Beste Serim Erbak: Qardaş Azərbaycan – Gobustan

Gobustan 2026 – QardaşAzərbaycan
Çamurdan Alevlere…

Bakü’ye gelişimizin ertesi günü, operete gitmeden önce tiyatro binasının çevresindeki sokaklarda dolaşırken tanıştığımız o genç, bize yalnızca bir tur satmıyor; farkında olmadan küçük bir maceranın da kapısını aralıyor.
Söz verdikleri gibi 3 Şubat sabahı tam vaktinde otelimizin önüne geliyorlar. Bu dakiklik, daha günün ilk saatlerinde içimize hoş bir güven duygusu yerleştiriyor. Minibüse bindiğimizde Bakü henüz yeni uyanıyor. Caddeler sakin, berrak sabah ışığı binaların üzerine yavaşça yayılıyor. Camdan dışarı bakarken birkaç saat sonra şehrin çok uzağında, bambaşka bir coğrafyanın içinde olacağımızı henüz bilmiyoruz.

Araç, şehir merkezindeki birkaç durakta daha yolcuları alıyor. Kısa süre içinde birbirini henüz tanımayan insanların aynı yolculukta buluştuğu sıcak bir yol arkadaşlığı başlıyor. Önümüzde uzanan rota ise bizi Bakü’nün modern siluetinden çıkarıp binlerce yıllık kaya resimlerinin ve çamur volkanlarının bulunduğu Gobustan’a doğru götürüyor.
Araca katılan her yeni yolcuyla birlikte yolculuğun havası da değişiyordu. Kimisi uykulu gözlerle camdan süzülen sabah ışığını izliyor, kimisi daha ilk dakikalarda yanındakilerle sohbete başlıyordu. Biz ise cam kenarında sessizce oturuyor, yavaş yavaş geride kalan Bakü’yü seyrediyorduk.
Şehrin modern silueti geride kaldıkça manzara da sadeleşmeye başladı. Yüksek binaların yerini geniş düzlükler, yoğun caddelerin yerini ise ufka doğru uzanan açık yollar alıyordu. Hazar’dan esen rüzgârın taşıdığı iyot kokusu, artık şehirden uzaklaştığımızı usulca hissettiriyordu.
İçimde tarif etmesi güç bir duygu vardı; yalnızca merak ya da heyecan değildi bu. Sanki birazdan göreceğimiz topraklar, bizi yüzyılların değil, insanlığın ilk izlerinin saklı kaldığı çok daha eski bir zamana götürecekti.

Rehberimiz genç, enerjik ve anlatmayı seven bir delikanlı olarak karşımıza çıkıyor. Konuşurken Rusça ile İngilizce arasında rahatça geçiş yapıyor, bize döndüğünde ise gülümseyerek Azerbaycan Türkçesiyle hitap ediyor. Onunla konuşmaya başladıkça aramızdaki iletişimin ne kadar kolay olduğunu fark ediyorum. Söylediklerinin çoğu bize tanıdık geliyor; bazı kelimeler, söyleyişler ve ifadeler Türkiye Türkçesiyle neredeyse aynı. Dilin bu yakınlığı, daha yolun başında aramızdaki mesafeyi azaltıyor ve kendimizi yabancı bir ülkede değil, bize tanıdık bir coğrafyada yolculuk ediyor gibi hissettiriyor.

Gruba göz gezdirdiğimizde bizim dışımızda iki Türk ve iki Alman turist görüyoruz; diğer yolcular ise Azerbaycanlılardan oluşuyor. Bu dağılım, daha ilk dakikalardan ortama sıcak ve yerel bir hava katıyor. Ara sıra kulak misafiri olduğumuz gündelik konuşmalar, yükselen kahkahalar ve rehberle kurulan samimi diyaloglar, bizi sıradan bir tur ortamından uzaklaştırıyor. Kendimizi, kısa sürede birbirine alışan insanların oluşturduğu küçük bir arkadaş topluluğunun içinde buluyoruz.
Araç güneye doğru ilerlerken Bakü’nün geniş caddeleri geride kalıyor. Yol boyunca şehrin eğitim ve kültür yaşamına ait önemli yapılar da birer birer karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri, 1930 yılında kurulan Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi. Ülkenin ekonomi ve işletme alanındaki köklü eğitim kurumlarından biri olan üniversite, Bakü’nün akademik kimliğinin simgelerinden sayılıyor.
Biraz ileride, geçmişin zarafetini bugüne taşıyan etkileyici bir yapı beliriyor: Azerbaycan Devlet Akademik Filarmoni Salonu. 1910’lu yılların başında inşa edilen bu yapı, ilk döneminde Bakü’nün seçkin çevrelerinin kullandığı bir sosyal kulüp olarak tasarlanmış. Avrupa mimarisinden izler taşıyan cephesi ve zarif ayrıntılarıyla hemen dikkat çekiyor. Şehrin hareketli yaşamının içinde, geçmişten bugüne uzanan sakin ve ağırbaşlı bir duruş sergiliyor.
Yolculuk devam ederken modern Bakü’nün farklı yüzleri de birer birer karşımıza çıkıyor. Bakü Spor Sarayı, Devlet Sirki ve Su Sporları Sarayı geride kalırken, biz camdan dışarı bakıp şehrin hareketli yaşamını izliyoruz. Hazar’ın açık ufku bir süre daha bize eşlik ediyor.
Derken uzakta dev Azerbaycan bayrağı beliriyor. Yaklaştıkça bütün görkemiyle karşımıza çıkan Devlet Bayrağı Meydanı, Bakü’nün modern yüzünün güçlü simgelerinden biri. Meydandaki bayrak direği, 2010 yılında hizmete açıldığında 162 metre yüksekliğiyle bir dönem dünyanın en yüksek bayrak direği olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş.
Bir süre sonra yüksek binalar seyrekleşiyor. Geniş yolların çevresindeki boşluklar artıyor; şehirdeki düzenli görüntünün yerini kuru topraklar ve çıplak tepeler alıyor. Bakü’nün hareketli atmosferinden uzaklaştıkça manzara da sessizleşiyor.
Camdan dışarı baktığımda, yalnızca başka bir yere değil, başka bir zamana doğru yol aldığımızı düşünüyorum. Önümüzde beliren kayalıklar Gobustan’ın habercisi.

Bakü’nün bugünkü yüzünden Gobustan’ın çok daha eski dünyasına doğru ilerlerken, yolculuğun en güzel yanı da kendini göstermeye başlıyor: Şehir geride kaldıkça, toprağın anlattığı hikâye öne çıkıyor.
Minibüsün camından akıp giden yapılar, Bakü’nün farklı dönemlerini kısa bir film şeridi gibi önümüzden geçiriyor. Her biri, şehrin geçmişinden bugüne uzanan hikâyeden küçük bir parça taşıyor. Biz de bu görüntüler arasında ilerlerken Bakü’nün zenginliğinin ve değişen yüzünün ardındaki kaynakları düşünmeye başlıyoruz.
Bakü’nün uzandığı Abşeron Yarımadası boyunca ilerlerken yolumuz, Bakü’nün güneybatısındaki tarihî petrol bölgesi Bibiheybet’e düşüyor. Şehirden henüz çok uzaklaşmadan, yaklaşık dört kilometre sonra aracımız ilk molasını veriyor. Birkaç dakika önce hareketli caddelerden geçerken şimdi, Bakü’nün dönüşümünde büyük rol oynayan petrol tarihinin önemli duraklarından birinin önündeyiz.
Amacımız, 1846 yılında mekanik yöntemlerle açılan Bibiheybet kuyusunu görmek. Kuyunun başında durduğumda, Bakü’nün bugünkü görüntüsünü düşünmeden edemiyorum. Şehrin büyümesi, zenginleşmesi ve dünyaya açılmasıyla bu toprakların altından çıkarılan petrol arasında güçlü bir bağ var. Kısa süren bu durak, Bakü’ye bakışımı biraz değiştiriyor.
O yıllarda kullanılan sistem, bugünün dev petrol kulelerinden oldukça uzak. İlkel bir denge kolu ve basit bir vinç mekanizmasıyla çalışan bu sondaj yöntemi, dönemine göre önemli bir yenilikmiş.
Çalışmalar, Azerbaycan petrol madenleri müdürü Binbaşı Alekseyev’in öncülüğünde, mühendis Vasili Semyonov’un önerisiyle gerçekleştiriliyormuş. 1870’li yıllarda Nobel Kardeşler ve İvan Mirzoyev gibi girişimcilerin bölgeye gelmesiyle üretim hızla büyümüş. Küçük ölçekli çalışmalar zamanla büyük sanayi yatırımlarına dönüşmüş; Bakü de dünyanın önemli petrol merkezlerinden biri hâline gelmiş.
Rüzgârın uğultusu arasında o eski kuyunun başında dururken, biraz önce içinden geçtiğimiz modern Bakü’yü düşünüyorum. Bugün şehrin görünümünde izlerini gördüğümüz bu büyük dönüşümün, bir zamanlar burada böylesine sade bir düzenekle başlamış olması bana düşündürücü geliyor.

Bir süre çevreye bakıyoruz. Paslı metalin görüntüsü, çıplak arazi ve etrafımızdaki sessizlik, buranın geçmişini anlatmaya yetiyor.
Fotoğraflarımızı çektikten ve çevreyi son kez gözden geçirdikten sonra yeniden minibüse dönüp yerlerimize geçiyoruz. Kuyu geride kalırken yolculuğumuz da yeniden başlıyor. Abşeron Yarımadası boyunca ilerledikçe yerleşimler seyrekleşiyor; binaların, dükkânların ve yolların yerini daha geniş boşluklar almaya başlıyor.
Bir süre sonra manzaranın rengi de değişiyor. Toprak daha kuru, tepeler daha çıplak bir hâle geliyor. Şehirden uzaklaştıkça çevremizdeki sessizlik belirginleşiyor; yalnızca yol ve önümüzde uzanan geniş coğrafya kalıyor.
Camdan dışarıyı seyrederken, biraz önce gördüğümüz Bibiheybet kuyusuyla önümüzde beliren bu manzara arasında ilginç bir bağ kuruyorum. Orada Bakü’nün sanayileşme ve petrol yıllarına dokunmuştuk. Şimdi ise çok daha eski bir dünyanın kapısına doğru ilerliyoruz.
Yolumuza devam ederken Bibiheybet Camii, Bakü Körfezi’nin kıyısında adeta zamana meydan okuyan zarafetiyle karşımıza çıkıyor. Denizle gökyüzü arasında yükselen bu kutsal yapı, yalnızca mimarisiyle değil, taşıdığı manevi anlamla da dikkatimi çekiyor.
Camiyi ziyaret etmek için aracımız yolun karşı tarafında duruyor. Başımızı kaldırdığımızda, Bibiheybet Camii’nin hemen ardındaki dik yamaca tutunmuş gibi sıralanan tarihî mezarlar dikkatimi çekiyor. Zamanın izlerini taşıyan taşlar, yamaç boyunca uzanan bu eski mezarlığın geçmişine dair sessiz bir atmosfer oluşturuyor.

Karşıya geçip adeta koşturarak gezmeye başlıyoruz. Bibiheybet Camii’nin önündeki geniş meydan, göz alabildiğine uzanan Hazar Denizi’ne açılıyor. Ufukla denizin birleştiği bu manzara, sarı tonlarıyla öne çıkan caminin yanında sakin bir tablo oluşturuyor. Rüzgârın taşıdığı tuzlu koku ve kıyıya vuran dalgaların ritmi, çevredeki hareketi bir anda yavaşlatıyor. Birkaç dakika burada durup denize baktığımızda, hem mekânın hem de o anın kendine özgü huzurunu hissediyoruz.
Rehberimiz Bibiheybet’in geçmişinden söz ediyor. Şii ibadet geleneğinde önemli bir yere sahip olan caminin geçmişi 13. yüzyıla uzanıyor. 1281-1282 yıllarında Şirvanşah II. Ferruhzad tarafından yaptırılan yapı, yüzyıllar boyunca ayakta kaldıktan sonra Sovyet döneminde, 1934 yılında tamamen yıkılıyor. Bağımsızlığın ardından yeniden inşa edilen cami, 1998 yılında yeniden ibadete açılıyor. Bugün karşımızda duran yapı, eski geçmişiyle yeni görünümünü aynı anda taşıyor.
Mimarisine ilk baktığımda kubbeler ve minareler dikkatimi çekiyor. Taş işlemeleri ve kemerli geçişleri incelerken yapının görkemini ayrıntılarda buluyorum. Hazar kıyısındaki konumu da camiye ayrı bir güzellik katıyor; bir yanda deniz, diğer yanda dik yamaç ve mezarlar… Bu manzaraya biraz daha baktıktan sonra caminin içine doğru ilerliyoruz.
Kapıdan adım attığımız anda dışarıdaki manzara geride kalıyor. Geniş ibadet alanı, duvarlardaki hat yazıları ve vitraylardan süzülen ışıklar dikkatimi çekiyor. Bir süre etrafa bakınıyor, ayrıntıları kaçırmamaya çalışıyorum. Dışarıdaki hareketli havanın ardından içerideki dinginlik bana iyi geliyor.
İbadet alanından türbe bölümüne geçtiğimizde mekânın havası da değişiyor. Gösterişli ayrıntılardan çok, buraya gelen insanların bıraktığı izleri hissediyorum. Birkaç dakika durup çevreyi izlerken, yüzyıllardır insanların aynı yerde dua ettiğini düşünmek beni geçmişe doğru çekiyor.

Rehberimiz, Bibiheybet’in yalnızca bir cami olmadığını, aynı zamanda önemli bir ziyaret yeri olduğunu anlatıyor. Şii geleneğine göre burada Yedinci İmam Musa Kazım’ın kızı ve Sekizinci İmam Ali Rıza’nın kız kardeşi Hz. Hekime’nin türbesi bulunuyor. Ayrıca İmam Musa Kazım’ın üç torununa ait kabirlerin de burada olduğu belirtiliyor. Bu bilgileri dinlerken çevredeki mezarlara ve ziyaret için gelen insanlara bakıyorum. Buranın yüzyıllardır dua ve ziyaret için yaşatılan özel bir mekân olduğunu daha iyi hissediyorum.
Ziyaretimizi tamamlayıp yeniden dışarı çıktığımızda Hazar Denizi bütün genişliğiyle karşımızda beliriyor. Cami, yamaçtaki mezarlar ve deniz aynı görüntünün içinde buluşuyor. Biraz önce içeride hissettiğim dinginlik, şimdi açık havada bambaşka bir duyguya dönüşüyor. Bibiheybet’te beni etkileyen yalnızca yapının güzelliği değil; farklı dönemlerin ve insanların izlerinin aynı yerde yan yana durması oluyor.Bir süre daha manzaraya bakıp ardından grubumuza katılıyoruz.
Aracımız yeniden yola koyulduğunda, bu kez alıştığımız görüntülerden bambaşka bir coğrafyaya doğru ilerliyoruz. Ufuk giderek belirsizleşiyor; toprağın gri tonları gökyüzüyle neredeyse aynı renge bürünüyor. Çevredeki bitki örtüsü azalıyor, geniş ve çıplak arazi önümüzde uzanıyor.
Bu manzaranın Azerbaycan’da şimdiye kadar gördüğümüz yerlerden ne kadar farklı olduğunu düşünüyorum. Bir an durup çevreye baktığımda kendimi başka bir gezegende hissediyorum. Mars’tan ya da Ay’dan koparılmış bir parça buraya bırakılmış gibi… Biraz önce Hazar kıyısında gördüğümüz cami ve denizin ardından, şimdi bambaşka bir dünyanın eşiğine gelmiş gibiyiz.

Araçtan inip kısa bir mesafe yürüdüğümde ilk çamur volkanlarını fark ediyorum. Çıplak toprağa dağılmış konik tepelerin bazılarından koyu renkli çamur ağır ağır yükseliyor. Yuvarlak kabarcıklar belirip patlıyor, ardından yüzey yeniden toparlanıyor. Birkaç metre ötede başka bir ağız aynı döngüyü sürdürüyor. Böyle bir manzarayla ilk kez karşılaştığım için bir süre olduğum yerde kalıyorum.
Yaklaştıkça hafif “pıt… pıt…” sesleri duyuluyor. Kimi oluşum neredeyse hareketsiz, kimisinde ise küçük değişimler sürüyor. Rehberimiz bunların milyonlarca yıldır devam eden jeolojik süreçlerle bağlantılı olduğunu anlatıyor. Anlattıklarını dinlerken gözüm önümdeki oluşumlardan ayrılmıyor.
Burası, Gobustan Milli Parkı çevresindeki ünlü çamur volkanlarının bulunduğu bölge. Ne yemyeşil vadiler ne de yüksek dağlar var burada. Gri toprağın üzerine serpiştirilmiş koniler, insana başka bir gezegene aitmiş hissi veriyor.
Azerbaycan’da 300’den fazla çamur volkanı bulunduğunu öğreniyoruz. Dünyadaki çamur volkanlarının önemli bir bölümünün ülkede yer aldığını, petrol ve doğal gaz yataklarının da bu oluşumların meydana gelmesinde etkili olduğunu söylüyor rehberimiz. Bu bilgi beni sabahki petrol kuyusuna götürüyor. Orada insanın yer altındaki zenginliklere ulaşma çabasını görmüştük; burada ise aynı derinliklerin doğal süreçlerle yüzeye çıkan izleri karşımızda.
Tahta yürüyüş yolundan ilerlerken bazı konilerin kuru ve çatlamış, bazılarının ise koyu ve ıslak olduğunu fark ediyoruz. Zemin yer yer sert, yer yer daha gevşek; bu nedenle adımlarımıza dikkat ediyoruz. Ağaçların ve akarsuların bulunmadığı bu genişlikte doğanın kendini alıştığımızdan çok farklı bir biçimde ortaya koyması beni düşündürüyor.

Rüzgârla birlikte hafif bir petrol kokusu duyuyorum. Bir tepenin üzerine çıktığımızda Gobustan’ın genişliği önümüze seriliyor. Koniler, gri düzlüklerin arasına dağılmış küçük tepeler gibi görünüyor. Burada bildiğimiz anlamda lav püskürten volkanlar yok; doğa gücünü daha ağır ve sakin bir biçimde gösteriyor.
Güneş yüzeye vurduğunda bazı bölümler hafifçe parlıyor. Bir süre burada durup çevreyi seyrediyorum. İlk bakışta bomboş ve ıssız görünen bu coğrafyanın, aslında milyonlarca yıllık jeolojik süreçlerin izlerini taşıdığını düşünmek bana inanılmaz etkileyici geliyor. Bir an için başka bir gezegene benzettiğim bu toprakların, aslında dünyanın en eski hikâyelerinden birini sessizce anlattığını hissediyorum.
Son kez arkamıza baktığımızda, birkaç küçük kabarcığın daha yüzeye doğru yükseldiğini görüyoruz. Çamur volkanları arasındaki gezimizi tamamlayıp bu sıra dışı manzaranın nasıl meydana geldiğini daha iyi anlamak için Doğa Tarihi Sergisi’ne geçiyoruz.
Burada, az önce izlediğimiz çamur volkanlarının oluşumuna ilişkin açıklamalarla karşılaşıyoruz. Yerin derinliklerindeki kil ve gazların çeşitli jeolojik süreçlerle yüzeye ulaşmasının bu oluşumlarda rol oynadığı belirtiliyor. Dışarıdaki manzaraya dair bu bilgileri dinlemek, az önce seyrettiğim araziye bu kez farklı bir gözle bakmamı sağlıyor.
Sergide ilk dikkatimi çeken, yaklaşık yüz hayvan iskeleti oluyor. Zürafa, ayı, kaplan, aslan, kurt, puma ve yaban domuzu gibi farklı türlere ait kemiklere bakarken, bugün kurak ve çıplak görünen bu coğrafyanın geçmişte nasıl bir doğal yaşama ev sahipliği yaptığını merak ediyorum. Azerbaycan’ın yanı sıra farklı bölgelerden getirilen örneklerin bir arada sergilenmesi, burada anlatılan doğal geçmişin sınırlarını da genişletiyor.
Paleontolojik buluntular arasında, 1968 yılında Atbulak yakınlarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan boyun omurları da yer alıyor. Sergide bunların Güney fili olarak tanımlanan bir türe ait olduğu belirtiliyor. Birkaç kemik parçasının, bir zamanlar bu topraklarda yaşamış olabilecek büyük memelilere dair ipuçları taşıması beni etkiliyor.

Daha küçük canlılar da sergide kendine yer buluyor. Yaklaşık 900 böcek türünün yanı sıra, formalin içinde korunan sürüngen ve iki yaşamlı örnekleri de cam vitrinlerde sergileniyor. Bu küçük canlılara bakarken Gobustan’ın yalnızca çamur volkanları ve kurak tepelerden ibaret olmadığını, geçmişten bugüne uzanan çok daha zengin bir doğal dünyaya sahip olduğunu düşünüyorum.
Müzeden çıkarken dışarıdaki manzara artık gözüme biraz farklı görünüyor. Çamur volkanları, fosil buluntuları ve sergilenen canlı örnekleri, Gobustan’ın hem jeolojik hem de biyolojik açıdan uzun bir zaman dilimine yayılan izler taşıdığını düşündürüyor. Birkaç saatlik gezimiz, böylece yalnızca gördüğümüz manzaralarla değil, onların ardında kalan izlerle de hafızamda yer ediyor.
Şimdi ise Gobustan’ın başka bir yüzünü keşfetmek üzere yeniden yola çıkıyoruz. Birkaç dakika sonra bizi, binlerce yıl önce bırakılmış insan izlerinin bulunduğu açık hava müzesi bekliyor.
Araçtan yeniden indiğimizde, önümüzde uzanan taşlık alan bizi bambaşka bir döneme götürüyor. Gobustan’ın UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan kaya sanatı alanında yürümeye başlarken, bu kez doğanın şekillendirdiği kayaların üzerinde insan elinin bıraktığı izleri arıyoruz.
Hafif bir rüzgâr çevremizde dolaşıyor. Buradaki kaya oymalarının 40.000 yıla uzanan bir kaya sanatı geleneğine tanıklık ettiği anlatılıyor. Altı binin üzerinde petroglifin bulunduğu alanda insan ve hayvan figürlerinin yanı sıra çeşitli sahnelerle karşılaşıyoruz. Bu çizimler, geçmişte burada yaşayan insanların günlük yaşamları ve çevreleri hakkında araştırmacılara önemli ipuçları sunuyor.
En çok dikkatimi çekenler av sahneleri, toplu danslar, hayvan figürleri ve tekne tasvirleri oluyor. Her yüzeyde başka bir ayrıntı beliriyor. Bu çizimleri yapan insanların neler yaşadığını, çevrelerini nasıl algıladığını merak ederek ilerliyorum.
Devasa kaya bloklarının üzerindeki sahnelerin karşısında bir süre duruyorum. Binlerce yıl önce burada yaşamış insanların da aynı noktada durup çevreye baktığını düşünmek bana tuhaf bir yakınlık duygusu veriyor. Aradan geçen onca zamana rağmen birkaç çizginin, bir insanla binlerce yıl önce yaşamış başka bir insan arasında böyle bir bağ kurabilmesi beni derinden etkiliyor.
Gobustan’da tarih yalnızca anlatılan bir bilgi olmaktan çıkıyor; gözümüzün önünde, binlerce yıl öncesinden kalan çizgilerle kendini gösteriyor.
Daha girişte GavalDaş olarak bilinen Kaval Taşı’nın önünde duruyoruz. Üzerindeki farklı noktalara küçük taşlarla vurulduğunda, tef sesini andıran metalik ve ritmik tınılar yükseliyor. Rehberimizin elindeki taşla farklı yerlere dokunmasıyla her vuruşta başka bir ses duyuluyor; sanki doğanın kendi enstrümanını dinliyoruz. Bu gizemli taşın, antik çağlarda ritüellerde kullanıldığı düşünülüyor. Belki de binlerce yıl önce aynı sesler bu topraklarda yankılanarak insanların danslarına ve törenlerine eşlik ediyordu. Bu düşünce bile insanın ayaklarını yerden kesmeye yetiyor.
Av sahnelerinden dans eden insanlara, at arabalarından çeşitli hayvan figürlerine kadar kayalara işlenmiş bu tasvirler, burada yaşayan toplulukların günlük hayatına, sosyal ilişkilerine ve kültürel dünyasına dair bir pencere açıyor. Sanki geçmişin içinde yürüyor, insanlığın uzun yolculuğunu adım adım takip ediyormuşuz hissine kapılıyoruz.
Gobustan Milli Parkı, insanın tarih boyunca hem doğayla hem de birbirleriyle kurduğu bağları anlatan, her adımda yeni bir hikâye fısıldayan bir açık hava tarih kitabı gibi duruyor.

Gobustan’dan ayrılıp Bakü yönünde yola çıktığımızda cam kenarındaki yerime geçiyorum. Birkaç saat önce yürüdüğümüz sessiz, kurak ve taşlık alanlar yavaş yavaş geride kalıyor. Camdan dışarı bakarken, binlerce yıl öncesinden kalan izlerin arasında dolaşmış olmanın etkisini hâlâ üzerimde hissediyorum. Sabah başlayan gezimizin bizi bu kadar farklı dünyaların içine taşıyacağını düşünmemiştim.
Yol boyunca çevredeki ıssızlık yavaş yavaş yerini yerleşimlere bırakıyor. Önce tek tük yapılar, ardından yollar, dükkânlar ve araçlar beliriyor. Bakü’nün silueti uzaktan seçildiğinde günün sessizliğinden sıyrılıp şehrin hareketine karışacağımızı anlıyorum. Şah İsmail Hatai Metro İstasyonu çevresindeki yeni konut projeleri belirginleştikçe Gobustan’ın yalın görüntüsü geride kalıyor. Modern blokların arasından geçerken birkaç saat önce gördüğümüz petroglifleri düşünüyorum. Bir tarafta binlerce yıl önce insanların bıraktığı izler, diğer tarafta bugün büyüyen ve değişen bir şehir… Bakü’nün beni en çok etkileyen yanlarından biri de farklı zamanları aynı gün içinde yan yana getirebilmesi.
Bayıl yamaçlarına doğru ilerledikçe şehrin dokusu bir kez daha değişiyor. Sıra evleri ve konakların arasında eski mahallelerin izleri belirginleşiyor. MikayılHüseynov Caddesi üzerinde Hazar Denizi Denizcilik Şirketi’nin binasını görüyoruz. Hazar’a yakınlığıyla bu yapı, denizin Bakü’nün yaşamındaki yerini yeniden hatırlatıyor.
Tarihî merkeze yaklaştıkça başka yapılar da dikkatimi çekiyor. İstiklaliyet Caddesi üzerindeki Fuzuli El Yazmaları Enstitüsü’nün neoklasik cephesi bunlardan biri. Camdan dışarı bakarken gün boyunca uğradığımız yerler zihnimde birbiri ardına sıralanıyor: petrol kuyusu, Bibiheybet Camii, çamur volkanları, Doğa Tarihi Sergisi ve binlerce yıllık kaya resimleri…
Sabah yola çıkarken önümde yalnızca bir gezi programı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi Bakü’nün sokaklarına yeniden karışırken, aynı gün içinde birbirinden çok farklı çağların ve dünyaların içinden geçmiş olmanın duygusunu taşıyorum. Gobustan’ın sessizliği geride kalıyor; fakat kayalara işlenmiş o eski çizgiler, günün sonunda hâlâ zihnimde yaşamaya devam ediyor.

Bakü’ye doğru ilerledikçe şehir yavaş yavaş yeniden yoğunlaşıyor. Gobustan’ın sessiz ve kurak coğrafyasından sonra geniş caddeler, yeni yapılar ve hareketlenen trafik dikkatimi çekiyor. Beyaz Şehir bölgesine geldiğimizde Bakü’nün çağdaş yüzü daha belirgin hâle geliyor. Yeni konutlar ve yaşam alanları arasından geçerken, Türkiye’de 1996 yılında kurulan Dünyagöz’ün Bakü’deki sağlık merkezini de görüyoruz. Bir Türk kuruluşunun burada da hizmet verdiğini görmek hoşuma gidiyor. Şehrin bu yeni bölümünden geçerken birkaç saat önce dolaştığımız ıssız tepeleri düşünüyor, Bakü’nün ne kadar kısa bir mesafede bambaşka bir görüntüye büründüğünü fark ediyorum.
Yolumuz şehir merkezine yaklaştıkça çevredeki yapılar da değişmeye başlıyor. Bakü Şehir İcra Hâkimiyeti Binası’nın barok esintili cephesi dikkatimi çekiyor. Sahil Plaza İş Merkezi ve Alimler Evi olarak bilinen yapı da güzergâh boyunca gördüğümüz farklı mimari örnekler arasında yer alıyor. Yeni yapıların arasından geçerken eski binaların ortaya çıkması, Bakü’nün geçmişiyle bugününü aynı cadde üzerinde buluşturduğunu hissettiriyor.
Merkeze biraz daha yaklaştığımızda şehrin hareketi artıyor. Emporio Armani’nin vitrini modern Bakü’nün alışveriş ve yaşam kültürünü yansıtırken, çok geçmeden Kız Kulesi’nin tarihî silueti beliriyor. Birkaç dakika içinde bir vitrinden yüzyılların ötesinden gelen bir yapıya bakmak, bu şehirde zamanın nasıl iç içe geçtiğini bana yeniden hatırlatıyor.
Kültür ve sanat yapıları da bu güzergâha eşlik ediyor. Azerbaycan Devlet Akademik Müzikal Tiyatrosu’nun ardından Müze Merkezi dikkatimi çekiyor. 1961 yılında Lenin Müzesi’nin Bakü şubesi olarak açılan yapı, bugün farklı sergilere ev sahipliği yapıyor. Böylece yol boyunca yalnızca binalar değil, şehrin yakın geçmişinden kalan izler de karşımıza çıkıyor.
Hükümet Konağı’nın heybetli cephesi önümüzden geçerken Bakü’nün mimari çeşitliliği bir kez daha belirginleşiyor. Sovyet döneminin anıtsal yapısının çevresindeki yeni konutlar ve Port Baku Alışveriş Merkezi, şehrin bugününü yansıtıyor. Aynı bölgede yer alan Kapital Bank ise kökleri 1874 yılına uzanan geçmişiyle bu yeni şehir dokusunun içinde farklı bir hikâye taşıyor.

Camdan dışarı bakarken gün boyunca geçtiğimiz yolları zihnimde birbirine bağlıyorum. Gobustan’ın binlerce yıllık izlerinden Bakü’nün modern caddelerine, eski mahallelerinden yeni yaşam alanlarına kadar şehir sürekli biçim değiştiriyor. Her yeni sokak, Bakü’nün başka bir dönemini gösteriyor. Bu yolculukta benim için en güzel olan da şehrin geçmişini saklamadan değişmeye devam ettiğini görmek oluyor.
Neftçiler Bulvarı’na ulaştığımızda Hazar kıyısı boyunca uzanan Bakü’nün çağdaş yüzü daha belirginleşiyor. Port Baku Kuleleri, cam cepheleriyle denizin mavisini yansıtarak kıyı şeridine farklı bir görünüm kazandırıyor. Sahil boyunca ilerlerken Bakü’nün son yıllarda nasıl değiştiğini daha açık biçimde hissediyorum.
Bir süre sonra Azerbaycan Millî Olimpiyat Komitesi’nin merkezini görüyoruz. Sporun şehir yaşamındaki yerini hatırlatan bu duraktan sonra ReşidBehbudov Şarkı Tiyatrosu karşımıza çıkıyor. Bir dönem tiyatro ve sinagog olarak kullanıldığı belirtilen yapı, kentin çok kültürlü geçmişinden bugüne ulaşan izlerden biri.
Yolumuz devam ettikçe Bakü’nün yeni yüzünü en farklı biçimde gösteren yapılardan biri beliriyor: Haydar Aliyev Kültür Merkezi. Akışkan çizgileriyle çevresindeki yapılardan ayrılan merkez, şehrin çağdaş mimariye verdiği önemi hissettiriyor. Neriman Nerimanov Metro İstasyonu çevresindeki yeni düzenlemeler ise bu değişimin yalnızca merkezle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Şadlık Sarayı’nı geçtikten sonra Azersu Ofis Kulesi ve Bakü Kulesi beliriyor. Özellikle Bakü Kulesi’nin birbirine göre dönen katları, hareket hâlindeki bir yapı izlenimi yaratıyor. Yol boyunca karşılaştığımız bu farklı örnekler, Bakü’nün geleneksel görünümünün yanında yeni bir şehir anlayışı geliştirdiğini düşündürüyor.
Ekonomi Bakanlığı binasına geldiğimizde bu çağdaş çizginin başka bir örneğiyle karşılaşıyoruz. Eskiden Vergi Bakanlığı olarak kullanılan bina, üst üste yerleştirilmiş kübik bölümleriyle alışılmışın dışında bir görünüm taşıyor.

Günün başından beri geçtiğimiz yolları düşünüyorum. Gobustan’da binlerce yıl öncesinden kalan izleri görmüş, ardından Bakü’nün eski mahallelerinden geçmiş, şimdi ise Hazar kıyısında geleceğe dönük bir şehirle karşılaşmıştık. Bütün bu görüntüler yan yana geldiğinde Bakü’nün benim için asıl hikâyesi ortaya çıkıyor: Geçmişini korurken sürekli değişen ve her dönüşte başka bir yüzünü gösteren bir şehir.
Hazar kıyısındaki modern kulelerden eski mahallelere, kültür yapılarından yeni iş merkezlerine kadar uzanan bu görüntüler, Bakü’nün ne kadar değişken bir şehir olduğunu bir kez daha gösteriyor. Fakat yolumuz kuzeye doğru çevrildiğinde şehir manzarası yavaş yavaş geride kalmaya başlıyor. Bu kez bizi binaların değil, toprağın ve ateşin anlattığı başka bir hikâye bekliyor.
Abşeron Yarımadası’na doğru ilerledikçe yapılaşma seyrekleşiyor. Yolun iki yanında daha açık ve çıplak bir arazi beliriyor. Bir süre sonra uzakta yükselen alevleri fark ediyorum. Önce gözlerime inanamıyorum; ardından bunun Yanar Dağ olduğunu öğreniyorum. Şehrin ortasında gördüğümüz çağdaş yapılardan sonra, toprağın içinden yükselen bu ateşle karşılaşmak yolculuğun bambaşka bir sayfasını açıyor.
“Ateş Diyarı” olarak anılan Abşeron’un bu özel noktasında alevler yamaç boyunca uzanıyor. Çamur volkanlarında gördüğümüz hareketten farklı olarak burada ateş daha sürekli bir görünüm sergiliyor. Rehberimiz, alevlerin yer altından sızan doğal gazın yüzeye ulaşmasıyla oluştuğunu anlatıyor. Bir süre ateşleri izlerken, toprağın altında görünmeyen bir gücün böylesine etkileyici bir biçimde yüzeye çıkması beni düşündürüyor.

Yanar Dağ’ın nasıl ortaya çıktığına ilişkin bir rivayet de anlatılıyor. Buna göre 1950’lerde bir çobanın dikkatsizce yaktığı ateşin ardından yamaçtaki doğal gaz alev alıyor ve yangın uzun süre devam ediyor. Bunun bir rivayet olduğunu bilerek dinliyorum. Çünkü burada benim için asıl etkileyici olan, ateşin nasıl başladığından çok, yerin derinliklerinden gelen doğal gazın bugün hâlâ alev olarak karşımızda durması.
Alan çevresinde Yanar Dağ hakkında bilgilerin yer aldığı sergiler ve taş örnekleri bulunuyor. Ateşin karşısında bir süre daha durup çevreyi izliyorum. Sabah Gobustan’da çamur volkanlarının arasında dolaşmış, yerin derinliklerinden gelen gazın ve çamurun izlerini görmüştük. Şimdi ise aynı coğrafyanın başka bir noktasında, o görünmeyen gücün ateşe dönüşmüş hâline bakıyoruz.
Günün başından beri bizi şaşırtan doğa, Yanar Dağ’da son bir kez daha kendini gösteriyor. Gobustan’ın taşlarından Abşeron’un ateşine uzanan bu yolculuk, Azerbaycan topraklarının yalnızca geçmişi değil, yerin altında bugün de devam eden doğal süreçleriyle de insanı etkileyebileceğini bana hatırlatıyor.

Ateşe yaklaştıkça havada belirgin bir gaz kokusu hissediliyor. Kumtaşı tabakalarının arasından çıkan gaz, küçük havalandırma deliklerinden dışarı süzülerek alev alıyor. Bu alevler, yaklaşık 10 metre genişliğinde bir hat boyunca uzanıyor ve kimi zaman birkaç metre yüksekliğe ulaşarak gece karanlığında çok daha büyüleyici bir manzara oluşturuyor.
Yanar Dağ, sadece bir doğa harikası değil; aynı zamanda Azerbaycan’ın “yanan topraklar” kimliğinin en somut simgelerinden biri. Burada ateşi izlerken insan, doğanın derinliklerinde saklı gücün ne kadar eski ve etkileyici olduğunu bir kez daha hissediyor.
Azerbaycan Jeolojik Araştırması verilerine göre burada alevler, tektonik bir uçurum hattı boyunca yaklaşık 200 metreye uzanan bir hat üzerinde ortaya çıkar. Bu alevler genellikle 2 ila 4 metre yüksekliğe ulaşırken, bazı noktalarda daha yoğun çıkışlarla 1 metreyi aşan güçlü ve parlak yanışlar gözlemlenir.

Bölgenin en ilginç özelliklerinden biri de çevredeki “yanan dereler”. Yanar Bulak olarak adlandırılan bu küçük su akıntılarının yüzeyi, içerdikleri gaz nedeniyle kibritle kolayca tutuşturulabiliyor. İlk bakışta sakin görünen bu dereler, aslında yeraltındaki enerji hareketlerinin yüzeye yansıyan en zarif örneklerinden biri. Ayrıca Vilasçay Nehri çevresinde bulunan bazı pınarlar, yerel halk tarafından şifalı kabul ediliyor ve yüzyıllardır doğal birer terapi alanı olarak görülüyor.
Tarih boyunca bu “sonsuz ateş”, yalnızca bilim insanlarının değil, gezginlerin ve düşünürlerin de ilgisini çekmiş. AlexandreDumas, bölgeyi ziyaret ettiğinde burada gördüğü doğal ateşlerin, etrafına Zerdüştlük inancına ait ateş tapınaklarının inşa edilmesine ilham verdiğini anlatıyor. Benzer şekilde Marco Polo da seyahatnamelerinde Abşeron topraklarında yanan bu doğal ateşlerden söz ediyor.
Dünyanın farklı köşelerinde, yeryüzünün derinliklerinden gelen nefesin ateşe dönüştüğü nadir yerler var. Bu “yanan dağlar”, doğanın hem en yalın hem de en gizemli hikâyelerinden birini fısıldar insana. Bu hikâyenin en bilinen duraklarından biri, Yanar Dağ. Abşeron Yarımadası’nın rüzgârlı topraklarında, yerin altından yükselen gaz, toprağın yüzeyinde hiç sönmeyen bir ateşe dönüşüyor. Alevler, sanki yeryüzünün kalbinin attığını hatırlatır gibi, gece gündüz yanmaya devam ediyor.
Ama bu büyüleyici doğa olayı bana hiç yabancı değildi. Çünkü benzer bir mucizeyi, kendi topraklarımda, Olympos Beydağları Milli Parkı içinde saklı Yanartaş (Chimaera)’ta deneyimlemiştim. Dağın yamacına serpiştirilmiş küçük alevler, karanlık çöktüğünde daha da belirginleşir; her biri ayrı bir hikâye anlatan sessiz birer ışık gibi titrer. O an, doğanın kendisiyle baş başa kalır insan — ne bir şehir uğultusu, ne de zamanın telaşı vardır.

Antik çağ insanları da bu sönmeyen ateşleri anlamlandırmaya çalışmış, onları efsanelerle süslemiş. Yanartaş’ın alevleri, Chimera’nın soluk alıp verişi gibi görülmüş; toprağın altındaki görünmez güç, mitolojik bir varlığın öfkesiyle açıklanmış.
Oysa bugün biliyoruz ki bu alevler, yer altından süzülen gazın yeryüzüyle buluştuğu noktada doğan sade bir doğa olayıdır. Ama bu bilgi, o anın büyüsünü azaltmaz. Çünkü ister Yanar Dağ’da, ister Yanartaş (Chimaera)’ta olsun; o ateşe bakarken insan, dünyanın derinlikleriyle görünmez bir bağ kurduğunu hisseder.
Ve belki de bu yüzden, bu alevler sadece toprağı değil, insanın içindeki merak duygusunu da yakmaya devam eder.
Toprağın bağrından yükselen bu sönmez alevler, yalnızca yeraltındaki zengin gaz damarlarının bir yansıması değil; aynı zamanda Azerbaycan’ın neden asırlardır “Ateşler Ülkesi” diye anıldığını fısıldayan kadim bir hatıradır.
Yolculuğumuz, her iki yanda uzanan petrol kuyularının eşlik ettiği uzun ve ilginç bir manzara ile devam ediyor. Toprağın altındaki zenginliği gözler önüne seren bu görüntüler, birazdan göreceğimiz yerin ruhuna sanki önceden hazırlıyor insanı. Yavaş yavaş dünyanın sayılı Zerdüşt tapınaklarından biri olan Ateşgah Tapınağı’na yaklaşıyoruz.
İçeri adım attığım anda zamanın ritmi değişiyor. Kalın savunma duvarlarıyla çevrili bu yapı, dış dünyadan kopuk, kendine ait bir sessizliğin içinde.
Tapınağı gezmeden önce kısa bir mola verip öğle yemeği için Ataşgah Restaurant’a giriyoruz. Daha kapıdan içeri adım attığımız anda mekânın atmosferi bizi sarıp sarmalıyor. Yüksek tavanın ferahlığı, ahşap detayların sıcaklığı ve duvarlardaki otantik dokunuşlar ilk anda göze çarpıyor.

Havada hafifçe yükselen baharat kokuları—kimyon, kişniş ve taze pişmiş ekmeğin o tanıdık sıcak kokusu—iştahı daha da kabartıyor. Bir köşede, başında fötr şapkasıyla kendi halinde şarkılar mırıldanan akordeoncu, tuşlara her dokunduğunda mekâna ince bir melodi yayıyor. Müziğin sesi ne baskın ne de silik; tam kararında, sohbetlere eşlik eden bir fon gibi.
Masaya gelen yemeklerle birlikte duyular adeta şölene dönüşüyor. Sıcak tabaklardan yükselen buhar yüzüme hafifçe çarparken, ilk lokmada etin yumuşaklığı ve baharatların dengesi hissediliyor. Yanında gelen taze ekmek, dışı hafif çıtır, içi yumuşacık… Her lokmada hem toprağın hem de kültürün izini sürmek mümkün.Acele etmeden, sadece o anın tadını çıkararak yiyoruz.
Yolcuların, tüccarların ya da inananların burada konakladığını düşünmek, mekâna ayrı bir anlam katıyor. 1713 yılına uzanan geçmişiyle bu yapı, sadece taş ve duvardan ibaret değil; içinde sayısız hikâye saklıyor.
Ortada yükselen dörtgen planlı ateş altarına doğru yavaş adımlarla ilerlerken, buranın bir zamanlar nasıl güçlü bir inanç merkezi olduğunu zihnimde canlandırıyorum. Rüzgârın hafif uğultusu taş duvarlara çarpıp geri dönerken, sanki geçmişten kalan bir fısıltı kulaklarımıza kadar ulaşıyor. Alevlerin hiç sönmeden yandığı o eski günleri düşünmek, insanın içine hafif bir ürperti bırakıyor.
Altarın çevresinde toplanıp rehberimizin anlatımını dinlemeye başlıyoruz. Sesi, taş avluda yankılanarak yayılıyor; her kelime, bu mekânın taşıdığı anlamı biraz daha derinleştiriyor. Anlattıklarıyla birlikte, burası sadece bir yapı olmaktan çıkıp yaşayan bir hikâyeye dönüşüyor. Gözlerim bir an için kapanıyor; sanki geçmişte burada toplanan insanların dualarını, ateşin çıtırtısını ve o eski zamanların ritmini hissetmeye çalışıyorum.

Ateş altarının dört köşeden sütunlarla yükselen ve kubbeyle örtülü yapısı ise büyüleyici. Dört bir yana açık olması, sanki ateşin herkese ait olduğunu, kimseye kapalı olmadığını anlatıyor. Bir süre sessizce durup etrafı izliyorum; rüzgâr hafifçe esiyor, ama burada hissedilen şey sadece doğa değil, aynı zamanda geçmişin derin nefesi.
Bugün burası bir açık hava müzesi olarak düzenlenmiş. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne aday gösterilmiş olması da hiç şaşırtıcı değil. Çünkü yapı yalnızca bir tapınak değil; insanın doğayla, inançla ve zamanla kurduğu ilişkinin somut bir yansıması gibi.
Oradan ayrılırken, geride sadece taş duvarları değil; içimde yanan küçük bir merak ateşini de götürdüğümü hissediyorum.
Güney Kafkasya’da erken Orta Çağ dönemine uzanan bu inanç geleneğinin kökleri oldukça derinlere dayanıyor. Ateşperestlik ve Zerdüştlük, özellikle Sasani İmparatorluğu döneminde bölgede yayılmaya başlamış; bu topraklarda ateş tapınakları inşa edilerek kutsal ateşin sürekliliği sağlanmış.
Rehberimizin anlattıklarıyla birlikte zihnimde geniş bir harita canlanıyor. Ateşgede olarak bilinen kutsal ateş tapınakları ve Zerdüşt inancının izleri, özellikle İran’ın Yezd ve çevresinde yoğunlaşıyor. Bunun yanı sıra Bakü’deki Ateşgede’nin yanı sıra Hindistan’ın Gujarat ve Mumbai bölgelerinde de bu inancın tarihî izlerine rastlamak mümkün. Türkiye’de ise Ani Harabelerinde Ateşgede olarak anılan bir yapı bulunuyor; yapının Zerdüşt inancıyla bağlantısı konusunda farklı görüşler ileri sürülüyor. Birbirinden uzak coğrafyalarda karşıma çıkan bu izler, Zerdüşt inancının tarih boyunca ne kadar geniş bir alana yayıldığını düşündürüyor.
Bu tapınaklarda yanan ateşler, yalnızca bir doğa olayı değil; Ahura Mazda’nın ışığını ve saflığını simgeleyen kutsal bir varlık olarak kabul ediliyor. Binlerce yıldır kesintisiz şekilde korunan bu alevler, Zerdüştlük inancının kalbinde yer alıyor.
Rehberimizin sözleriyle birlikte etrafımdaki taş duvarlara yeniden bakıyorum. Bir zamanlar bu avluda yankılanan duaları, alevlerin hiç sönmeden yandığı o kutsal ritüelleri hayal etmek zor değil. Burada ateş, yalnızca ısınmak için değil; inanmak, bağ kurmak ve anlam aramak için yanmış.

Tapınağın çevresinde XVIII. yüzyıl boyunca inşa edilen ibadet salonları, hücreler ve kervansaraylar dikkat çekiyor. Hepsini geziyoruz. Hücrelerde Devanagari ve Gurmukhi alfabeleriyle yazılmış kitabeler hâlâ duruyor; bu yazılar, uzak diyarlardan gelen inananların burayı ziyaret ettiğini gösteriyor. XIX. yüzyılın başlarına gelindiğinde tapınak bugünkü görünümüne kavuşmuş.
Kalın savunma duvarları, beşgen çıkıntılar ve büyük giriş kapısı yapıyı korunaklı hâle getiriyor. Girişin üzerindeki Şirvan-Abşeron mimarisine özgü konuk odaları, buranın geçmişte canlı bir merkez olduğunu hatırlatıyor. Yakındaki taşlarla doldurulmuş derin kuyu ise geçmişte ölen dindarların bedenlerinin kutsal ateşte yakıldığına dair bir uygulamayı düşündürüyor. Tapınak rahiplerinin toplumdan uzak bir hayat sürdüğü, bedenlerini ve ruhlarını arındırmaya çalıştıkları, hacıların bağışlarıyla geçindikleri ve ölümden sonra ruhun yeniden dünyaya döndüğüne inandıkları anlatılıyor.
Ateşgah, yalnızca Zerdüşt inancına mensup kişilerin değil, Hinduizm ve Sihizm mensuplarının da ziyaret ettiği bir ibadet merkezi olmuş. 1925’ten sonra uzun yıllar terk edilen yapı, 1975 ve 2007 yıllarında gerçekleştirilen restorasyonların ardından yeniden ziyarete açılmış.
Bugün özellikle Nevruz döneminde tapınak ziyaretçi akınına uğruyor. Eskiden çilehane olarak kullanılan odalar şimdi müze olarak düzenlenmiş. Taş duvarların arasında, kapılardaki Sanskritçe kitabeler hâlâ eski mesajlarını sessizce fısıldıyor gibi. Arada hafif bir müzik sesi duyuluyor; geçmişten süzülüp gelen bir melodi gibi avluda yayılıyor ve mekâna farklı bir hava katıyor.
Yapılan canlandırmalar, odalarda yanan küçük mumlar ve sunağın altın rengi yansımalarıyla birleşince ortam etkileyici bir görünüme bürünüyor. Hafif rüzgâr taşların arasından geçerken yüzümde serin bir dokunuş bırakıyor. Bir an için sanki zaman burada biraz yavaşlıyor.
Kutsal ateşin etrafında şekillenen bu inanç dünyasını gezerken, birden İzmir’de Hıdırellez gecelerinde yakılan ateşler geliyor aklıma. Bizim ateşin üzerinden atlayıp dilek tuttuğumuz o gecelerle burada yüzyıllar önce kutsal kabul edilen ateş arasında doğrudan bir tarihsel bağ kurmak mümkün değil belki. Yine de ateşe yüklenen arınma, umut ve yenilenme duygusunun birbirinden uzak coğrafyalarda nasıl benzer çağrışımlar yaratabildiğini düşünmeden edemiyorum.
Burada dolaşırken yalnızca eski yapıların arasında yürümediğimi, yüzyıllar boyunca bu alana gelen insanların bıraktığı manevi mirasa da yaklaştığımı hissediyorum. Her köşede eski ritüellerin ve inançların izleriyle karşılaşıyorum. Mekânın atmosferi öylesine yoğun ki, kendimi geçmiş ile bugün arasında görünmez bir köprünün üzerinde duruyormuş gibi hissediyorum.
Ateşgah’ta geçirdiğim birkaç saat, bana yalnızca tarihi değil, aynı zamanda insan inancının gücünü, sabrını ve ritüellerle geçen derin yaşamları da hissettirdi. Gözlerimi kapattığımda, sönmeyen ateşler, rahiplerin çileleri ve uzak diyarlardan gelen inananların sessiz adımlarını hâlâ duyabiliyorum.

Turumuz akşamüstü saat altı gibi sona eriyor. İçerişehir’in önünde araçtan iniyoruz. Günün yorgunluğu üzerimizde olsa da içimizde hâlâ keşfetme isteği var. Bu kez amacımız farklı: Bakü’den dönerken yanımıza alabileceğimiz en özel lezzetlerden biri olan havyarı bulmak.
Dar sokaklarda kısa bir yürüyüşe çıkıyor, BakuCaviarBoutique’i arıyoruz. Vitrinlere yansıyan ışıklar, akşamın serinliği ve taş sokakların dokusu bu küçük arayışı bile keyifli bir gezintiye dönüştürüyor.
Azerbaycan’ın adı, Hazar Denizi ile birlikte anılan o meşhur siyah havyarla da özdeşleşmiş durumda. Özellikle Beluga mersin balığından elde edilen havyar, dünyanın en değerli ve seçkin yiyeceklerinden biri olarak kabul ediliyor.
Reyonlara baktıkça, küçük siyah tanelerin ardında ne kadar uzun bir üretim süreci olduğunu düşünüyorum. Neftçala çevresinde sürdürülen üretim, Azerbaycan’ın havyarla özdeşleşen mutfak kültürünün önemli bir parçasını oluşturuyor. Burada gördüğümüz kutular, yalnızca sofraya konacak bir yiyeceği değil, Hazar kıyılarıyla bütünleşmiş bir geleneği de temsil ediyor.

Satıcı, havyarın nasıl tüketilmesi gerektiğini anlatırken sesi biraz daha yumuşuyor. Söyledikleri basit bir bilginin ötesine geçerek küçük bir sofra ritüeline dönüşüyor. Metal kaşığın havyarın tadını etkileyebileceğini özellikle vurguluyor; bu nedenle sedef, kemik ya da tahta kaşık kullanılmasını öneriyor. Onu dinlerken, bu küçücük tanelerin bile kendine özgü bir sunum biçimi olduğunu öğreniyoruz.
Sözlerini tamamlarken yüzünde belli belirsiz bir tebessüm beliriyor. Ardından küçük bir sedef kaşığı, buz çantasına yerleştirdiği havyar kutularının arasına zarifçe bırakıyor. O an bunun sıradan bir alışveriş olmadığını düşünüyorum. Yanımızda götürdüğümüz şey, aynı zamanda Bakü’de geçirdiğimiz günün küçük ama unutulmayacak bir hatırasına dönüşüyor.
Akşamın serinliğinde, elimizde küçük bir kutu havyarla yürürken Bakü’nün ışıkları çevremizde parıldıyor. Gün boyunca gördüğümüz ateşler, tapınaklar ve birbirinden farklı hikâyeler şimdi yerini şehrin mutfak kültüründen küçük bir hatıraya bırakıyor.
Ve bir kez daha anlıyorum ki bazı şehirler geride yalnızca fotoğraflar bırakmıyor; bir tat, bir koku, bir sokak ve küçük bir hatırayla insanın içine yerleşiyor. Bakü de o akşam, Hazar’ın tuzunu taşıyan küçücük bir havyar kutusuyla benim hafızamda kendine bir yer buluyor.