Beste Serim Erbak: Arnavutluk – ZdravoAlbanija (Shqipëria) – Bölüm II

Arnavutluk
ZdravoAlbanija (Shqipëria)
Bölüm II

Arnavutluk Ekonomik Kalkınma, Ticaret ve İşletme Bakanlığı’nın önünden geçerken binanın cephesindeki tek bir kelime dikkatimi çekiyor: “Shqipëria.” İlk bakışta tanıdık gelmeyen bu sözcük, ister istemez merak uyandırıyor. Bir süre sonra bunun Arnavutça olduğunu öğreniyoruz. Shqipëria, Arnavutların kendi dillerinde ülkelerine verdikleri ad; yani bizim Arnavutluk dediğimiz yerin gerçek adı. Sözcüğün kökeniyle ilgili farklı yorumlar olsa da en yaygın kabul gören anlamı “Kartallar Ülkesi”. Bu nedenle Arnavutluk, çoğu zaman “kartalların ülkesi” olarak da anılıyor.

Bir ülkenin kendine verdiği adın, dışarıdan bildiğimiz isminden farklı olması her zaman ilgimi çekmiştir. Burada da öyle oluyor; bir binanın cephesindeki tek bir kelime, bizi o ülkenin diline, tarihine ve kimliğine dair küçük ama anlamlı bir keşfe çıkarıyor.
SouFujimoto adlı Japon mimarın imzasını taşıyan, bulutu anımsatan özgün tasarımıyla dikkat çeken Reja’nın önünden geçiyoruz. Tiran’ın modern simgelerinden biri haline gelen bu ilginç yapı, yalnızca mimarisiyle değil, şehrin kültürel yaşamına kattığı dinamizmle de öne çıkıyor. İnce metal örgülerden oluşan hafif yapısı, gerçekten de gökyüzünde süzülen bir bulutu andırıyor. Konserlerden sergilere, açık hava sinemalarından çeşitli sanat etkinliklerine kadar pek çok organizasyona ev sahipliği yapan Reja, şehrin geçmiş ile çağdaş yüzü arasında zarif bir köprü kuruyor.

İtalyan mimar MarioCucinella’nın tasarladığı MET Tirana konut kulesi, uzaktan bakıldığında sanki yarım bırakılmış izlenimi uyandırıyor. Katmanlı ve oyulmuş cephesiyle dikkat çeken bu sıra dışı yapı, Tiran’ın hızla değişen modern yüzünü simgeliyor. Hemen yakınında yükselen TID Kulesi de şehrin dönüşen siluetinin dikkat çekici parçalarından biri.
Bu modern yapıların arasından geçerek, uzun yıllar Arnavutluk’un köklü ailelerinden Toptani ailesiyle özdeşleşmiş olan Tiran Kalesi’ne doğru ilerliyoruz. Çevrede neredeyse her şey bu ailenin adını taşıyor: kalenin tam karşısında Toptani Alışveriş Merkezi yükselirken, yürüdüğümüz cadde de Murat Toptani Caddesi adını taşıyor. Tiran’da geçmiş ile bugün burada, yalnızca birkaç adımlık mesafede iç içe geçiyor; bir yanda şehrin tarihine tanıklık eden eski kale duvarları, diğer yanda modern yaşamın ritmini yansıtan yeni yapılar.
Kökeni çok eski dönemlere uzanan Tiran Kalesi, bugün bildiğimiz anlamda bir kale görünümünden oldukça uzak. Alanın tarihsel temelleri eski yerleşimlere dayansa da, bugünkü yapısal izlerin büyük bölümü Osmanlı döneminde şekillenmiş, zaman içinde dönüşerek günümüze ulaşmıştır.

Günümüzde ise burası, sur kalıntılarının çevrelediği bir tarih alanından çok, kafeleri, restoranları ve küçük dükkânlarıyla yaşayan bir şehir dokusu haline gelmiş durumda. Giriş bölümünde ziyaretçileri karşılayan ahşap figürler ve dekoratif unsurlar, bu modern kullanımın bir parçası olarak dikkat çekiyor. Duvar önüne yerleştirilmiş süslemeli, tekerlekli oturma düzeni ise büyük olasılıkla ziyaretçilerin fotoğraf çekimi için tasarlanmış.
Geçmişin izleriyle bugünün şehir yaşamı burada iç içe geçmiş durumda.
İçeri adım attığımız anda barlar, restoranlar, hediyelik eşya ve el sanatları dükkânlarıyla çevrili hareketli bir atmosfer karşılıyor bizi. Sıcağın etkisiyle kısa bir mola verme ihtiyacı hissediyor, serinlemek ve bir şeyler atıştırmak için Filari Restoran’a oturuyoruz. Ne yazık ki burada çok sıcak ve konuksever bir tavırla karşılaştığımız söylenemez. Yine de Tepelene suyunu denemek, bu kısa molayı bizim için ilginç kılan küçük ama akılda kalıcı bir ayrıntı oluyor.

Tepelenë bölgesinden gelen bu su, masadaki sıradan bir detayı bile yolculuğun hatırasına dönüşen küçük ama keyifli bir deneyime çeviriyor.
Molamızın ardından Saint Paul Katedrali’ne doğru yürümeye başlıyoruz. Tiran’da 2000’li yılların başında tamamlanarak ibadete açılan bu modern katedral, çağdaş mimarisiyle dikkat çekiyor. Şehrin en önemli Katolik yapılarından biri olan katedral, hem mimarisi hem de sembolik detaylarıyla öne çıkıyor. İç mekânda yer alan vitray ve sanatsal süslemelerde Papa John Paul ile RahibeTeresa gibi önemli figürlere göndermeler bulunuyor.
Katedralin bahçesinde yer alan Rahibe Teresa heykeli ise ziyaretçileri sessiz bir saygı ve huzur atmosferine davet ediyor.
Doğum adı AgnesGonxhaBojaxhiu olan RahibeTeresa (1910–1997), Arnavut kökenli bir Katolik azizesi olmanın ötesinde, insanlığın vicdanında derin izler bırakmış bir figür. Hayatını yoksullara, hastalara ve kimsesizlere adayan Rahibe Teresa, kurucusu olduğu Hayırseverlik Misyonerleri aracılığıyla dünyanın dört bir yanında sosyal hizmet faaliyetleri yürütmüş.

1979 yılında Nobel Barış Ödülü almış, 2016 yılında ise Papa Francis tarafından azize ilan edilmiş.
Arnavutluk için taşıdığı anlam yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda güçlü bir duygusal ve simgesel değere de sahip. Bu nedenle adı ülkede pek çok caddeye, meydana ve kuruma verilmiş durumda. Tiran Uluslararası NënëTereza da bu kolektif hafızanın en görünür örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Caddenin karşısına geçip Lana Nehri üzerindeki yaya köprüsünden yürümeye başlıyoruz. Lana kıyısındaki ağaçların arasından ilerlerken uzakta, renkli ve geometrik formuyla dikkat çeken bir yapı beliriyor: Tiran Piramidi.
Bir zamanlar Enver Hoca’ya adanmış bir müze olarak 1988 yılında inşa edilen bu yapı, sonraki yıllarda farklı işlevler üstlenmiş ve uzun süre atıl kaldıktan sonra bugün yeniden dönüşüm sürecine girmiş durumda. MVRDV tarafından yürütülen proje kapsamında, kapalı ve ideolojik bir anıttan çıkarılıp halka açık, canlı bir kültür ve eğitim alanına dönüştürülmesi hedeflenmiş.
Tirana Piramit’i, bu dönüşümle birlikte Tiran’ın en dikkat çekici yeniden kullanım projelerinden biri olarak şehrin değişen yüzünü simgeliyor.
Komünist rejimin çöküşünden sonra yapı; radyo ve televizyon stüdyosu, konferans ve etkinlik alanı gibi farklı işlevlerde kullanılmış, zaman içinde işlevi değişerek dönüşüm sürecine girmiştir.

Bugün ise basamaklarla çıkılan piramidin çevresi, parlak renkli modüller ve ters çevrilmiş geometrik kurgularla yeniden düzenlenmiş durumda. Bu çağdaş müdahalelerle birlikte yapı; kafeler, atölyeler, stüdyolar ve genç girişimler için çalışma alanlarını barındıran canlı bir merkez haline gelmiştir.
Geçmişin ağır izlerini taşıyan bu yapı, artık Tiran’ın en dinamik buluşma noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Biz de burada, MonCheriCoffeeShop’ta kısa bir mola verip bu hareketli atmosferi biraz daha yakından hissediyoruz.
Tirana Piramidi, yalnızca bir bina değil; Arnavutluk’un dönüşümünü, geçmişle kurduğu yeni ilişkiyi ve geleceğe bakma cesaretini simgeleyen bir mekân olarak karşımıza çıkıyor.
Yol üzerinde bir başka gökdelen daha beliriyor: DowntownOne. BajramCurri Bulvarı boyunca yükselen yaklaşık 140 metrelik modern bir kule olarak şehrin yeni siluetine damga vuruyor.
“DowntownOne” adı, doğrudan bir yer adı olmanın ötesinde, “şehir merkezindeki bir numaralı yapı” ya da “merkezdeki ikonik kule” fikrini çağrıştıran bir proje adı olarak kullanılıyor.
İlk bakışta sıradan bir yüksek yapı gibi görünse de yaklaştıkça tasarım fikri kendini daha net hissettiriyor. Cephede yer alan konsol biçimli çıkmalar, yalnızca mimari bir tercih değil; Arnavutluk’taki farklı yerleşimlere ve ülkenin coğrafi çeşitliliğine yapılan sembolik göndermeler olarak kurgulanmış.
Uzaktan bakıldığında bu çıkıntılar, ülkenin yerleşim dokusunu çağrıştıran soyut bir bütünlük oluşturuyor. MVRDV imzasını taşıyan bu yapı, çağdaş mimari ile ulusal hafıza arasında kurduğu ilişkiyle dikkat çeken örneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Gezintimize kısa bir ara verip yeniden kale içine yöneliyoruz. Dar sokaklarda ağır ağır ilerlerken küçük dükkânların vitrinleri bizi kendine çekiyor; el emeği objeler, magnetler, yerel dokumalar… Her biri bu yolculuktan geriye kalacak küçük ama kalıcı hatıralar gibi.

Otele dönüş yolunda, resepsiyondaki güler yüzlü görevlinin tavsiyesiyle ShijeFshati Restoran’a (“Köy Lezzeti Restoran”) uğruyoruz.
Otele dönüş yolunda, resepsiyondaki güler yüzlü görevlinin tavsiyesiyle ShijeFshati Restoran’a (“Köy Lezzeti Restoran”) uğruyoruz.
Sokaktan aşağıya inen dar bir merdivenle ulaşılan bu mekân, daha kapıdan içeri adım atar atmaz samimi bir atmosferle karşılıyor bizi. Rustik dekor, sade ama özenle düşünülmüş detaylar ve yerel lezzetlerle birleşince, günün yorgunluğu yavaş yavaş yerini keyifli bir sofraya bırakıyor.
Arnavut mutfağının karakteri burada kendini net biçimde hissettiriyor: tavëkosi gibi yoğurtla pişen kuzu yemekleri, byrek”Börek” gibi çıtır hamur işleri ve ızgara etler sofranın temelini oluşturuyor. Yanında yoğurt, taze salatalar ve zeytinyağlı mezelerle birlikte sade ama doyurucu bir düzen var. Yemekler gösterişten uzak, tamamen lezzet ve doğallık üzerine kurulu.
Sanki bu sabah gelmemişiz de şehirle aramızda daha uzun bir tanışıklık varmış gibi bir his kalıyor geriye.
Yemekten sonra otele dönüp biraz dinlenme vakti. Akşamüstüne doğru, Tiran’ı bu kez farklı bir ışık altında yeniden keşfetmek üzere tekrar dışarı çıkacağız.
Işıklar altında Tiran bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Gündüz aşina olduğumuz meydanlar ve yapılar, geceyle birlikte daha sakin, daha gizemli ve daha şiirsel bir hâl alıyor. Kentin ritmi yavaşlıyor; ışıklar, gölgeler ve sessizlik birbirine karışarak şehre bambaşka bir atmosfer kazandırıyor.
Bu gece yürüyüşünde dikkatimizi çeken yapılardan biri Dostluk Anıtı. Rengârenk ışıklarla aydınlatılan anıt, gecenin içinde adeta bir sanat enstalasyonu gibi parlıyor.

Tiran’da Ulusal Kütüphane’nin önünde yer alan bu yapı, Kuveyt tarafından Arnavut halkına dostluk ve dayanışma simgesi olarak armağan edilmiştir.
Gece ışıklarıyla birlikte daha da belirginleşen anıt, kentin önemli kamusal buluşma noktalarından biri olarak hem gündüz hem de gece şehir yaşamının parçası olmayı sürdürür.
Biraz ileride, şehir merkezine yakın bir noktada Süleyman Paşa Bargjini’nin heykeliyle karşılaşıyoruz.
1614 yılında, bugün koskoca bir başkente dönüşmüş olan bu yerleşimi küçük bir Osmanlı kasabası olarak kuran Süleyman Paşa, cami, hamam ve çarşı etrafında şekillenen ilk yerleşim çekirdeğini oluşturmuş. Bu küçük başlangıç, zaman içinde büyüyerek bugünkü Tiran’ın temelini atmış.
Gece ışıkları altında heykel, şehrin dört yüzyılı aşan hikâyesini sessizce hatırlatıyor; modern kent dokusunun ortasında geçmişe açılan sakin bir durak gibi duruyor.
Kaleye yaklaşırken, kentin belleğinde iz bırakan Kaplan Paşa Türbesi karşımıza çıkıyor. Türbe Tiran’da Osmanlı dönemine ait erken yapı örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.
Kaplan Paşa olarak bilinen Kaplan Paşa Toptani’ye atfedilen bu türbe, şehrin erken dönem Osmanlı tarihine açılan sessiz bir iz niteliğinde. Yapının kesin inşa tarihi net olmamakla birlikte genellikle 18. yüzyıla tarihlendiriliyor.
Ancak türbeyi asıl çarpıcı kılan, çevresiyle kurduğu ilişkidir. Modern kent dokusunun içinde, yüksek yapıların hemen yanı başında varlığını sürdüren bu küçük yapı, geçmiş ile bugünün güçlü karşılaşmasını görünür kılıyor. Yüzyıllardır ayakta kalan türbe, şehrin hızla değişen siluetinde sessiz ama dirençli bir iz gibi duruyor.

GzonaRestaurant’ta yediğimiz keyifli akşam yemeği, ertesi gün ayrılacağımız Tiran’dan geriye kalacak güzel anılardan biri oluyor.
Otele doğru yürürken, Arnavutluk’un yakın siyasi tarihinde önemli bir yere sahip AzemHajdari ile yakın arkadaşı Besim Çerja’nın anısına yapılmış anıtın önünden geçiyoruz. Gece aydınlatmasıyla belirginleşen bu anıt, ülkenin yakın tarihine ve demokrasi mücadelesine dair güçlü bir hatırlatma niteliği taşıyor.
Biraz ileride yer alan Meçhul Asker Anıtı ise bir kaide üzerinde yükseliyor. Bir kolunu ileri doğru uzatmış, silahını kararlılıkla doğrultan asker figürü, II. Dünya Savaşı sırasında işgale karşı direnen ve hayatını kaybeden Arnavutluk vatandaşlarının anısına yapılmış. Bu anıt, Tiran’ın kamusal alanlarında tarihin nasıl görünür kılındığının etkileyici örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Otele döndüğümüzde, ertesi gün Tiran’dan ayrılıp Arnavutluk’un başka şehirlerini keşfedecek olmanın heyecanı içimizi kaplıyor. Bu ilk gün, ülkenin hem geçmişine hem de bugünkü yaşamına dair güçlü ve kalıcı bir izlenim bırakmış durumda.