İyon Denizi’nde…
Zdravo Albanija (Shqipëria)
Sabahın ilk ışıklarının denize vurmasıyla uyandık. Himare merkezine geçmeden önce, bu kıyıları denizden görebileceğimiz kısa bir tekne turu planladık. Güçlü bir kahvaltının ardından yola çıktık.
Keravniya Dağları’nın eteklerinde, Arnavutluk Rivierası’nın en popüler sahil yerleşimlerinden biri olan Himare’nin Spile bölgesinde bulunan Antik Spila Mağarası bizi karşıladı. Demir parmaklıklarla kapatılmış olan mağara, halk arasında Odysseus Mağarası ya da Kiklop Mağarası olarak da biliniyor. Yerel efsanelere göre, Homeros’un Odysseia destanında anlatılan Odysseus ile Kiklop Polifemos’un karşılaşması bu mağarada gerçekleşmiş. Tarihle efsanenin iç içe geçtiği bu gizemli mağara, Himare’ye daha varmadan bölgenin mitolojik atmosferini hissettiriyor.
Koyu çevreleyen plaj, berrak denizi ve sakin atmosferiyle adeta bize aitti. Sanki bütün dünya henüz uyanmamıştı. Dalgaların kıyıya ritmik vuruşları ve denizden esen hafif meltem dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Sahil boyunca sıralanan şezlonglar boş, kafeler ise henüz hazırlık aşamasındaydı. Anlaşılan hem Himare halkı hem de tatilciler güne başlamamıştı. Bu huzurlu sessizliğin uzun sürmeyeceği ise belliydi. Nitekim tekne turundan döndüğümüzde plajın hızla dolduğunu, sahil boyunca restoranların açıldığını, müziğin yükseldiğini ve kıyının kısa sürede yaz mevsiminin canlı atmosferine kavuştuğunu görecektik.
Sahile inen yol boyunca sıralanmış tur şirketlerinin küçük stantları, yaklaşan hareketliliğin ilk habercileriydi. Biz de Himara kıyılarını denizden keşfetmek için Himara Seas The Day’den biletimizi aldık. Tur saatine kadar geçen zamanı değerlendirmek amacıyla sahil boyunca yürüyüp, dikkat çekici mavi cephesiyle öne çıkan Kafe Himara 1928’in gölgeli masalarından birine oturduk. Adını kuruluş yılından alan ve Himara’nın en eski kafelerinden biri olan bu mekân, nostaljik atmosferiyle geçmişin izlerini günümüze taşıyor. Denizle neredeyse iç içe olan konumu ve serin esintisi sayesinde, tekne turu öncesinde keyifli bir mola verme fırsatı bulduk. Kahvelerimizi yudumlarken bir yandan yavaş yavaş canlanmaya başlayan sahili, bir yandan da birazdan çıkacağımız yolculuğu izler gibi hayal ettik.
Saatler 11’e yaklaşırken, tekne kaptanının önderliğinde, arkamızda giderek kalabalıklaşan yolcu grubuyla birlikte rıhtıma doğru yürümeye başladık. Bizi bekleyenler klasik gezi tekneleri değil, kıyı boyunca hızla ilerleyebilen çevik şişme botlardı. İlk bakışta oldukça pratik görünseler de, özellikle yüzme molalarında bu botlara inip binmenin düşündüğümüz kadar kolay olmadığını sonradan anlayacaktık. Yine de önümüzde uzanan turkuaz koylar ve keşfedilmeyi bekleyen kıyılar, bu küçük zorlukları önemsiz kılıyordu. Deniz bizi çağırıyordu; biz de kendimizi onun ritmine bırakmaya hazırdık.
Motorun uğultusu eşliğinde kıyıdan uzaklaşırken, altımızda uzanan berrak suların renkleri sürekli değişiyordu; açık turkuazdan derin laciverte, oradan zümrüt yeşiline uzanan tonlar adeta dev bir ressam paletini andırıyordu. Bot, kimi zaman yalnızca denizden ulaşılabilen bembeyaz çakıllı koylarda, kimi zaman da kayalıkların içine oyulmuş, karanlık girişleriyle merak uyandıran mağaraların önünde yavaşlıyordu. Her durak, Arnavutluk Rivierası’nın farklı bir yüzünü ortaya çıkarıyordu. Dalgalar zaman zaman sertleşiyor, bot suyun üzerinde sıçrayarak ilerliyordu. Bazı anlarda yükselen su zerrecikleri üzerimize yağmur gibi düşüyor, birkaç saniye içinde hepimizi sırılsıklam bırakıyordu. Yaz güneşinin altında bu serinlik ferahlatıcı olsa da, hızın ve dalgaların yarattığı hafif adrenalin duygusu yolculuğa ayrı bir heyecan katıyordu. Önümüzde uzanan her yeni koy, bir sonrakinin daha da güzel olacağı hissini uyandırıyordu.
Kayalıkların neredeyse dikey biçimde denize indiği sarp kıyılar boyunca ilerlerken, zaman zaman beton askeri sığınaklar beliriyordu. Doğanın cömert güzelliğiyle sert tarihsel izlerin yan yana duruşu, insanı ister istemez düşündürüyordu. Masmavi bir denizin ortasında, geçmişin gölgesiyle karşılaşmak, bu coğrafyanın ne kadar katmanlı ve derin bir hikâyeye sahip olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu.
İner inmez Guma Restaurant’a oturduk. Ege ve Akdeniz etkilerini taşıyan, taze ve sade lezzetlerin öne çıktığı mutfağıyla bu küçük sahil kasabasında keyifli bir mola verdik. Denizden gelen hafif esinti ve öğle güneşinin yumuşak ışığı eşliğinde yaptığımız bu kısa durak, günün devamı için güzel bir başlangıç oldu.
Ardından rotamızı, Himara’nın dağlara yaslanmış geleneksel köyleri Vuno ve Dhërmi’ye çevirdik. İnce ve kıvrımlı yol, iki köyü birbirine bağlarken, manzara her virajda biraz daha büyüleyici hâle geliyordu. Llogara Geçidi’ne giderken de aynı güzergâhı kullanmış, manzaranın etkisiyle “Mutlaka yeniden geleceğiz” demiştik. Şimdi bu sözü tutmanın verdiği mutlulukla, aynı yolun üzerinde yeniden ilerliyorduk.
Ana yolun kenarından başlayan Arnavut kaldırımlı sokaklar, taş evler, incir ağaçları, çamlar, asmalar ve güllerle çevriliydi. Dağın eteklerine serpiştirilmiş beyaz yapılar, aşağıda uzanan masmavi İyon Denizi’ne doğru sessizce bakıyordu. Manzara öylesine etkileyiciydi ki, insan kendini zamanın yavaşladığı, gündelik telaşların geride kaldığı bambaşka bir dünyaya adım atmış gibi hissediyordu.
Vuno ve Dhërmi gibi köylerin en belirgin yönlerinden biri, neredeyse her adımda karşınıza çıkan dik yokuşlardı. Ancak bu zorlu tırmanışlar, her defasında aşağıda uzanan Arnavutluk Rivierası manzarasıyla ödüllendiriliyordu; her viraj, biraz daha genişleyen bir ufuk açıyordu.
Vuno’nun merkezinde, minik ve şirin bir kahve dükkânı olan Bar Lula’ya oturduk. Yeşillikler arasından yükselen beyaz evlerin oluşturduğu tabloyu seyre dalarken, köyün dingin ritmi yavaş yavaş içimize işledi. Zaman sanki ağırlaşmış, her şey olması gerektiği kadar sakin akıyordu.
Meydanda yer alan ve şehitler anısına dikilmiş Vuno Şehitler Anıtı ise bu huzurlu atmosferin ortasında, geçmişin izlerini taşıyan sessiz bir tanık gibi duruyordu.
Gezilecek yerleri sorduğumuzda, köylüler hemen karşı yamaca bakan, eski ve büyük ölçüde harabe hâlindeki Kisha e Shën Kollit’i işaret ettiler. Taş merdivenlerden yukarı doğru ilerlerken, köyün derin sessizliği ve İyon Denizi’nden yükselen serin esinti yolumuza eşlik etti; bu tırmanış, yorgunluktan çok huzur veriyordu.
Yükseklere çıktıkça, köyün taş dokusu ve çevredeki yerleşimlerin siluetleri giderek daha geniş bir panoramaya dönüşüyor, bölgenin katmanlı tarihi ve kültürel dokusu daha belirgin hissediliyordu. Her adımda farklı bir geçmiş izini taşıyan bu manzara, yolculuğun en dingin anlarından birini oluşturuyordu.
Taş evlerin büyük bölümü bugün butik otel ya da pansiyon olarak hizmet veriyor. Aşağıda uzanan koylar ise Arnavutluk Rivierası boyunca yer alan ünlü plajlara açılan kıyı şeridine bağlanarak bu sakin dağ köylerini denizin cazibesiyle buluşturuyordu.
Manzarayı seyretmek için uçurum kenarındaki cam korkuluklu seyir noktasına oturduk. Karşımızda uzanan İyon Denizi’nin mavisi, aşağıdaki kıyı hattıyla ufka doğru kesintisiz bir çizgide birleşiyordu.
Tam o sırada yolun karşısındaki küçük dükkândan bir kadın, “Böreği yeni pişirdim,” diyerek el açması börek ikram etti. Tereyağının kokusu ve çıtır hamurun sıcaklığı eşliğinde, denize karşı yediğimiz bu börek, yolculuğun en unutulmaz anlarından biri olarak hafızamıza kazındı.
Marco Restaurant’da oturup hem gün batımını izlemeye hem de akşam yemeğimizi burada yemeye karar verdik. Tepeden ufka doğru ağır ağır alçalan güneş, gökyüzünü turuncudan mora uzanan sayısız tona boyarken, manzaranın güzelliğini anlatmak kelimelerle zorlaşıyordu. Karşımızda uzanan İyon Denizi üzerine düşen altın ışık, günün bütün yorgunluğunu silip süpüren büyülü bir atmosfer yaratmıştı.
Burası da Akdeniz ve Ege mutfağı etkilerini taşıyan bir restorandı. Tepedeki konumuyla hem dağ siluetini hem de aşağıda uzanan denizi aynı anda izleme imkânı sunuyordu. Masamıza gelen taze ve sade lezzetlerle birlikte gün batımının eşsiz manzarası birleşince, keyfin aslında çoğu zaman sadelikte gizli olduğunu bir kez daha hissettik. “Yemek dediğin, tam da böyle bir ortamda anlam kazanıyor,” diye düşündük; manzara, tatlar ve dinginlik aynı sofrada buluşmuştu.







