Tarih Kokan Şehir; Roma – 5. Bölüm
Gerçeğin Ağzı
La città che profuma di storia
Roma’ya Veda
Bu akşam, Roma’dan ayrılıyoruz. Şehri terk etmeden önce, son anlarımızı da dolu dolu yaşamak ve biraz daha içinde kaybolabilmek için yollara düşüyoruz.
İlk durağımız, ihtişamı ve romantizmiyle ünlü Fontana di Trevi. Burada bir süre durup çevrenin tadını çıkarıyoruz, ardından Via del Corso’ya uzanan Via delle Muratte üzerinde yürümeye başlıyoruz.
Yol boyunca, Via del Governo’dan geçerken karşımıza çıkan kitapçılar, sanat galerileri ve resim ile kartpostal satıcıları bize eşlik ediyor; şehrin kültürel dokusunu adeta ellerimizle dokuyormuşuz gibi hissettiriyor. Derken, ünlü İtalyan ve uluslararası tasarımcıların mağazalarıyla dolu ana cadde Via del Corso’ya ulaşıyoruz; burada hem şehrin modern yüzünü hem de tarihsel atmosferini aynı anda deneyimliyoruz.
1900’lü yılların başında Art Nouveau aktör Alberto Sordi’den alan Galleria Alberto Sordi’ye giriyoruz.
Kemerli pasajın içinde dünya markalarının mağazaları, zarif kafeler ve özenle düzenlenmiş vitrinler yer alıyor. Mermer zeminler, sütunlar ve vitray süslemeli tavan, mekâna zamansız bir şıklık katıyor. Ortada, camekân içinde sergilenen beyaz çikolatadan yapılmış Kolezyum maketi ise sanat ile tatlının incelikli bir buluşması gibi duruyor.
Bir kafeye oturup kahvemizi yudumlarken, çevremizi saran zarafet ve nostaljik güzellik arasında kayboluyoruz; Galleria Alberto Sordi, adeta hem göze hem de ruha hitap eden bir durak gibi.
Yolumuz, Fransa’ya adanmış kiliselerden biri olan Burgonyalı Aziz Claudius ve Andreas Katolik Kilisesi’nin önünden geçiyor. 18. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiş bu yapı, alışılmışın dışında mimarisiyle dikkat çekiyor ve sokakta yürürken bile fark edilmeden duramıyorsunuz.
Ardından, 19. yüzyılın sonlarında yapılmış eklektik bir saray olan Palazzo Marignoli karşımıza çıkıyor. Koyu pembe cephesiyle hem görkemli hem de şehrin tarihî renk paletinin canlı bir örneği gibi duruyor.
Daha da eski kökenlere sahip olan Sant’Andrea delle Fratte Bazilikası ve Palazzo del Bufalo alle Fratte, Via del Bufalo boyunca uzanarak sanki tüm sokağı kuşatıyor. Her adımda Roma’nın katmanlı tarihini hissediyor, geçmişin ve günümüzün iç içe geçtiği bu büyüleyici atmosferi soluyorsunuz.
Piazza di Spagna’ya vardığımızda, kalabalığın içinde hangi yapıya bakacağımızı şaşırıyoruz. İnsanların telaşı, sokak müzisyenlerinin melodileri ve hafif rüzgâr, meydanın canlılığını artırıyor.
Yakındaki Meryem Ana’nın Günahsız Gebeliği Sütunu, 18. yüzyılda, antik bir Korint sütunun üzerine yerleştirilmiş bronz heykeliyle meydanın simgelerinden biri olarak yükseliyor. Çevredeki yapılar ise yüzyıllar boyunca değişen işlevleriyle Roma’nın dönüşümünü adeta taşlara kazımış gibi yansıtıyor.
Ve nihayet, İspanyol Merdivenleri… Göz alabildiğine uzanan basamaklar, rengârenk çiçeklerle süslenmiş, etrafındaki tarihi binalarla mükemmel bir uyum içinde. Merdivenlerin tepesine baktığımızda, şehrin enerjisini ve tarihini aynı anda hissetmek mümkün oluyor; adeta Roma, veda edercesine büyülüyor bizleri.
Trinità dei Monti Kilisesi’ni Piazza di Spagna’ya bağlayan bu basamaklar, 18. yüzyıldan bu yana şehrin en tanınmış simgelerinden biri olmuş. Pembe tonlarındaki açelyalarla süslenmiş merdivenler, kalabalığa rağmen etkileyici bir görsellik sunuyor.
Aslında İspanya ile doğrudan bir ilgisi olmayan bu merdivenler, zamanla bulundukları meydanla özdeşleşmiş. Üstelik, Roman Holiday’de Audrey Hepburn ve Gregory Peck’in unutulmaz sahnesiyle hafızalara kazınmış.
Boş bir alan bulup fotoğraf çekmek için epey uğraşıyoruz; kalabalığın enerjisi, merdivenlerin renkleri ve çevredeki hareketlilik birleşince Roma’nın canlı ritmini hissetmek mümkün oluyor. Merdivenlerin hemen altında, yarı batmış bir gemi biçimindeki Batık Tekne Çeşmesi yer alıyor. Bernini ailesinin imzasını taşıyan bu Barok eser, Roma’nın teatral estetiğini ve tarih boyunca süregelen sanatsal ihtişamını yansıtan yapılardan biri.
Buradan bir taksiyle Villa Borghese’ye geçiyoruz. Amacımız, 19. ve 20. yüzyıl ağırlıklı koleksiyonuyla ünlü Ulusal Modern ve Çağdaş Sanat Galerisi’ni ziyaret etmek. Ne yazık ki içeri giremiyoruz; biletlerin en az iki gün önceden internetten alınması gerekiyormuş. Gişeden bilet alma şansımız da olmayınca, kısa bir hayal kırıklığıyla parkın önünden ayrılıyoruz.
Yine de gezimizi sürdürerek Tiber Nehri boyunca ilerliyoruz ve antik dönemde sığır pazarı olarak kullanılan Forum Boarium’a ulaşıyoruz. Burada, ziyaret edeceğimiz ilk durak Santa Maria in Cosmedin Bazilikası.
Ancak asıl merakımız Gerçeğin Ağzı (Bocca della Verità). Uzun bir kuyruğa giriyoruz; sabırsızlıkla sıra beklerken, bazilikanın zarif Romanesk çan kulesi gökyüzüne doğru yükseliyor ve demir parmaklıkların ardında duran antik mermer maske ilk bakışta büyülüyor. İnsanların fotoğraf çektirmek için heyecanla sıraya girdiği bu tarihi eser, hem gizemli hem de eğlenceli bir durak olarak hafızamıza kazınıyor.
Aslında bu ünlü maske, Cloaca Maxima kanalizasyon kapağı’ya ait süslü bir antik kanalizasyon kapağıymış. Sakallı yüz figürünün bir nehir tanrısını, Jüpiter’i ya da bir faunu simgelediği düşünülüyor. “Gerçeğin Ağzı (Bocca della Verità)” adı ise Orta Çağ’dan kalma bir efsaneye dayanıyor: Yalan söyleyenlerin elini ısırdığına inanılıyormuş. Biz de sıraya girip kendi şansımızı deniyoruz; hem heyecan hem de gülümseme iç içe geçmiş durumda.
Sıra bize geldiğinde, maskenin soğuk mermeri ve hikâyesi insanı hem büyülüyor hem de eğlendiriyor. Ardından, bazilikanın içine giriyoruz. Kökeni 6. yüzyıla uzanan bu sade yapı, beklenmedik ölçüde mistik bir atmosfere sahip.
Meydanda, yuvarlak planlı küçük Herkül Tapınağı duruyor. Volkanik bir taban üzerine oturan Korint sütunlarıyla, Roma’da ayakta kalan en eski mermer tapınaklardan biri.
Günü, Hedera Restoran’da İtalyan mutfağının son lezzetlerini tadarak noktalıyoruz. Otelimize yakın Hanna’s Restoran’da bir şeyler içtikten sonra havaalanına doğru yola çıkıyoruz.
Roma, tarihin içinde yaşadığımız bir şehir. Geçmişi yalnızca görmediğimiz, hissettiğimiz bir yer..
Bir zamanlar dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun izleri, hâlâ bizlerle… Hem büyülenmiş hem de hafif hüzünlü bir sessizlikle, Roma’ya veda ediyoruz.








