Qardaş Azərbaycan 2026
Dağların Kucağında: İlisu
Şubat’ın ilk günü… Sabahın serinliği henüz dağılmamıştı. Otelin bahçesinde ağır ağır yürürken, çimenlerin üzerinde geceyi hatırlatan ince bir kırağı parlıyordu. Hava berraktı; gökyüzü solgun bir maviye bürünmüş, Kafkas Dağları’nın dorukları uzakta sessizce yükseliyordu.
Bahçedeki direklerde Azerbaycan ve Türk bayrakları yan yana dalgalanıyordu. Aralarında gururla yükselen ay yıldızın önünde birkaç hatıra fotoğrafı çektirdik. Soğuk havaya rağmen içimizi ısıtan şey, yalnızca güneşin ilk ışıkları değil, iki ülke arasındaki o derin kardeşlik hissiydi.
Kısa bir kahvaltının ardından otomobilimize binip rotamızı dağlara çevirdik. Bugün bizi, Gakh bölgesinde, Büyük Kafkaslar’ın eteklerinde ve Dağıstan sınırına yakın, taş evleriyle geçmişi hâlâ yaşayan tarih kokulu bir dağ köyü bekliyordu: İlisu.
Aracımız ilerledikçe şehir geride kaldı, yerini kıvrılarak yükselen yollara bıraktı. Karla örtülü tepeler ufukta birer beyaz duvar gibi yükseliyor, vadilerin içinden ince bir sis süzülüyordu. Yol boyunca doğa, kışın dinginliğiyle bize eşlik etti; ağaç dallarında biriken karlar, sabah güneşiyle hafifçe parlıyordu.
Önümüzde, dağların arasına saklanmış tarihî bir köy ve keşfedilmeyi bekleyen bir başka hikâye vardı.
Kürmük Çayı’nın kıyısında uzanan bu dağ köyünün yerleşim tarihi XIII. yüzyıla kadar uzanıyor. Karla kaplı yollardan ağır ağır yükselirken, beyazlığın içinden beliren taş evler bize geçmişin izlerini taşıyan bir yerleşime yaklaştığımızı hissettiriyor. 1987 yılında kurulan İlisu Devlet Tabiat Koruma Alanı ise bölgenin yalnızca tarihî değil, doğal zenginliğini de koruyor. Büyük Kafkaslar’ın güney eteklerinde uzanan bu coğrafya, ormanları, dağları ve akarsularıyla kışın bambaşka bir güzelliğe bürünüyor.
Bir zamanlar yaklaşık üç yüzyıl boyunca İlisuSultanlığı’nın merkezi olan bu küçük yerleşim, dağların arasında stratejik bir konumda bulunuyor. Dağıstan’dan İlisu’ya uzanan dağ yolları geçmişte ticari ve askerî önem taşıyor. Köydeki kale ve savunma yapıları da bu stratejik konumun izlerini günümüze taşıyor. Kürmük Çayı üzerindeki Ulu Köprü ve Sumuq Kale, İlisu’nun geçmişten bugüne uzanan tarihî dokusunun önemli parçaları arasında yer alıyor.
Köyün kültürel dokusu da coğrafyası kadar renkli görünüyor. İlisu’nun nüfusunun oluşumunda Azerbaycanlıların yanı sıra Dağıstan’ın Saxur bölgesinden gelen toplulukların da payı bulunuyor. Burada duyduğumuz yerel konuşma ise Kafkasya’nın farklı kültürlerinin yüzyıllar boyunca birbirine değdiği bu coğrafyanın izlerini taşıyor.
Karın beyazlığı, dağların heybeti ve Kürmük Çayı’nın dingin akışı arasında İlisu, geçmişle bugünün yan yana durduğu sakin bir dünya gibi görünüyor. Burada yalnızca bir dağ köyünü değil, Kafkasya’nın yollarında yüzyıllar boyunca şekillenen bir hayatın izlerini de hissediyoruz.
Köyün içinde, Dağıstan sınırına yakınlığını hatırlatan küçük bir askerî karakol karşımıza çıkıyor. Dağların sessizliği içindeki bu yapı, İlisu’nun bulunduğu coğrafyanın stratejik konumunu bize yeniden hatırlatıyor.
Burada bizi eski Sovyet döneminden kalma, sağlam ve arazi koşullarına uygun jipler bekliyor. Büyük Şelale’ye ancak bu araçlarla ulaşabileceğimizi söylediklerinde önce biraz abarttıklarını düşünüyoruz. Fakat ana yoldan ayrılıp nehir yatağına girdiğimiz anda söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz.
Jipler taşların üzerinden sarsılarak ilerliyor, zaman zaman dere geçişlerinden geçiyor. Bir virajı dönerken önümüzde ne olduğunu göremiyoruz. Birkaç metre sonra karşımıza karla kaplı kayalık bir geçit çıkıyor. Şoför bir an bile tereddüt etmeden direksiyonu çeviriyor. Jip yana doğru eğiliyor; içimizden kısa bir ürperti geçiyor. Araç yeniden doğrulduğunda hepimiz derin bir nefes alıyoruz. Bir sonraki bölümün bizi neyle karşılayacağını artık kestiremiyoruz.
Yol demeye bin şahit ister… Taşların, çamurun ve dere geçişlerinin içinden hoplaya zıplaya gidiyoruz. Her çukurda araç yeniden sarsılıyor, tekerleklerden sıçrayan çamur ve köpükler camlara vuruyor. Bazen şoför hızını kesip önündeki zemini dikkatle inceliyor, bazen de jipin gücüne güvenerek devam ediyor. Her engelin ardından biraz rahatlıyor, sonra yeni bir zorluk beliriyor.
Birbirimize bakıp gülümsüyoruz; bu gülümsemenin içinde hafif bir tedirginlik de var. Asfalt çoktan geride kalıyor, yerleşimin izleri siliniyor. Motorun uğultusuna yalnızca dere sesi karışıyor. Vahşi doğanın içinde, neyle karşılaşacağımızı bilmeden ilerliyoruz. İlisu Şelalesi’ne ulaşmak artık sıradan bir gezi olmaktan çıkıyor; dağın içinde yaşadığımız gerçek bir maceraya dönüşüyor.
Sonunda jip yavaşlıyor. İleriden gelen güçlü su sesi giderek belirginleşiyor. Araç durduğunda birkaç saniye olduğumuz yerde kalıyoruz. Ardından inip birkaç adım atıyoruz ve İlisu Şelalesi bir anda karşımızda beliriyor.
Kışın beyazlığı içinde kayaların arasından dökülen su, bütün yorgunluğumuzu unutturuyor. Az önce geçtiğimiz taşlı yatak, çamur ve dik yamaçlar sanki geride kalıyor. Bir süre hiçbir şey söylemeden şelaleyi seyrediyoruz. Bazen bir yere ulaşmanın güzelliği, yalnızca vardığınız yerde değil, oraya giderken yaşadıklarınızda saklı oluyor.
İlisu Şelalesi’ne yaptığımız bu zorlu yolculuk, zihnimizde yalnızca gördüğümüz bir güzellik olarak değil, dağların arasında yaşadığımız özel bir an olarak yer ediyor. Buraya ulaşmak kolay olmuyor; belki de bu yüzden şelalenin karşısında geçirdiğimiz o birkaç dakika, yolculuğun en unutulmaz anına dönüşüyor.
Azerbaycan’ın Gak bölgesinde, Kafkas Dağları’nın eteklerinde saklı bu şelale, yerel halk arasında “Ram-Rama” adıyla da anılıyor. Buraya ulaşmak için kat ettiğimiz zorlu yol, sanki birazdan göreceğimiz manzaranın habercisi oluyor. Nihayet karşımıza çıkan bu vahşi güzellik, bütün yorgunluğumuzu bir anda unutturuyor.
Kayaların arasından dökülen su, kışın sert soğuğunda yer yer donmuş. Buz tutan akıntılar kayaların üzerinde billur heykelleri andırıyor; çevrede iri buz kütleleri oluşuyor. Doğa burada sanki kendi elleriyle bir kış tablosu çiziyor. Şelalenin üst bölümüne ulaşmak için dik yamacı yaklaşık bir saat tırmanmak gerekiyormuş. Her adımda nefesimiz biraz daha kesiliyor; ancak yükseldikçe açılan manzara bütün yorgunluğumuzu unutturuyor.
Biraz daha yüksek bir noktaya çıkıp su yatağını ve çevredeki dağları seyrediyoruz. Aşağıda buzlarla kaplı akış, yukarıda bembeyaz zirveler uzanıyor. Yüzümüze çarpan soğuğa rağmen uzun süre buradan ayrılamıyoruz. Bu yükseklikte insan kendini bir yandan küçücük, bir yandan da çevresindeki büyük bütünün parçası gibi hissediyor.
İlisu bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Bazı güzelliklere ulaşmak için biraz zahmet çekmek gerekiyor. Fakat sonunda o zahmet, anlatması kolay olmayan bir anıya dönüşüyor. Bizim için İlisu da böyle oluyor; zorlu bir geçişin ardından karşımıza çıkan ve uzun süre zihnimizden silinmeyecek bir doğa armağanı.
Dönüş yolunda, gelirken uzaktan gördüğüm tarihî taş camiyi merak ediyor ve durup yakından görmek istiyorum. Yaklaştıkça karların arasından yükselen kare planlı, zarif taş yapı bütün sadeliğiyle kendini gösteriyor. Azerbaycanca adı Ulu Camii olan bu yapı, XVII–XVIII. yüzyıllara tarihleniyor.
Giriş cephesindeki üç kemer, karların beyazlığıyla daha da belirginleşiyor. Taş duvarların arasına dolan soğuk hava, yapının yüzyıllardır taşıdığı sessizliği daha da derinleştiriyor. İçeri adım attığımızda bizi karşılayan dinginlik, dışarıdaki kış manzarasıyla birleşince zaman duygusu bir süreliğine siliniyor. Caminin hâlâ ibadete açık olması, burayı yalnızca geçmişten kalan bir yapı olmaktan çıkarıp yaşayan bir mekâna dönüştürüyor.
Bahçede diz boyu kara bata çıka ilerleyerek eski mezarlara ulaşıyoruz. Kar örtüsünün altında yarı gizlenmiş mezar taşları ve kitabeler, burada yaşamış insanların izlerini bugüne taşıyor. Sessizliğin içinde bir süre durup çevreye bakıyorum. Soğuğa rağmen içimde tarif edemediğim bir sıcaklık hissediyorum.
Nedenini tam olarak bilmiyorum ama bu yapı beni derinden etkiliyor. Belki yüzyıllardır ayakta kalmayı başarması, belki gösterişten uzak sadeliği, belki de kışın ortasında taşıdığı o vakur sessizlik… Bazı mekânlar insana kendilerini anlatmak için fazla söze ihtiyaç duymuyor. İlisu’daki bu taş cami de benim için onlardan biri oluyor.
Artık İlisuSultanlığı’nın merkezi olan İlisu’yu geride bırakıp Şeki’ye doğru ilerliyoruz. Gürcana Nehri arkamızda kalırken yolumuz Büyük Kafkas Dağları’nın güney yamaçlarına doğru kıvrılıyor. Dağların arasından her virajda biraz daha uzaklaşırken, bir anda karşımızda kent beliriyor. Yemyeşil yamaçlara serpiştirilmiş evler, ağaçların arasından görünen taş duvarlar ve dağlara yaslanan yapılar, daha varmadan bize başka bir dünyanın kapısını aralıyor. Bir zamanlar ŞekiHanlığı’nın başkenti olan bu kente yaklaşırken içimdeki merak da giderek büyüyor.
Sokaklara girdiğimizde dağların yeşili bu kez taş duvarların, ahşap saçakların ve bahçelerin arasından kendini göstermeye devam ediyor. Dağlardan süzülen sularla beslenen verimli topraklar, bu yerleşimin neden yüzyıllar boyunca burada kök saldığını anlatır gibi. Doğa ile insanın kurduğu bu yakınlık, kentin bugünkü görünümünde bile hissediliyor. Sanki dağ, su ve evler uzun zamandır aynı hikâyenin parçaları.
Bu hikâyenin bir başka bölümünü ise sokaklarda karşılaştığımız eski hanlar ve kervansaraylar anlatıyor. Kafkaslar’ın eteğindeki konumu, burayı tarih boyunca önemli ticaret yollarına bağlıyor. Özellikle ipek üretimi ve ticareti geliştikçe kent zenginleşiyor; uzak diyarlardan gelen tüccarlar burada konaklıyor, mallarını değiş tokuş ediyor. Bugün sessiz görünen bu taş yapıların bir zamanlar ne kadar hareketli olduğunu düşünmek bile sokaklara başka bir gözle bakmamı sağlıyor.
İpek ticaretinin getirdiği zenginlik, yalnızca ticaret yapılarında kalmıyor; evlerin biçimine de yansıyor. Taş duvarların ardındaki bahçeler, ahşap işçilikleri ve geniş saçaklar, burada gelişen yaşamın izlerini taşıyor. Yürüdükçe bir evin ayrıntısında, başka bir yapının taş işçiliğinde bu zenginliğin izlerine rastlıyoruz. 1743’te kurulan Şeki Hanlığı döneminde kent siyasi açıdan da önem kazanıyor ve gördüğümüz bu yerleşim, bölgenin güçlü merkezlerinden biri hâline geliyor.
Ama sokaklarda ilerledikçe anlıyorum ki bu hikâye hanlıkla başlamıyor. Kentin geçmişi çok daha gerilere uzanıyor. Şeki’nin tarihî kökleri Kafkas Arnavutluğu dönemine kadar götürülüyor; yüzyıllar boyunca farklı toplulukların ve yönetimlerin bıraktığı izler, bugün birbirinin içine geçmiş durumda. Bu nedenle burada yürürken tek bir dönemi değil, üst üste birikmiş zamanları hissediyorum.
Bir taş duvarın önünde durduğumda, az önce geçtiğimiz ticaret yollarını; biraz ileride bir konağın ahşap ayrıntılarına bakarken de burada yaşamış insanların gündelik hayatını düşünmeye başlıyorum. Tarih, karşıma ayrı ayrı tarihler ve isimler olarak çıkmıyor; gördüğüm evlerin, sokakların ve taşların içine karışarak kendini hissettiriyor.
Belki de burayı özel kılan tam olarak bu. Dağların yeşili, ipek ticaretinin bıraktığı zenginlik, hanlık döneminin izleri ve daha eski kültürlerin kalıntıları aynı coğrafyada birbirine karışıyor. Burası kendini bir anda bütünüyle göstermiyor; yürüdükçe, baktıkça ve ayrıntılarda biraz oyalanınca hikâyesi yavaş yavaş açılıyor.
İlk karşılaşmamızda içimde oluşan duygu artık daha belirgin: Burası yalnızca görülüp geçilecek bir kent değil; sokaklarında yürüdükçe geçmişine yaklaşabildiğiniz, taşlarına ve evlerine baktıkça başka zamanları hayal edebildiğiniz bir yer.
Gürcana Nehri’nin iki yakasında uzanan Şeki’ye yaklaşırken, dağların arasından yavaş yavaş bambaşka bir dünya açılıyor önümüzde. Yeşil yamaçlara yayılan evler, geniş bahçeler ve geleneksel yapılar, kentin kendine özgü dokusunu daha uzaktan hissettiriyor. İpek ve koza ticaretiyle zenginleşen bu yerde, doğanın cömertliğiyle insan emeği iç içe geçmiş. Şehre doğru ilerledikçe, farklı dönemlerin izlerini hâlâ taşıyan köklü bir yaşam alanına girdiğimizi hissediyorum.
Sokaklardan geçip yukarı doğru çıktıkça Şeki Han Sarayı’nın bulunduğu tarihî kale alanına ulaşıyoruz. Çevredeki geleneksel evler ve bahçeler, burada karşılaşacağımız mimarinin kentten kopuk olmadığını daha baştan gösteriyor. Kale kapısından içeri girip avluya doğru ilerliyoruz.
Dışarıdaki dünyanın sesi geride kalıyor. Birkaç basamak çıkıp yüksek girişten geçiyoruz. Önümüzde geniş, dörtgen bir avlu açılıyor. Ortadaki küçük havuzun suyu hafifçe titreşiyor; gökyüzünü ve dalları yüzeyinde yansıtıyor.
Karşımızdaki iki katlı yapı, yüksek çatısı ve renkli camlarıyla hemen dikkat çekiyor. Küçük cam parçalarından oluşan pencereler ışığı farklı renklere bölüyor; ahşap kafesler içeriyle dışarı arasında geçirgen bir görünüm yaratıyor. Cephedeki geometrik ve bitkisel süslemeler, uzaktan tek bir desen gibi görünürken yaklaştıkça ince ayrıntıları ortaya çıkıyor.
İçeri girdiğimizde renkli bezemeler, çiçek ve yaprak motifleriyle odaların havasını değiştiriyor. Tavanlarda boyalı süslemeler ve ince ahşap işçiliği görülüyor. Pencerelerden süzülen ışık, renkli camlardan geçerek iç mekâna farklı tonlar yayıyor. Burada süsleme, yalnızca bir ayrıntı değil; mekânın karakterini belirleyen temel unsur hâline geliyor.
Bu incelikli işçilik, Şeki’nin hanlık dönemindeki zenginliğinden bağımsız değil. XVIII. yüzyılın sonlarında inşa edilen yapı, ipek ve koza ticaretiyle gelişen kentin ekonomik gücünü yansıtıyor. ŞekiHanlığı’nın yönetim merkezi olarak kullanılan sarayda görülen pencere düzeni, bahçe anlayışı ve ahşap işçiliği, sokaklarda karşılaştığımız geleneksel evlerle de benzerlik taşıyor.
Bir süre sonra kentin bugünkü görünümünün ardındaki başka bir hikâyeyi düşünüyorum. 1772’de yaşanan büyük sel, eski yerleşimi ağır biçimde etkilemiş ve Şeki’nin daha yüksek bir alanda yeniden kurulmasına yol açmış. Şimdi çevreme baktığımda, kentin yalnızca zaman içinde büyümediğini; doğayla yaşadığı bu büyük değişimin ardından kendine yeni bir yer kurduğunu düşünüyorum.
Bahçedeki yaşlı çınarlar bu uzun hikâyeye başka bir renk katıyor. Kalın gövdelerinden yayılan dallar avluya gölge düşürüyor; yaprakların arasından süzülen ışık, renkli camların yansımalarıyla birleşiyor. Birkaç dakika önce kalabalığın arasında yürürken şimdi burada durmak, bizi sanki başka bir zamana taşımış gibi.
Ayrılmaya hazırlanırken, bu alanın neden yalnızca saraydan ibaret olmadığını daha iyi anlıyorum. 2019’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan tarihî merkez; sarayın yanı sıra kale alanını, geleneksel evleri, bahçeleri ve sokakları da kapsıyor. Biraz önce geçtiğimiz yolları düşündüğümde, hepsinin aynı bütünün parçaları olduğunu görüyorum.
Avludan çıkmadan önce son kez çevreme bakıyorum. Tarih artık karşıma sıralanmış tarihler ve isimler hâlinde çıkmıyor. Renkli camlardan süzülen ışıkta, ince ahşap işçiliğinde, duvarlardaki motiflerde ve ağaçların gölgesinde kendini gösteriyor. Şeki Han Sarayı’ndan ayrılırken geride yalnızca bir yapı bırakmıyoruz; sokaklarında, bahçelerinde ve evlerinde yaşamaya devam eden bir kentin hikâyesini de yanımıza alıyoruz.
Bir an durup karşımızdaki saraya baktığımızda yalnızca bir yapıyı değil, yüzyıllar boyunca korunmuş bir sanat anlayışını seyrediyoruz. İşte karşımızda, 1797’de Muhammed Hasan Han döneminde inşa edilen Şeki Han Sarayı. Dışarıdan bakıldığında ölçülü bir görünüme sahip; asıl etkisini ise kapıdan içeri girdiğimizde gösteriyor. Burada büyüklük, yapının boyutundan çok ayrıntılara verilen emekte ortaya çıkıyor.
İki katlı yapının cephesine yaklaştıkça bu incelik daha açık görülüyor. Ahşap işçiliği, duvar resimleri ve renkli camlar birbirini tamamlıyor. Özellikle şebeke adı verilen renkli camlı pencereler hemen dikkat çekiyor. Küçük cam parçaları, ince ahşap kafeslerin içine tek tek yerleştirilmiş; bu geleneksel teknikte çivi ve yapıştırıcı kullanılmamış. Geometrik biçimlerin bir araya gelmesiyle oluşan desenler, güneş içeri vurduğunda odaların görünümünü değiştiriyor. Kırmızı, mavi ve sarı camlar zeminde ve çevredeki yüzeylerde renkli yansımalar oluşturuyor.
Üst kattaki salona çıktığımızda bu kez duvar resimleri karşılıyor bizi. Av ve savaş sahneleri, çiçek ve yaprak motifleri, geometrik bezemeler bir arada kullanılmış. Hanlık dönemine ait yaşamı ve zevkleri yansıtan bu tasvirler, odaların duvarlarını adeta birer resim yüzeyine dönüştürüyor. Renkli camlardan süzülen güneş de bu ayrıntıları farklı açılardan görmemizi sağlıyor.
Sarayın asıl etkisi de burada ortaya çıkıyor. İpek ve koza ticaretiyle zenginleşen Şeki’de, bu kadar ince işçiliğin yalnızca bir süsleme olmadığını anlıyorum. Ahşabın, camın ve boyanın aynı bütün içinde kullanılması, kentin ekonomik gücüyle gelişen zanaat kültürünü de yansıtıyor. Sarayın, geleneksel evlerle birlikte aynı mimari çevrenin içinde yer alması da bunu daha belirgin hâle getiriyor.
Bir süre bu ayrıntıların arasında dolaştıktan sonra, buranın yalnızca bir hanın yaşadığı ve yönettiği bir yapı olmadığını düşünüyorum. Şeki’nin kültürel ve ekonomik zenginliğini, dönemin estetik anlayışını ve ustaların becerisini aynı çatı altında buluşturan bir mekân burası. Kapıdan çıktığımızda aklımda yapının büyüklüğünden çok, burada çalışan ustaların sabrı ve ellerinin bıraktığı ince izler kalıyor.
Saraydan aşağıya doğru yürümeye başladığımızda, ayaklarımızın altındaki taşların yüzyıllardır burada uzanan hayatlara tanıklık ettiğini düşünüyorum. Her adımda Şeki’nin başka bir yüzü karşımıza çıkıyor. Biraz ileride, geçmişi 19. yüzyılın ortalarına uzanan eski bir Ortodoks kilisesiyle karşılaşıyoruz. Sessizce duran yapı, Şeki’nin yalnızca hanların ve sarayların değil, farklı inançların ve toplulukların da iz bıraktığı bir şehir olduğunu hatırlatıyor. Sur duvarlarının ana kapısından çıktığımızda ise yürüyüşümüz şehrin eski sokakları arasında devam ediyor.
Bir süre sonra Dadanov ailesine ait evler ve ticari yapılar karşımıza çıkıyor. Tütün üretimi ve ticaretiyle uğraşan bu ailenin geride bıraktığı yapılar, nehir taşı, kırmızı tuğla ve ahşabın uyumuyla dikkat çekiyor. Cephelerdeki ince işçilik, Şeki’nin geleneksel mimarisine farklı bir zarafet katıyor. Biz de yolun iki yanında sıralanan bu eski yapıları seyrederek ağır ağır ilerliyoruz. Şehir, her köşede geçmişten başka bir iz gösteriyor. Sonunda Minyatür Müzesinin karşısındaki Yukarı Kervansaraya ulaşıyoruz; Şeki’deki yürüyüşümüzün bir sonraki durağı da böylece karşımızda beliriyor.
İpek Yolu üzerindeki önemli ticaret merkezlerinden biri olan Şeki’de kervansarayların bulunması hiç şaşırtıcı değil. Yüzyıllar boyunca bu yapılar, uzun yolculuklara çıkan tüccarların ve kervanların soluklandığı, malların el değiştirdiği önemli duraklardı. Şeki’nin kendine özgü mimarisini yansıtan tuğla ve dere taşı birlikteliği, Yukarı Kervansaraya da güçlü bir karakter kazandırıyor.
300’ü aşkın odası ve bodrumu bulunan kervansarayın iki giriş kapısı var. Üç katlı yapının sade avlusu, tonozlu odalar ve revaklarla çevrili. Ortadaki havuz ve çevresindeki yeşillikler, sert taş dokusunu yumuşatıyor. Avluda dolaşırken, bir zamanlar buraya girip çıkan tüccarları, yükleriyle dinlenen kervanları ve uzun yolculukların ardından burada soluklanan yolcuları düşünmeden edemiyoruz. Bugün sessizliğe bürünen bu eski han, Şeki’nin İpek Yolu üzerindeki hareketli günlerinden geriye kalan en güçlü tanıklardan biri gibi duruyor.
Şeki denince akla ilk gelenlerden biri şüphesiz Şeki helvası. Kökeninin eski Mezopotamya’ya kadar uzandığına dair görüşler bulunsa da, bu özel tatlının Şeki’ye nasıl ulaştığı konusunda farklı rivayetler anlatılıyor. Bir anlatıya göre Şeki Hanı’nın çok sevdiği bu tatlı, saray aşçıları tarafından hazırlanmış; başka bir rivayete göre ise tarif, Tebrizli bir tüccar aracılığıyla şehre getirilmiş.
1950’den bu yana hizmet verdiği belirtilen Ali AhmedŞirniyyat Evi’ne uğrayıp meşhur tatlıyı tadıyoruz. Su değirmeninde öğütülen pirinç unundan hazırlanan ince ağ dokusu; şeker, fındık, kişniş tohumu, kakule ve safranın aromalarıyla buluşuyor. İncecik dokusu ve kendine özgü kokusuyla ilk lokmadan itibaren farklı bir tat bırakıyor. Yanına Azerbaycan’ın sevilen baklavasından da almayı ihmal etmiyoruz.
Ardından Badem Restoran’da Şeki’nin geleneksel yemeklerinden piti’yi deniyoruz. Özel seramik kabında sıcak sıcak sofraya gelen bu yemek, kendine özgü bir usulle yeniyor. Önce suyunu tabağa alıyor, ekmek parçalarını bu sıcak suya bandırarak yiyoruz. Ardından et ve nohudu ayrı bir tabağa çıkarıp eziyoruz. İlk anda bu farklı sunum biçimine şaşırsam da, sıcak suya karışan et ve nohudun kokusu iştahımı hemen açıyor. Ekmeği suyuna bandırıp ardından et ve nohuda geçerken, bu yemeğin Şeki sofrasının kendine özgü alışkanlıklarından birini bize gösterdiğini düşünüyorum. İçeride çalan müzik eşliğinde Azerilerin neşeyle dans etmesi de ortama sıcak ve canlı bir hava katıyor. Bir yanda önümde piti, diğer yanda müziğe eşlik eden insanlar… O an, bir şehri tanımanın yalnızca sokaklarında yürümekle değil, bazen bir sofraya oturup onun yemeklerini kendi usulünce tatmakla da mümkün olduğunu hissediyorum.
Akşam gökyüzünde yükselen dolunay, dağların siluetini gümüş bir ışıkla çiziyor. Bu huzurlu manzarayı son kez seyredip Şeki’den ayrılıyoruz. Önümüzde Bakü’ye uzanan uzun bir yol var. Saatler ilerledikçe günün bütün yorgunluğu üzerimize çökerken, Şeki’de gördüğümüz saraylar, kervansaraylar, eski sokaklar ve sofralar zihnimizde yeniden canlanıyor. Saat 23.00 sularında Bakü’ye ulaşıyoruz. Yorulmuş olsak da, geride yalnızca bir şehir bırakmadığımızı; kendimize yeni anılar kattığımızı hissederek dinlenmeye çekiliyoruz.












