Taş Şehirden Bin Pencereli Şehre
Yavaş yavaş bu güzel ülkedeki yolculuğumuzun son duraklarına yaklaşıyoruz. Saranda Harbour Otel’in güler yüzlü, içten ve her konuda bize yardımcı olan genç çalışanıyla vedalaştıktan sonra, Arnavutluk’un iç kesimlerine doğru ilerleyerek Tiran’a yöneliyoruz.
İlk durağımız, tarihi dokusu ve benzersiz mimarisiyle ünlü Gjirokastër oluyor. Türkçede Ergiri olarak bilinen bu eski Osmanlı kenti, 2005 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Dağın yamacına kurulan şehir; taş çatılı geleneksel evleri, taş döşeli dar sokakları ve yüzyıllardır koruduğu mimari dokusuyla bugün “Taş Şehir” olarak anılıyor.
Gjirokastër, geçmişle günümüzün iç içe geçtiği, her köşesinde tarihin izlerini taşıyan büyüleyici bir şehir. Arnavutluk’un güneyindeki bu özel kent, daha ilk bakışta bizi taş duvarların arasında saklı uzun bir geçmişin izlerini sürmeye davet ediyor.
Eski şehri gezmek için tepeye doğru tırmanıyoruz. Arnavutluk’taki ikinci park cezamızı da burada alıyoruz; üstelik gözümüzün içine baka baka yazılıyor. Taksiyle gelmediğimize kısa bir süre hayıflansak da, karşılaştığımız manzara bu küçük can sıkıntısını hemen unutturuyor.
Dik yokuşlara yayılan Arnavut kaldırımlı sokaklarda ilerlerken, geniş kayrak taşlarıyla örtülü çatılara sahip beyaz evler arasında kendimizi bambaşka bir dünyanın içinde buluyoruz. Bu görüntü, bana Mostar’da gördüğüm eski taş evleri hatırlatıyor. Tarihin izlerini taşıyan bu sokaklarda yürürken, sanki bir masal diyarında ilerliyormuşuz gibi hissediyoruz.
1417 yılında Osmanlı hâkimiyetine giren, 1431’de kurulan Arvanid (Arnavid) Sancağının merkezi olan eski şehir; yamaçlara, yeşillikler arasına serpiştirilmiş Osmanlı mimarisinin zarif örnekleri olan ahşap kepenkli geleneksel taş evleriyle Gjirokastër’e kendine özgü, dingin ama görkemli bir siluet kazandırıyor.
Taş duvarların, dar sokakların ve yüzyıllardır korunan bu mimari dokunun içinde dolaşırken, zamanın ağır adımlarla ilerlediği, geçmişle günümüzün iç içe geçtiği bir dünyaya girmiş gibi oluyoruz.
Şehrin kaleye doğru yükselen taş döşeli yokuşunun başında, 1757 yılında Memi Bey tarafından inşa ettirilen Osmanlı Çarşı Camii, diğer adıyla Memi Bey Camii, bizi karşılıyor. Taş duvarlarla çevrili sessiz ve dingin avlusundan tarihi kente baktığımızda, ışığın taş yapılar üzerinde dans ettiği, geçmişle bugünün iç içe geçtiği büyüleyici bir manzara uzanıyor önümüzde. Buradan Gjirokastër’i seyretmek, şehrin ruhunu hissetmek ve onu anlamaya başlamak için eşsiz bir başlangıç oluyor.
Caminin hemen altındaki kemerli yapıda yer alan Te Kubé’ye girerek kısa bir mola veriyoruz. Bir şeyler içip dinlenirken, taş duvarlara sinmiş yüzyılların hikâyesi ve dar sokaklardan yükselen hafif uğultu, bu benzersiz kentin zamansız atmosferini daha da belirginleştiriyor.
Çarşıyı boydan boya yürüyerek ulaştığımız Çerçiz Topulli Meydanı’nda, Gjirokastër’in tarihine ve belleğine iz bırakmış önemli kişiliklere adanmış anıt hemen dikkatimizi çekiyor. Burada, Arnavut kültürünün ve tarihinin farklı dönemlerine damga vurmuş isimlerin büstleri yer alıyor.
Şehrin yetiştirdiği en önemli kişilerden biri, eserleriyle Arnavut edebiyatını dünyaya tanıtan ünlü yazar İsmail Kadare. Bunun yanında, seçkin tarihçi ve dilbilimci Eqrem Çabej ile ülkenin uzun yıllar liderliğini yapan Enver Hoxha da bu şehirle özdeşleşen isimler arasında yer alıyor. Anıt, Gjirokastër’in yalnızca taş evleri ve tarihi sokaklarıyla değil, yetiştirdiği önemli insanlarla da Arnavutluk’un hafızasında özel bir yere sahip olduğunu hatırlatıyor.
Farklı dönemlerden ve farklı düşünce dünyalarından gelen bu isimler, Gjirokastër’in yalnızca taş evleri ve tarihi sokaklarıyla değil, yetiştirdiği önemli kişiliklerle de Arnavutluk tarihinde özel bir yere sahip olduğunu gösteriyor.
Meydana adını veren Çerçiz Topulli’nin heykeli, yüksek kaidesi üzerinde kente hâkim bir duruşla yükseliyor. Meydanda dolaşıp çevreyi seyrederken, taş evlerin oluşturduğu etkileyici siluet, hareketli çarşı yaşamı ve tarihi dokunun canlı atmosferi bizi adeta içine çekiyor. Gjirokastër’in kendine özgü mimarisi, her köşede farklı bir ayrıntı sunuyor. Çerçiz Topulli Meydanı ise bu eşsiz şehrin ruhunu en iyi yansıtan duraklardan biri olarak hafızamızda yer ediyor.
Berat’a doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerinde Tepelenë’ye uğramaya karar veriyoruz. 15. yüzyılın sonlarında Osmanlı hâkimiyetine giren ve yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli yerleşimlerinden biri olan bu küçük şehir, Arnavutluk’un en uzun nehri olan Vjosë Vadisi’ne hâkim bir plato üzerinde kurulmuş. Kıvrıla kıvrıla yükselen dağ yolunda ilerlerken, çevremizi saran yemyeşil doğa ve vadinin etkileyici manzarası yolculuğumuza ayrı bir güzellik katıyor.
Şehrin adı, 1740 yılında burada doğan ve Osmanlı Devleti’nin en güçlü eyalet yöneticilerinden biri olarak tanınan Tepeleneli Ali Paşa ile özdeşleşmiş. Daha kente girer girmez, heybetiyle dikkat çeken Ali Paşa Kalesi bizi karşılıyor. Taş duvarlarıyla Vjosë Vadisi’ne hâkim bir noktada yükselen bu görkemli yapı, geçmişin izlerini günümüze taşıyor.
1809 yılında İngiliz romantik şair Lord Byron, Akdeniz yolculuğu sırasında Tepelenë’ye gelerek Ali Paşa’yı ziyaret etmiş. Gücü ve sıra dışı kişiliğiyle Avrupa’da da ün kazanan Ali Paşa’yı yakından tanımak isteyen Byron, bu ziyaretinden derin izlenimlerle ayrılmış. Henüz 36 yaşındayken yaşamını yitiren ünlü şairin anısına, bugün kale duvarında bir plaket bulunuyor.
Tepelenë, şaşırtıcı derecede sakin ve huzurlu bir şehir. Kalabalık ve hareketli kentlerin ardından bu dingin atmosfer bize çok iyi geliyor. Ana meydandaki bir kafeye oturup kısa bir mola veriyor, ardından son derece lezzetli bir öğle yemeğiyle kendimizi ödüllendiriyoruz. Meydanda yer alan büstler, kentin tarihine ve kültürel belleğine iz bırakmış önemli isimleri yaşatıyor. Yakınındaki Aziz Thoma ve Aziz Yuhanna Teolog Kilisesi ise sade mimarisi ve huzurlu atmosferiyle dikkatimizi çekiyor. Bu mütevazı yapı, Ortodoks mimarisinin zarif örneklerinden biri olarak meydanın tarihî dokusunu tamamlıyor.
Milli giysileri içinde halk oyunu oynayan Arnavut çocuklarını betimleyen heykel, şehrin sıcak ve samimi ruhunu en güzel yansıtan ayrıntılardan biri olarak hafızamızda yer ediyor. Çocukların neşesini ve geleneklerini simgeleyen bu eser, meydana ayrı bir canlılık katıyor. Yeşillikler içindeki bu huzurlu kasabadan ayrılırken, burada biraz daha fazla vakit geçirebilmeyi içten içe arzuluyoruz.
Berat’a daha girer girmez büyüleniyoruz. Mangalem, Gorica ve Kale mahalleleriyle birlikte 2008 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan tarihî merkezi, yaklaşık 2400 yıllık geçmişiyle tüm görkemiyle karşımızda duruyor. Daha ilk anda, insanı zamanın içinde yolculuğa çıkaran büyülü bir atmosfere sahip olduğunu hissettiriyor.
Osmanlı döneminden günümüze ulaşan, çok sayıda penceresi bulunan cumbalı, iki katlı beyaz evler; dağın yamacına, yemyeşil doğanın içine, sanki birbirine yaslanmış gibi sıralanıyor. Bu pencerelerin bolluğu, kente “Bin Pencereli Şehir” unvanını kazandırmış. Adının Eski Slavca “beyaz şehir” anlamına gelen Beligrad sözcüğünden geldiği kabul edilen Berat, bu beyaz evleriyle adını adeta yaşatıyor. Her köşe başı, her dar sokak ve her taş yapı, insanı açık hava müzesinde dolaşıyormuş hissine sürüklüyor.
Osum Nehri’nin iki yakasına yayılan şehir, M.Ö. 3. yüzyılda İlliryalılar tarafından inşa edilen ve 187 metre yükseklikteki bir tepeye kurulmuş olan kalesiyle bütünlüğünü tamamlıyor. Surlar, en son Osmanlı döneminde onarılarak 24 kuleli hâle getirilmiş. Yukarıdan bakıldığında, nehirle bölünen kentin iki yakası bir tablo gibi uzanıyor.
18.yüzyılın sonlarında Ahmet Kurt Paşa tarafından yaptırılan Gorica Köprüsü’nden karşı yakaya geçiyoruz. Nehrin üzerinde ağır adımlarla yürürken, Osum Nehri’nin dingin akışı ve iki yakaya yayılan tarihî doku insana tarifsiz bir huzur veriyor. Köprünün kemerlerinden geriye dönüp baktığımızda, yamaçlara sıralanmış beyaz evlerin oluşturduğu manzara adeta bir tabloyu andırıyor.
Karşı kıyıya ulaştıktan sonra diğer köprüden yeniden tarihi merkeze dönüyor, Arnavut kaldırımlı daracık sokaklara dalıyoruz. Şirin kafeler, pansiyon ya da otele dönüştürülmüş tarihî evler; taş bahçe duvarları, ahşap kapıları ve kiremit çatılarıyla geçmişin zarafetini günümüze taşıyor. Her adımda, Berat’ın yüzyıllardır koruduğu özgün atmosferini biraz daha derinden hissediyoruz.
Bekârlar Camii, köprüden geçer geçmez karşımıza çıkıyor. Avlonyalı İbrahim Paşa’nın oğlu Süleyman Paşa tarafından 1827–1828 yıllarında yaptırılan bu küçük cami, iç ve dış cephelerini süsleyen zarif kalem işleriyle dikkat çekiyor. Gösterişten uzak mimarisi ve ince işçiliği, yapıya kendine özgü bir zarafet kazandırıyor.
Berat, insana acele etmeyi unutturuyor. Sanki zaman burada biraz daha yavaş akıyor. Her köşesi ayrı bir güzellik sunan bu şehrin sokaklarını doyasıya gezmeye vaktimiz yetmiyor. “Bir başka sefere…” diyerek ayrılırken, ardımızda bıraktığımız taş evler ve dar sokaklar kadar, içimizde taşıdığımız tatlı bir burukluk da bize eşlik ediyor.
Güneş batarken, Tiran Havalimanı’na yakın Reign Otel’e ulaşıyoruz. Akşam yemeğimizi, otele yürüme mesafesindeki Feniks Restoran’da yiyoruz. İçtiğimiz nefis çorba, yalnızca içimizi değil, uzun yolculuğun yorgunluğunu da ısıtıyor. Arnavutluk’taki son akşamımız, sade ama unutulmayacak bir huzur içinde sona eriyor.
Sabah henüz gün doğmadan havalimanına doğru yola çıkıyoruz. Şehir uykudayken yollar sessiz, gökyüzü ise yeni bir günün ilk ışıklarını bekliyor. Her yolculuğun sonunda olduğu gibi, geride bıraktıklarımız bir kez daha gözlerimizin önünden geçiyor. Saranda’nın masmavi kıyıları, Gjirokastër’in taş sokakları, Berat’ın bin pencereli evleri, dağların arasından kıvrılarak uzanan yollar ve yol boyunca bize gülümseyen insanlar… Her biri, bu ülkeyi bizim için sıradan bir gezi rotasının çok ötesine taşıyan güzel anılar olarak hafızamızda yerini alıyor.
Uçağımız pistten yükselirken Arnavutluk yavaş yavaş ufkun içinde kayboluyor. Fakat biliyoruz ki bazı yolculuklar, vardığınız yerde değil, ayrıldığınız anda tamamlanır. Arnavutluk da bizim için böyle bir ülke oluyor. İçten insanları, el değmemiş doğası, köklü tarihi ve zamana direnen şehirleriyle gönlümüzde silinmeyecek izler bırakıyor. Geride yalnızca fotoğraflar değil; dostça gülümsemeler, taş sokaklarda yankılanan adımlar ve yeniden dönme isteği kalıyor. Belki bir gün, yine aynı yollar bizi bu güzel ülkeye getirir. O zamana kadar Arnavutluk, anılarımızın en sıcak köşelerinden birinde yaşamaya devam edecek.












