Beste Serim Erbak: Tarih Kokan Şehir – Roma – I. Bölüm

Tarih Kokan Şehir; Roma – I. Bölüm
La città che profuma di storia

Roma’ya adım attığınız anda fark edersiniz: Bu şehir yalnızca taşlardan, sokaklardan ve meydanlardan ibaret değildir. Roma, zamanın katman katman biriktiği büyük bir hafıza gibidir. Her köşede geçmişin sessiz bir tanığı durur; bazen bir sütunun gölgesinde, bazen yüzyılları görmüş bir çeşmenin başında, bazen de dar bir sokağın duvarlarına sinmiş taşların arasında…

Burada tarih, kitap sayfalarında anlatılan uzak bir hikâye olmaktan çıkar; gözünüzün önünde yaşayan bir gerçekliğe dönüşür. Bir anda kendinizi iki bin yıl öncesinin ayak izleriyle yan yana yürürken bulursunuz.
İmparatorların geçtiği yollar, filozofların düşündüğü meydanlar, sanatçıların ilham aldığı avlular hâlâ aynı gökyüzünün altında varlığını sürdürmektedir.
İşte Roma’nın büyüsü de tam burada saklıdır: Bu şehir geçmişi yalnızca anlatmaz, onu her gün yeniden yaşatır. Bu yüzden Roma’da yürürken insan sadece bir gezgin değildir; aynı zamanda tarihin içinde sessizce ilerleyen bir tanıktır.
Her yolculuğun bir sebebi vardır. Kimi insan meraktan yola çıkar, kimi yeni yerler görmek için; kimi de geçmişin izlerini sürmek ister. Bizim Roma’ya uzanan bu yolculuğumuzun nedeni ise eşimin Türkçeye çevirdiği “Roma Tarihi” kitabının sayfalarında sık sık karşımıza çıkan mekânları kendi gözlerimizle görebilmek, anlatılanların izini bu kadim şehrin sokaklarında sürebilmekti.
2025 yılının 22 Nisan günü İzmir’den saat 16.40’ta havalanan uçağımız, yerel saatle 18.10’da Fiumicino – Leonardo da Vinci Uluslararası Havalimanı’na indi. Roma’nın dünyaya açılan kapısı sayılan bu havalimanı geniş, modern ve oldukça hareketliydi. Uçağın kapısından çıkar çıkmaz farklı dillerin birbirine karıştığı kalabalığın içine karışıyor, insan kendisini dünyanın dört bir yanından gelen yolcuların oluşturduğu kozmopolit bir akışın içinde buluyordu.
Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için en pratik yolun otobüsler olduğunu söylemişlerdi. Biz de bu tavsiyeye uyarak otobüsleri aramaya başladık. Ancak işler düşündüğümüz kadar kolay olmadı. Uzunca bir süre bekledik, hangi aracın nereye gittiğini anlamaya çalışırken terminalin bir ucundan diğer ucuna epeyce koşturduk. Ortada belirgin bir düzen yok gibiydi. Eski püskü araçlar, sabırsız yolcular ve biniş sırasında öne geçmeye çalışan kalabalık… O an, taksiye binmeyerek biraz fazla maceracı davrandığımızı düşünmeden edemedik.
Sonunda otobüse yerleşip havalimanından ayrıldığımızda akşam yavaş yavaş Roma’nın üzerine inmeye başlamıştı. Yol boyunca uzanan ağaçlar, sararmaya yüz tutmuş eski binalar ve birdenbire karşımıza çıkan antik taş duvarlar, yaklaşmakta olduğumuz şehrin sıradan bir şehir olmadığını fısıldıyordu. Roma’ya girdiğimizi hissettiğimiz o ilk anlarda insanın zihninde tek bir düşünce beliriyor: Bu şehir yalnızca bir başkent değil, aynı zamanda yüzyılların üst üste biriktiği dev bir tarih sahnesi.
Roma’nın bu benzersiz konumu yalnızca geçmişinden değil, aynı zamanda taşıdığı sembolik anlamdan da kaynaklanıyor. Katolik dünyasının ruhani lideri Papa’nın yaşadığı Vatikan’ın burada bulunması nedeniyle Roma, bazı kaynaklar tarafından iki devletin başkenti olarak anılır. Bir yanda İtalya Cumhuriyeti’nin kalbi, diğer yanda dünyanın dört bir yanındaki Katolikler için kutsal kabul edilen Vatikan…

Bu toprakların tarihi ise çok daha eski zamanlara uzanır. İtalya yarımadasında halkların yerleşim geçmişi M.Ö. 500’lü yıllara kadar iner. Etrüskler, Sabinler ve daha birçok topluluk yüzyıllar boyunca bu bölgede yaşamıştır. M.Ö. 595 yılına gelindiğinde Roma Krallığı kurulmuş ve küçük bir yerleşim zamanla büyüyerek Akdeniz dünyasının en güçlü merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
İmparator Caesar Augustus döneminde Roma, farklı kavimleri ve kültürleri bir araya getirerek büyük bir imparatorluğun temellerini atar. Yüzyıllar boyunca Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya yayılan bu dev yapı, M.S. 395 yılında Doğu ve Batı Roma olmak üzere ikiye ayrılır. Batı Roma İmparatorluğu M.S. 476’da tarih sahnesinden çekilirken, Doğu Roma İmparatorluğu varlığını İstanbul merkezli olarak sürdürür ve Bizans adıyla anılmaya başlar. Bu uzun tarih yolculuğu ise 1453 yılında Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle yeni bir döneme girer.
Orta Çağ ve Yeni Çağ boyunca farklı kent devletleri tarafından yönetilen İtalya, ancak 1861 yılında siyasal birliğini sağlayarak çağdaş anlamda bir devlet hâline gelebildi. 1946 yılında ise monarşi kaldırılarak cumhuriyet ilan edildi ve ülke yeni bir döneme adım attı.
2015 yılından bu yana İtalya Cumhurbaşkanlığı görevini Sergio Mattarella yürütmektedir. İtalya Cumhuriyeti, büyük ölçüde İtalya Yarımadası üzerinde yer alan bir ülke olmakla birlikte Akdeniz’in iki büyük adası olan Sicilya ve Sardinya da bu toprakların bir parçasıdır. Bunun yanında yarımada üzerinde yer alan Vatikan ve San Marino ise kendi yönetimlerine sahip iki bağımsız devlettir.

Rönesans döneminde Avrupa sanatına, kültürüne ve düşünce dünyasına damgasını vuran İtalya, bugün de tarihî mirası ve kültürel zenginliğiyle dünyanın en dikkat çeken ülkelerinden biri olmayı sürdürmektedir. Aynı zamanda Avrupa Birliği’nin kurucu üyeleri arasında yer alan bu ülke, her yıl milyonlarca ziyaretçiyi kendine çeken güçlü bir merkezdir.
Roma’nın hikâyesi çok eski zamanlara uzanır. İlk Romalıların, Esquiline ve Palatine tepelerinde kurdukları küçük yerleşimlerde yaşayan Latin çiftçiler ve çobanlar olduğu düşünülür. Zamanla bu mütevazı köyler büyümüş, güçlenmiş ve tarih sahnesine damgasını vuracak büyük bir şehrin temellerini oluşturmuştur.
Aradan geçen yaklaşık 2800 yıl boyunca Roma; Roma İmparatorluğu’nun, Papalık yönetiminin, İtalya Krallığı’nın ve nihayet modern İtalya devletinin başkenti olarak tarih boyunca farklı dönemlere tanıklık etmiştir.
Tıpkı İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulu olan Roma, yüzyılların biriktirdiği mirasıyla adeta yaşayan bir açık hava müzesini andırır. Şehrin dört bir yanında karşınıza çıkan antik kalıntılar, görkemli kiliseler, saraylar ve geniş meydanlar Roma’nın neden “tarih kokan şehir” olarak anıldığını hemen anlatır. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan sayısız eser de bu zenginliğin en somut kanıtıdır.
İşte bu yüzden Roma’yı tanımanın en güzel yolu, şehrin sokaklarında yürümeye başlamak ve tarihin sizi hangi köşeye götüreceğini merakla beklemektir.
Roma’nın doğuşu, tarih ile efsanenin iç içe geçtiği büyüleyici bir anlatıya dayanır. Antik Roma mitolojisinin en önemli kahramanlarından biri olan Troya prensi Aeneas’ın hikâyesi, bu efsanenin başlangıcını oluşturur.
Troya Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanmasının ardından Aeneas, ailesi ve hayatta kalan birkaç Troyalı ile birlikte yıkılan şehirden ayrılmak zorunda kalır. Tanrıların yönlendirdiğine inanılan uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkar. Bu kaçış yalnızca bir kurtuluş değildir; aynı zamanda Roma’nın doğuşuna uzanan yolun ilk adımıdır. Troya’nın sonu, yeni bir başlangıcın habercisi olacaktır.

Yarı tanrı olarak kabul edilen Aeneas’ın annesi aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’tir (Roma mitolojisindeki adıyla Venüs). Babası ise Troya prensi Ankhises’tir. Bu tanrısal soy, Aeneas’ın kaderini de belirler.
Uzun ve maceralarla dolu bir yolculuğun ardından Aeneas, bugünkü İtalya topraklarına ulaşır ve Latium bölgesinde Lavinium adlı şehri kurar. Burada Troyalılarla yerli Latin topluluklarını bir araya getirir. Onun oğlu Askanius (Iulus) ise bir süre Lavinium’u yönettikten sonra M.Ö. 1150 yıllarında Alba Longa adlı yeni bir şehir kurar.
Alba Longa, Roma’nın atası sayılan şehir olarak kabul edilir. Aeneas’ın soyundan gelen krallar burada yaklaşık dört yüz yıl boyunca hüküm sürer. Ancak zamanla bu soyun içinde taht mücadeleleri baş gösterir. Aeneas’ın torunlarından Amulius ve Numitor kardeşler Alba Longa tahtı için savaşırlar. Amulius galip gelince Numitor’un oğullarını öldürtür, kızını ise sürgüne gönderir. Rhea Silvia’ya Vesta Bakiresi unvanı vererek onun çocuk sahibi olmasını engellemeye çalışır.
Fakat kader farklı bir yol çizer. Rhea Silvia ilahi bir güç sayesinde Romulus ve Remus adında ikiz çocuk dünyaya getirir. Tahtı için bu durumu bir tehdit olarak gören Amulius, Rhea Silvia’yı öldürtür ve bebeklerin Tiber Nehri’ne bırakılmasını emreder.

Efsaneye göre kader bir kez daha devreye girer. Nehrin kıyısında dişi bir kurt ikizleri bulur ve onları emzirerek hayatta kalmalarını sağlar. Daha sonra Palatino Tepesi civarında yaşayan çoban Faustulus çocukları bulur ve büyütür.
Yıllar sonra büyüyen kardeşler, Tiber Nehri kıyısında yeni bir şehir kurmaya karar verirler. Ancak şehrin sınırları konusunda aralarında anlaşmazlık çıkar. Bu anlaşmazlık trajik bir sonla sonuçlanır: Romulus kardeşi Remus’u öldürür ve M.Ö. 753 yılında Roma şehrini kurarak kentin ilk kralı olur.
Böylece Roma’nın hikâyesi, bir efsanenin gölgesinde başlar.
Havaalanından ancak saat 19.30’da çıkabildik. Akşamın yumuşayan ışıkları altında Roma’ya doğru ilerlerken, yolumuz bizi Apenin Dağları’ndan doğup şehri ikiye bölen Tiber Nehri kıyılarına götürüyor. Yol boyunca Roma’nın heybetli ağaçları bize eşlik ediyor.

Sağlı sollu gördüğümüz şemsiye çamları, Roma siluetinin vazgeçilmez parçalarından biri; hatta şehrin sembollerinden sayılabilir. İnce ve uzun gövdelerinin üzerinde, tepeleri geniş bir şemsiyeyi andıracak şekilde yayılan bu iğne yapraklı ağaçların taç kısmı bazen sekiz metreye kadar genişleyebiliyor. Antik Çağ’dan beri çam fıstıkları nedeniyle değerli kabul edilen bu ağaçlar 12–18 metreye, kimi zaman ise 24 metreye kadar uzanabiliyor. Akşam ışığında gökyüzüne doğru açılan bu ağaçların oluşturduğu manzara gerçekten büyüleyici.
Bir süre sonra Roma’nın kadim savunma yapılarından bazıları karşımıza çıkıyor. Şehri işgalcilerden korumak amacıyla M.Ö. 4. yüzyılda inşa edilen Servius Surları ve daha sonra onların yerini alan Aurelianus Surları, hâlâ Roma’nın tarihî merkezini çevrelemeye devam ediyor. Yaklaşık altı metre yüksekliğinde ve üç buçuk metre kalınlığındaki tuğla duvarların toplam uzunluğu neredeyse 19 kilometreyi buluyor. On sekiz ana kapıya sahip bu devasa yapı, bugün dünyanın en uzun ve en iyi korunmuş antik şehir surları arasında gösteriliyor.

Roma’ya yaklaşırken gördüğümüz bu ağaçlar ve surlar, sanki şehre giren her yolcuya sessizce şunu fısıldıyor: Buraya gelen herkes, birazdan yalnızca bir şehre değil, yüzyılların içinden geçen bir tarihe adım atacaktır.
Piazza di Numa Pompilio’nun tam ortasında küçük, silindir biçimli, nişlerle çevrili ve tepesinde yabani otların bürüdüğü kubbeyi andıran ilginç bir ortaçağ yapısı sessizce duruyordu. Bu yapı, genellikle kavşak yakınlarında yolcuları koruduğuna inanılan antik Roma tanrıları Lares Compitales’e adanmış sunaklardan biri olarak kabul edilir ve 11. ya da 12. yüzyıla tarihlendirilmektedir.
Biraz ilerlediğimizde şehir surlarının önemli kapılarından olan Porta Tiburtina ve Porta Metronia karşımıza çıkıyor. Her iki yanında yaklaşık yirmi metre yüksekliğinde yarım daire biçimli kuleleri bulunan Porta Asinaria’nın önünden geçerek Obelisco Lateranense’ye ulaşıyoruz. Dünyada ayakta kalan en büyük Antik Mısır dikilitaşlarından biri olan bu yapı, meydanın ortasında görkemli bir şekilde yükseliyor.
Dikilitaşın hemen yakınında yer alan Basilica di San Giovanni in Laterano, Roma piskoposunun yani Papa’nın makamı olarak kabul edilen önemli bir Katolik katedralidir. Meydanın karşısında ise Ospedale San Giovanni Addolorata binası bulunmaktadır. Bu alan, tarih ile güncel yaşamın iç içe geçtiği Roma’nın karakteristik dokusunu açıkça hissettirir.
Otobüsümüz Mercato Centrale Roma önünde durduğunda, şehirdeki ilk adımlarımızı atmanın heyecanı içindeydik. Merkezi olsun diye otelimizi (Persia Collection Trevi Hotel) Trevi Çeşmesi’ne oldukça yakın bir noktadan seçmiştik. Hızla bir taksiye atladık ve otele giden sokağın başında indik.

Biraz yürüdükten sonra karşımıza çıkan devasa tahta kapıdan içeri girdik. Sessizlik hâkimdi; kimseler yoktu. Telefonla bize verilen numarayı aradık ama cevap alamadık. Tam o sırada karşıdaki butikte çalışan biri, Türkçe “Size yardım edebilirim” diye seslenince içimiz rahatladı. Telefonda görüştüğü kişiler sayesinde kısa süre sonra bir görevli yetişti.
Burası eski bir apartman, ancak bazı daireler otele dönüştürülmüş. Merdivenlerden ve kapılardan geçerek nihayet odamızı bulduk. Kaldığımız süre boyunca üç farklı kapı şifresini ezberlemek zorunda kaldık. Sonradan öğrendik ki, Roma’da otel bulmak bazen büyük bir sorun olabiliyor. Biz de bu deneyimi bizzat yaşamış olduk.
Saat 21.00’i biraz geçmişti. Dar bir sokaktan yürümeye başladığımızda, Roma’nın en ünlü meydanlarından birinde, her zaman yüzlerce insanın çevrelediği ama aslında beklenenden çok daha küçük bir alana sahip olan Fontana di Trevi aniden karşımıza çıktı.
Rivayete göre çeşme, adını üç yeraltı su yolunun birleştiği bu noktadan ve Roma İmparatorluğu döneminde askerlere su kaynağını gösterdiği düşünülen Trivia’dan almıştır. Farklı yıllarda bu güzel atmosferi görmek bana her seferinde aynı büyüyü yaşatır. 1732 yılında inşasına başlanan ve otuz yılı aşkın sürede tamamlanabilen bu görkemli yapı, İtalyan mimar Nicola Salvi tarafından tasarlanmıştır. Barok mimarisinin en parlak örneklerinden biri olan çeşme, Bernini okulundan gelen sanatçıların zarif süslemeleriyle bezenmiştir.
Traverten ve mermerden yapılan, yaklaşık 26 metre yüksekliğindeki anıtsal yapının merkezinde denizlerin ve suyun tanrısı olarak bilinen Neptün heykeli yer alır. Neptün’ün iki yanında arabasını çeken denizatları ve onları tutan Triton figürleri bulunur. Sağ tarafta sağlığı temsil eden bir tanrıça heykeli ve onun üzerinde askerlere su kaynağının yerini gösterdiğine inanılan Trivia rölyefi görülür.
Halk arasında “Aşk Çeşmesi” olarak da bilinen bu yer, 1960 yapımı La Dolce Vita filmiyle dünya çapında ün kazanmıştır. Filmde Anita Ekberg ve Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı sahne, çeşmenin romantik ününü daha da artırmıştır.
Ziyaretçiler genellikle çeşmeye sırtlarını dönüp omuzlarının üzerinden suya bozuk para atarak dilek tutar. İnanışa göre bu hareket, Roma’ya yeniden dönebilmenin simgesidir. Gece ışıkları altında parlayan Barok üsluptaki Chiesa dei Santi Vincenzo e Anastasio a Trevi, 1646–1650 yılları arasında genç mimar Martino Longhi tarafından inşa edilmiştir. Rivayete göre bu kilisede 22 papanın mumyalanmış kalbinin korunduğu söylenir.
Çeşmenin çevresi restoranlar, dondurmacılar, kafeler ve butik dükkânlarla canlı bir atmosfere sahiptir. Biz de manzarayı seyrederek Trevi Café – Bar & Pizzeria’de kısa bir akşam yemeği molası vermeye karar verdik. Yarın bizi bekleyen uzun yürüyüşleri düşünerek, Roma’nın gecesine sakince karıştık.