Güneşin Adası Rodos – 2024 II. Bölüm
Νησί του Ήλιου – Rodos, 2024
Ertesi gün, ağustos ayının ilk sabahı erkenden kalkıp minik bahçede kahvaltı yaptık. “Gezmeye nereden başlayalım?” sohbetinin ardından yola koyulduk. Yokuş aşağı inerek ana caddeye doğru yürürken, İtalyan mimarisiyle inşa edilmiş ve özenle restore edilmiş binaların; çiçekli, ağaçlı alanların; çoğu otele dönüşmüş bahçeli evlerin ve butik dükkânların arasından geçiyoruz.
Kocaman ve kendine özgü tarzıyla dikkat çeken bir bina gözümüze çarpıyor: 1924 yılında yapılmış Erkek Okulu. Tam karşısında, küçük bir parkın içinde Yunanlı yazar, ekonomist ve politikacı İoannis Zighdis’in (1913–1997) büstü yer alıyor. İtalyan işgali döneminden kalma Balilla Evi’nin mimarisi hâlâ zarifliğini koruyor. Mavi-beyaz boyalı, bugün modern bir kafeye dönüşmüş İtalyan tarzı bir konağın önünden geçerek aşağıya iniyor, limana doğru ilerliyoruz.
Simi Adası’na giden teknelerin biletleri burada satılıyor. Biraz daha gittiğimizde, bir kaide üzerinde yükselen bronz bir heykel dikkat çekiyor: 1940’ta İtalyan işgalcilere karşı savaşırken Tsouka Tepesi’nde şehit düşen ilk subay, Rodoslu Teğmen Alexander Diakos. Yine İtalyanlar tarafından 1924’te inşa edilen Adalet Sarayı’nın sütunlu yapısı oldukça heybetli gözüküyor.
Mandraki Limanı’nda, ağaçlar ve çiçekler arasında İtalyanlar tarafından yapılmış zarif bir beton çardak var. Fazla gölge yapmasa da bulunduğu yere ayrı bir estetik katıyor. Yunanistan Bankası binasını geçtikten sonra tekne biletleri satan küçük büfelere ulaşıyoruz. Bunlardan yalnızca biri Simi bileti satıyor: Sebeco adlı taşımacılık firması. Pasaportlarımızı gösterip kalacağımız oteli bildiriyoruz. Gidiş-dönüş biletlerimizi aldıktan sonra, ertesi gün bizi buradan hareket eden bir servisle limana götüreceklerini söylüyorlar.
Eski şehre bitişik, farklı mimarisiyle öne çıkan Yeni Pazar’a (Nea Agora) giriyoruz. 1920’lerde İtalyanlar tarafından Arap tarzında inşa edilen bu yapı, eskiden balık pazarı olarak kullanılmış. Bugün kubbeli mekânın içinde kafeler, hediyelik eşya dükkânları, mağazalar ve restoranlar yer alıyor. Ortadaki avlunun tam merkezinde süslü kubbeli bir yapı göze çarpıyor. Giriş kapısı ihtişamlı olsa da içerideki bakımsızlık biraz hayal kırıklığı yaratıyor.
Altı giriş kapısı bulunan Eski Şehir, tam anlamıyla bir Orta Çağ kalesinin içine kurulmuş. Dört kilometre uzunluğundaki Bizans surlarının temelleri üzerine inşa edilen bu ortaçağ kentinin surları neredeyse bütünüyle ayakta. Geniş bir taş kapıdan girerek içeriye dalıyoruz. Hava fazlasıyla sıcak. Bir zamanlar içi su dolu geniş hendeklerin bulunduğu alanlar bugün yeşil vadilere ve ağaçlık bölgelere dönüşmüş. Geçitler, köprüler ve dehlizlerle çevrili bu alanda yürürken kalenin ihtişamı daha iyi hissediliyor.
Tarih boyunca güçlü ordulara nasıl direndiğini anlamak burada kolaylaşıyor. 1440’ta Mısır Memlük Sultanı şehri kırk gün boyunca kuşatmış ama başarılı olamamış. 1480’de Osmanlı İmparatoru Fatih Sultan Mehmed Rodos’u ele geçirmek için uğraşmış , fakat bir sonuç alamamış. Ancak 1522’de, Kanuni Sultan Süleyman döneminde kuşatma zaferle sonuçlanmış ve ada Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine girmiş.
Yürüyerek ressamların bulunduğu tepeye ulaşıyoruz. Burada karşılaştığımız İskenderunlu arkadaşlarla kısa bir sohbetin ardından gezmeye devam ediyoruz. Bir taş kapıdan daha geçerek eski şehrin taş döşeli sokaklarına iniyoruz. Hediyelik eşya dükkânları ve küçük kafelerle dolu bu bölgede, gezimize devam etmeden önce oturup karnımızı doyurmaya karar veriyoruz. Ne yazık ki Rodos’ta yediğimiz en pahalı ve en kötü yemekler de burada karşımıza çıkıyor.
Eski kentin en yüksek noktası olan Orta Çağ Saat Kulesi’nin (Roloi) dibinde soluklanıyoruz. Kule, 1852 yılında Sultan Abdülmecid döneminde, Tophane müşiri Ahmed Fethi Paşa tarafından yaptırılmış. Günümüzde seyir kulesi olarak kullanılıyor. Biraz yokuş tırmanarak kuleye giriyorum. Giriş bileti, aşağıdaki terasta bir şeyler içmek koşuluyla veriliyor. Oturup içmediğim hâlde, görevli çıkarken elime bir şişe soğuk su tutuşturuyor. Uzun bir merdiveni tırmanıp balkonu çepeçevre dolaştığımda karşıma çıkan manzara büyüleyici. Adayı ele geçiren farklı kültürlerin bıraktığı izlerle harmanlanmış bu görüntüyü uzun uzun seyrediyorum.
Osmanlı’nın Rodos’u fethinden sonra Kanuni Sultan Süleyman adına inşa edilen Süleymaniye Camii, tüm zarafetiyle yükseliyor. Caminin bulunduğu yerde daha önce Saint Apostoli Kilisesi varmış. Büyük ana kubbesi ve yanlardaki iki küçük kubbesiyle tipik bir Osmanlı Camisi görünümünde.
Sırada Büyük Üstatlar Sarayı var. Görkemli yapının ana girişinde iki heybetli kule yükseliyor. Toplam 158 odası bulunan sarayda ziyaretçilere yalnızca 24 oda açık. Zemin katta, geniş bir avlunun çevresine dizilmiş tonozlu odalar Helenistik ve Roma dönemlerine ait heykellerle süslü. Mozaikler son derece etkileyici. Geniş bir merdivenle çıkılan birinci katta Büyük Üstat’ın çalışma ve dinlenme odaları bulunuyor. Antika mobilyalar, heykeller, halılar ve sanat eserleri eski Rodos’u anlatıyor. Malta’daki Saint Jean Baptist Katedrali’nin maketi özellikle dikkat çekici; büyük bir titizlikle yapılmış. Şövalyeler, Rodos’tan sonra Malta’ya yerleşince çalışmalarını orada sürdürmüşler.
Şövalyeler Sokağı’nda yürümek tuhaf bir duygu yaratıyor. Yaklaşık altı yüz metre uzunluğundaki bu taş döşeli sokakta kendimi Orta Çağ’da hissediyorum. 15. ve 16. yüzyıllarda inşa edilen yapılar, farklı ülkelerden gelip Büyük Üstat’ın emrine giren şövalyelerin konakladığı yerler olmuş. Taş oyma armalar, yazıtlar ve heykeller arasında ilerlerken şehrin adeta taştan inşa edildiğini hissediyorum. Taştan yapılmış top gülleleri ise eski Rodos’un her köşesinde, bazen üst üste yığılmış, bazen tek başına karşımıza çıkıyor.
Mandraki Limanı’na doğru ilerlerken, mitolojide güzellik ve aşk tanrıçası olarak bilinen Afrodit’e adanmış tapınağın kalıntılarının arasından geçiyoruz. Tarihi MÖ 3. yüzyıla uzanan bu alan, Rodos Belediyesi Sanat Galerisi’nin hemen karşısında yer alıyor. Meydana yaklaştığımızda, ulu ağaçların gölgesindeki Silmar Kafe’ye oturmayı düşünüyoruz; ancak lezzetler hayal kırıklığı yaratıyor. Biraz ileride, Yunanistan’ın eski cumhurbaşkanlarından Konstantin Karamanlis’in (1907–1998) heykeliyle karşılaşıyoruz.
Tarihi Postane binasının duvarındaki mektup ve kartpostal kutusu dikkat çekici. Eski Vali Sarayı, bugün On İki Ada ve Rodos Valiliği olarak kullanılıyor. 1927’de İtalyan mimar Florestano di Fausto tarafından inşa edilen yapı, Venedik’teki Dükler Sarayı’nı andırıyor. 1638 tarihli Koca Murat Reis Camii’nin farklı minaresi de bu bölgede göze çarpıyor.
Elli Plajı’nda hem dinlenip hem denize giriyoruz. Kalabalık oldukça fazla. Plajın çevresi kafeler ve restoranlarla dolu. Sahil güzel; karşıda siluet hâlinde görünen Türkiye’yi izlemek ise bambaşka bir his. Şezlonglara yerleşiyoruz. Denizin ortasındaki yüksek beton tramplende atlama sırasını bekleyen kalabalık dikkat çekiyor. Akşam, güneşin batışını izlemek için Meltemi Restoran’da yer ayırtıyoruz. Yerel lezzetler eşliğinde günü gün batımıyla noktalıyoruz.
Ertesi gün Simi’ye gitmek üzere bavullarımızı alıp sahile iniyoruz. Meydandaki Fontana Grande Çeşmesi, İtalyanlar döneminde Viterbo’daki çeşmenin bir kopyası olarak yapılmış. Evangelismos Kilisesi’nin önünde yer alıyor. Kilise 1925 yılında inşa edilmiş.
Söz verdikleri gibi bir servis aracıyla alınıp limana götürülüyoruz. Saat 12.30’da kalkan feribot, 14.00’te Simi Adası’na ulaşıyor.









