Pamukkale 2024 – Hisar (Attouda) Antik Kenti Yolunda
2024 yılının 25 Kasım sabahı, İzmir’den yeni bir gezi rotası keşfetmenin heyecanıyla erken saatlerde yola çıktık. Sonbaharın serinliği henüz dağılmamıştı; ufukta yükselen güneş, tarlaların ve ağaçların üzerine altın rengi bir örtü seriyordu. Yol boyunca uzanan manzaralar, günün daha başında ruhumuzu dinlendirmeye yetmişti.
İlk durağımız, Nazilli’ye bağlı Esenköy yakınlarında, küçük bir tepe üzerine kurulmuş eski bir Karya kenti olan Harpasa Antik Kenti’ne varmadan önce ziyaret edeceğimiz Arpaz Kulesi oldu.
Saat 11.00 civarında ana yoldan ayrılıp toprak yola saptığımızda, Arpaz Kulesi tüm heybetiyle karşımıza çıktı. Birdenbire yükselen bu görkemli yapı, çevresindeki sakin kır manzarası içinde zamana meydan okuyan bir siluet gibiydi. XIX. yüzyılın başlarında inşa edilen kule; bey konağı, güvenlik kulesi, ambarları, ahırları ve çeşitli müştemilatıyla birlikte adeta küçük bir şatoyu andırıyordu.
Taş duvarların arasında dolaşırken, geçmişin günlük yaşamını hayal etmek zor değildi. Bir zamanlar bu avluda dolaşan insanlar, yük taşıyan hayvanlar, nöbet tutan askerler ve ovayı gözetleyen muhafızlar gözümüzde canlanıyordu. Yüzyıllardır ayakta kalmayı başaran bu yapı topluluğu, yalnızca mimarisiyle değil, taşıdığı tarihsel hafızayla da etkileyici bir atmosfer sunuyor.
Osmanlı döneminde savunma ve gözetleme amacıyla inşa edilen kule, çevresindeki tarihi konak kalıntılarıyla birlikte bölgenin kültürel zenginliğini gözler önüne seriyordu.
Kulenin etrafında dolaşırken, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan taşların arasında zamanın izini sürmek tarifsiz bir heyecan veriyordu.
Bu ilk durak, Pamukkale’ye uzanan yolculuğumuz için hem etkileyici hem de ilham verici bir başlangıç oldu. Önümüzde keşfedilmeyi bekleyen antik kentler, termal sular ve bembeyaz travertenler vardı.
Arpaz ailesi, Osmanlı Devleti’nde merkezi otoritenin zayıfladığı, bölgesel derebeyliklerin güç kazandığı XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Aydın ve çevresinde hâkimiyet kurmuş iki büyük aileden biri olarak biliniyor. Savunma ve gözetleme amacıyla kullanılan kule, Arpaz beylerinden Hacı Hasan Bey tarafından, II. Mahmut döneminde Rodos’tan getirilen ustalara yaptırılmış.
Yolda kısa bir mola vererek Can Restoran’a uğradık. Burada yediğimiz kuyu tandır, doğrusu yolculuğumuzun en keyifli sürprizlerinden biri oldu. Yöreye özgü bu lezzet, ağır ağır pişmiş etin yumuşaklığı ve kendine has aromasıyla damakta unutulmaz bir tat bırakıyor. Güzel bir öğle yemeğinin ardından, Buldan’a doğru yeniden yola koyulduk.
Buldan ilçesine bağlı Yenicekent Mahallesi’nde, Büyük Menderes Nehri kıyısında bir yamaca kurulmuş olan Tripolis Antik Kenti, günün en etkileyici duraklarından biri olacaktı. Temelleri M.Ö. 190 yıllarına uzanan bu görkemli kent, Helenistik dönemde Apollonia adıyla kurulmuş ve Lydia Bölgesi’nin sınır kentlerinden biri olarak önemli bir konuma sahip olmuş. Ticaret yollarının kesiştiği stratejik bir güzergâh üzerinde yer alması, kentin kısa sürede zenginleşmesini ve gelişmesini sağlamış.
Bugün gezilebilen kalıntılar arasında anıtsal şehir kapıları, geniş caddeler, hamamlar, stadyum, tiyatro ve meclis binası gibi kamusal yapılar bulunuyor. Kent, en parlak dönemini Roma İmparatorluğu zamanında yaşamış; hatta Roma’da senatörü bulunan ender kentlerden biri olmuş. Yapılan kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin büyük bir özenle korunmuş olması ve arkeolojik çalışmaların hâlâ devam etmesi, Tripolis’in tarihsel önemini daha da artırıyor.
Gerek mimari düzeni gerekse doğayla kurduğu uyum sayesinde Tripolis, ziyaretçisini daha ilk adımda etkileyen, görkemli ve büyüleyici bir antik kent. Burada geçirilen her an, geçmişin ihtişamını ve insan emeğinin zamana karşı direncini derinden hissettiriyor.
Pamukkale’ye varmadan önce, Denizli’nin Sarayköy ilçesine bağlı Hisarköy’e uğramak istedik. Yöre halkının “saklı bir cevher” olarak andığı bu küçük yerleşim, daha ilk bakışta geçmişin izlerini taşıyan dingin atmosferiyle bizi karşıladı. M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllara kadar uzanan köklü tarihiyle, yaklaşık 2700 yıllık bir yaşamın kesintisiz sürdüğü bu köy; üç tarafı sarp kayalıklar ve uçurumlarla çevrili bir tepenin üzerine kurulmuş.
Kıvrıla kıvrıla yükselen dar dağ yolu, yemyeşil doğanın içinden geçerek bizi köye ulaştırıyor. Antik dönemde Karia ve Frigya gibi iki önemli bölgenin sınırında yer alan Hisarköy, aynı zamanda bu iki coğrafyayı birbirine bağlayan en kısa güzergâh üzerinde bulunmasıyla stratejik bir konum kazanmış.
Bugün köy sınırları içinde yer alan Attouda Antik Kenti’nde Pamukkale Üniversitesi tarafından yürütülen kazı çalışmaları hâlâ devam ediyor. Antik kent, en parlak dönemini Roma çağında yaşamış. Yerleşimdeki 143 dinive sivil mimari yapı tescillenmiş; bölge hem 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı hem de Kentsel Arkeolojik Sit Alanı olarak koruma altına alınmış.
Taş döşeli Osmanlı sokaklarında ve taş evlerin arasında yürürken zamanın katmanları adım adım hissediliyor. Kazı çalışmalarında gün yüzüne çıkarılan pek çok eser, Hisarköy Camii’nin avlusunda sergileniyor. Helenistik Dönem’e ışık tutan kitabeler arasında en dikkat çekeni ise cami duvarında yer alan bir yazıt: Afrodisias’ta düzenlenen güreş müsabakasında şampiyon olan Attudalı bir sporcunun zaferini anlatan bu kitabe, antik çağın spor kültürüne dair etkileyici bir hatıra gibi karşımızda duruyor.
Artık 1988 yılında hem kültürel hem de doğal miras olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan; çoğu zaman “dünyanın sekizinci harikası” olarak anılan Pamukkale Travertenleri ve Hierapolis Antik Kenti’ne iyice yaklaşmıştık. Daha önce birçok kez görmüş olsak da, bu eşsiz manzara her gelişimizde bizi yeniden büyülemeyi başarıyordu.
Bir zamanlar travertenlerin üzerine kurulmuş otellerde konaklamış, doğal havuzlarında yüzme fırsatı bulmuştuk. Binlerce yıl önce antik dünyanın insanlarının şifa aradığı sularda yüzmenin heyecanını hâlâ hatırlıyoruz. Bugün ise travertenler koruma altında; yalnızca belirlenen alanlarda, yalınayak yürüyerek bu doğa harikasına yaklaşmak mümkün.
Alınan koruma önlemleri sayesinde travertenler artık daha beyaz, daha saf ve gerçekten pamuksu bir görünüme kavuşmuş. Her adımda ışığın suyla buluştuğu bu eşsiz manzara, geçmiş ile bugünü aynı anda hissettiren büyülü bir atmosfer yaratıyor.
Termal su kaynaklarının havayla temas etmesi sonucu oluşan beyaz travertenlerin varlığı, çok eski dönemlere kadar uzanıyor. Yaklaşık 2200 yıl önce Bergama Krallığı da bu doğal güzelliğe hayran kalarak, travertenlerin hemen yanı başında Hierapolis Antik Kenti’ni kurmuş. O günden bu yana şifa arayanların uğrak noktası olan termal kaynaklar, bugün de aynı canlılığını koruyarak ziyaretçilerini karşılamaya devam ediyor.
Travertenlere çıkmadan önce, 2011 yılında açılan Pamukkale Tabiat Parkı’nda kısa bir mola veriyoruz. Bir Gölet’in yer aldığı park, teras şeklinde yükselen ve travertenlerle kaplı tepelerin manzarasına karşı konumlanmış. Çiçekler, ağaçlar ve yürüyüş yolları arasında dolaşan ördek ve kaz sürüleri, ortama huzurlu ve doğal bir canlılık katıyor.
Burada geçirdiğimiz keyifli saatlerin ardından, gece konaklayacağımız Pam Otel’e ulaşıyoruz. Pamukkale’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alması, bölgeyi yıl boyunca yerli ve yabancı binlerce turistin uğrak noktası hâline getirmiş. Özellikle otellerde bulunan şifalı termal havuzlar, bu yoğunluğu daha da artırıyor. Pam Otel’in hem kapalı hem de açık termal havuzu bulunuyor. Özellikle açık havuz, farklı ülkelerden gelen ziyaretçilerle dolu.
Soğuk akşam havasında, sıcak termal sudan yükselen buhar dalgaları karanlıkta süzülerek arka plandaki gür ormanın üzerinde yavaşça kayboluyordu. Bu huzurlu atmosferin tadını çıkardıktan sonra, ertesi gün yapacağımız geziyi düşünerek erken saatlerde dinlenmeye çekildik. Yeni günün ilk durağı Hierapolis Antik Kenti oldu.
XIII. yüzyılda yaşamış, dünyanın farklı coğrafyalarına yaptığı yolculuklarla tanınan Venedikli tüccar ve kâşif Marco Polo’nun aktardıklarına göre, bu bölgenin en büyük ve en önemli şehirleri Laodikeia ve Hierapolis’ti. Bereketli topraklara hayat veren iki önemli ırmak —Büyük Menderes ve onun kolu Çürüksü (Lykos)— hem tarımı hem de ticareti şekillendirmiş. Rivayetlere göre bu sularda yıkanan koyunların yünleri son derece parlak ve yumuşak olurmuş; bu da bölgede dokumacılık ve tekstil geleneğinin Antik Çağlara kadar uzanmasına zemin hazırlamış.
Özellikle Laodikeia civarında çok sayıda bulunan salyangoz kabuklarından elde edilmesi zor, dolasıyla pahalı bir renk olan, Kraliyet moru, İmparator moru veya İmparator boyası olarak da bilinenkırmızımsı, Erguvan rengi, doğal mor boya üretiliyormuş.
Hierapolis Antik Kenti, büyük ölçüde korunmuş yapılarıyla günümüze kadar ulaşmayı başarmış etkileyici yerleşimlerden biri. Antik kente hem kuzey hem de güney kapılarından giriş yapılabiliyor. Önceki ziyaretlerimizde kuzey kapısından girerek keşfe başlamıştık.
Şehrin dışına uzanan geniş alan, “ölüler şehri” olarak bilinen Nekropol, yani mezarlıklar bölgesi. Antik dünyanın ölüm kültürünü ve inançlarını yansıtan bu alanda lahitler, Tümülüsler ve anıtsal mezar yapıları birbiri ardına sıralanıyor. Ülkemizde antik dönemden kalma en yoğun mezar topluluklarından biri burada yer alıyor; sayıları 2000’i aşan mezar yapıları, ziyaretçiyi adeta zamanın derinliklerinde bir yolculuğa çıkarıyor.
Bu kez antik kente güney kapısından giriş yapıyoruz. Geniş ve etkileyici bir geçitle karşılanıyoruz; daha ilk adımda Hierapolis’in görkemi hissediliyor. Dileyen ziyaretçiler için kiralık golf arabaları da bulunuyor, ancak yoğunluk nedeniyle önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Özellikle kalabalık günlerde alan oldukça hareketli.
Taş döşeli yoldan ilerlerken, yakıcı sıcaklığa rağmen karşıda yükselen dağların karlı zirveleri insana serinlik hissi veriyor. Sol tarafta ise açık mavi sularla dolu, bembeyaz travertenler uzanmaya başlıyor. Göz alabildiğine yayılan bu olağanüstü manzara, her adımda insanı büyülüyor.
Teraslarda yalınayak yürüyen ziyaretçiler, bu eşsiz anı ölümsüzleştirmek için sık sık durup fotoğraf çektiriyor. Ancak travertenlerin zemini yer yer oldukça kaygan; dikkatli yürümek şart. Dengesini kaybedip düşenlere sıkça rastlanıyor, bu nedenle her adımı temkinle atmak gerekiyor.
Biraz ileride, yolun sağ tarafında günümüzde Arkeoloji Müzesi olarak hizmet veren Roma Hamamı’na giriyoruz. Antik kentin görkemli yapılarından biri olan bu geniş hamam kompleksi, bugün Hierapolis, Laodikeia ve Tripolis gibi çevredeki ören yerlerinde yapılan kazılardan çıkarılan heykellere ve pek çok arkeolojik buluntuya ev sahipliği yapıyor. Müzenin yalnızca iç mekânı değil, bahçesi de sergilenen eserlerle adeta açık hava galerisi gibi düzenlenmiş.
1984 yılında ziyarete açılan müzede pişmiş toprak kaplar, idoller, kandiller, takılar, sikkeler ile taş ve cam eserler sergileniyor. Antik dönemin gündelik yaşamına ve inanç dünyasına ışık tutan bu parçalar, ziyaretçiyi geçmişin ayrıntılarıyla buluşturuyor.
Müzenin en dikkat çekici bölümlerinden biri ise Hierapolis Tiyatrosu’nun sahne binasını süsleyen kabartmalar. Antik sanatın etkileyici örnekleri arasında sayılan bu eserlerde; Dionysos’un eğlence alayları, Roma İmparatoru Septimius Severus’un taç giyme töreni, tiyatro ile ilgili meclis kararlarını içeren yazıtlar, Hierapolis’in taçlandırma sahneleri, Apollon ve Artemis’in doğuşu ile Hades’in Persephone’yi kaçırma öyküsü ayrıntılı biçimde betimleniyor. Her bir kabartma, hem dönemin mitolojik anlatılarını hem de siyasal ve kültürel yaşamını gözler önüne seriyor.
Müzenin fiziksel alanı sınırlı olduğu için, kazılarda gün yüzüne çıkarılan çok sayıdaki eserin önemli bir bölümü depolarda korunuyormuş. Buna rağmen sergilenen parçalar bile, Hierapolis’in zengin tarihini ve incelikli sanat anlayışını hissettirmeye yetiyor. Her vitrin, antik kentin gündelik yaşamından inanç dünyasına kadar uzanan geniş bir kültürel panoramayı ziyaretçilerin gözleri önüne seriyor.
Biraz daha yürüdükten sonra Antik Havuz’a, yani Kleopatra Havuzu’na ulaşıyoruz. UNESCO koruması altındaki bu özel alan, Roma İmparatorluğu döneminden bu yana insanların yüzdüğü şifalı sularıyla biliniyor. Binlerce yıllık geçmişe sahip havuzun bugünkü hâli, M.S. 7. yüzyılda meydana gelen büyük bir depremin ardından oluşmuş. Antik dönemde agoranın yer aldığı bu alan, deprem sırasında meydana gelen kırıkların içine yıkılan yapı kalıntılarının suyla dolmasıyla eşsiz bir görünüme kavuşmuş.
Kleopatra Havuzu’nun en dikkat çekici özelliklerinden biri, yıl boyunca yaklaşık 36 derece olan sabit su sıcaklığı. Suyun içinde görülen antik sütun parçaları ve taş bloklar, ziyaretçilere adeta zamanda yolculuk hissi yaşatan etkileyici bir atmosfer oluşturuyor. Turkuaz tonlardaki termal su, bölgedeki antik kaynaklardan besleniyor ve yüzyıllardır şifa verici özellikleriyle anılıyor.
Havuz çevresinde dolaşırken biz de sodalı suyun çıktığı kaynaktan içmeyi ihmal etmiyoruz. Yüzyıllardır kesintisiz akan bu suyun serinliği ve mineral tadı, antik kentin ruhunu bugüne taşıyan küçük ama anlamlı bir deneyim sunuyor.
Biraz daha ilerledikten sonra Pluton Kutsal Alanı’na ulaşıyoruz. Anıtsal görünümüyle dikkat çeken bu alan, Hierapolis’in en önemli tanrılarından biri olan yeraltı dünyasının hâkimi Hades’e adanmış. İlk keşiflerde bir tapınak olduğu düşünülmüş; ancak yapılan araştırmalar sonucunda buranın aynı zamanda bir kehanet merkezi olarak kullanıldığı anlaşılmış.
Antik dönemdeki özgün yerleşim planına uygun biçimde düzenlenen alanda; cehennem kapısının bekçisi olarak bilinen üç başlı köpek Kerberos, yeraltı dünyasıyla bağlantıyı simgeleyen yılan figürleri ve devasa Hades heykelinin replikaları ziyaretçileri karşılıyor. Kutsal alan, suyla birlikte zehirli gazlar yayan bir mağaranın üzerine inşa edilmiş. Antik çağ insanları burayı yeraltı dünyasına açılan gizemli bir geçit olarak görmüş ve çeşitli ritüeller düzenlemiş.
Antik Tiyatro’ya doğru uzanan yokuşu tırmanarak ilerliyorum. Yolun sol tarafında, İsa’nın havarilerinden biri olan Aziz Philippus’un öldürüldüğüne inanılan kutsal alan yer alıyor. Onun anısını yaşatmak amacıyla inşa edilen Martyrium, Hristiyan dünyası için önemli hac merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor ve bugün hâlâ ziyaretçilerine derin bir manevi atmosfer sunuyor.
Yokuşun sonunda karşımıza çıkan görkemli Hierapolis Tiyatrosu, Roma İmparatoru Septimius Severus döneminde, M.S. 3. yüzyılda inşa edilmiş. Yüksek bir tepenin yamacına kurulan tiyatro; etkileyici sahnesi ve yarım ay biçiminde, dik bir açıyla aşağıya doğru inen oturma sıralarıyla dikkat çekiyor. Seyirci bölümü sahneden oldukça yüksekte konumlanmış; bu da hem akustiği hem de manzarayı olağanüstü kılıyor. Sahne platformunun altındaki düzenlemeler, tiyatronun zaman zaman gladyatör dövüşlerine de ev sahipliği yaptığını gösteriyor.
Bir zamanlar antik dünyanın zengin ve görkemli şehirlerinden biri olan Hierapolis’ten ayrılma vakti geliyor. Taş yollar ve yüzyılların izlerini taşıyan yapılar ardımızda kalırken, yeni rotamız olan Beyşehir’e doğru yola koyuluyoruz.










