinde bulunan bu doğal alan, 1966 yılında millî park ilan edilmiş. Dağların denizle buluştuğu noktada yer alan Llogara Geçidi ve çevresindeki ormanlık alanları kapsayan park, geniş bir dağ ve doğa ekosistemine ev sahipliği yapıyor. Yoğun çam ormanları, sarp yamaçlar ve zaman zaman açılan deniz manzaralarıyla Llogara, Rivieranın girişinde adeta doğal bir sınır kapısı gibi karşımıza çıkıyor.
Deniz seviyesinden yaklaşık 2000 metreye kadar yükselen bu bölge, siyah çam, Boşnak çamı, Bulgar köknarı ve dişbudak ağaçlarıyla kaplı zengin ormanlara ev sahipliği yapıyor. Zikzaklı dağ yolunu tırmanırken artan oksijen ve temiz hava, insana adeta baş döndürücü bir ferahlık hissi veriyor.

Yüksek noktalardan Adriyatik Denizi’ne uzanan panoramik manzaralar, etkileyici doğa dokusu ve serin havasıyla Llogara, gerçekten eşsiz bir deneyim sunuyor. Özellikle güneşin batışını izlemek, bu manzaranın en büyüleyici anlarından biri olarak insana derin bir huzur veriyor.
Akşam yemeğimizi Himarë’nin başka bir koyunda, sahil kıyısında yer alan Jester’s Taverna ’da yiyoruz. Artık gün tamamen çekilmiş, akşam karanlığı kıyıyı yavaş yavaş içine almış durumda.
Koyun üzerine çöken geceyle birlikte deniz koyu bir laciverte dönüşüyor; sadece kıyıya vuran dalgaların sesi duyuluyor. Sahil boyunca uzanan yeni binaların ve otellerin ışıkları teker teker yanarken, bölge modern ama sakin bir gece atmosferine bürünüyor. Loş sokak aydınlatmaları ve restoranlardan süzülen sıcak ışıklar, karanlığın içinde yumuşak bir kontrast oluşturuyor.
Deniz kenarında otururken, günün kalabalığı yerini dingin bir akşam sessizliğine bırakıyor.