Beste Serim Erbak: Ver elini Almanya!..

Ver Elini Almanya! 2026
Auf nach Deutschland!

Almanya’ya daha önce birçok kez gittik; ama bu kez bavullarımızı hazırlarken aklımızda yalnızca gideceğimiz yerler yok. Eşimin üniversiteden arkadaşlarıyla yeniden bir araya gelecek olması ve benim de eski öğrencim Doğan’ı yıllar sonra Fransa’da görecek olmam, bu seyahati bizim için daha baştan farklı kılıyor.

Eşim, üniversite yıllarını Freiburg’da geçirmiş. O dönemde kurduğu dostluklar, aradan geçen onca zamana rağmen sürüp gitmiş. Şimdi onların davetiyle Freibourg’a gidiyoruz. Eşim yetmiş beşinci yaşına girerken, eski dostlarının onun için hazırladığı doğum günü kutlaması bizi de bu güzel akşamın içine katıyor. Uzun bir aradan sonra aynı sofrada yeniden bir araya gelecek olmaları, yolculuğumuza sıcak bir başlangıç yapıyor.
Daha yola çıkmadan, bu seyahatin bize yalnızca yeni yerler değil, hayatımızda iz bırakmış insanlarla yeniden yan yana gelme fırsatı da sunduğunu hissediyoruz.

Gittiğim her yerin tarihçesinden az da olsa bahsetmek, gördüğüm her taşı yerli yerine oturtmamı sağlıyor. Almanya’ya vardığımızda da bu ülkenin bugünkü görünümünün ardındaki uzun geçmişi düşünmeden edemiyorum. Bir zamanlar farklı krallıkların ve prensliklerin bulunduğu bu topraklar, Orta Çağ’da Kutsal Roma İmparatorluğu’nun önemli bir parçası olmuş. 16. yüzyılda Martin Luther’in başlattığı Reform hareketiyle büyük bir dönüşüm yaşanmış; 19. yüzyılda Prusya’nın öncülüğünde Alman devletleri birleşmiş ve 1871’de Alman İmparatorluğu kurulmuş.
Sonraki dönem savaşların ve bölünmenin izlerini taşıyor. II. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmış; Berlin Duvarı bu ayrılığın simgesine dönüşmüş. 1989’da duvarın yıkılması, 1990’da yeniden birleşme ile ülkenin tarihinde yeni bir sayfa açılmış.
Bugün Almanya’da gördüğümüz eski bir meydan, tarihî bir yapı ya da yakın tarihten kalmış bir iz, bu uzun hikâyenin küçük bir parçasını karşımıza çıkarıyor. Ben de gördüğüm her ayrıntının ardındaki hikâyeyi bildikçe, bulunduğum yeri yalnızca görmekle kalmıyor, onu biraz daha iyi anlamaya başlıyorum.
Almanya’ya dair dikkatimi çeken özelliklerden biri de federal yapısı. Federal Almanya Cumhuriyeti, parlamenter demokrasiyle yönetiliyor ve 16 eyaletten oluşuyor. Her eyaletin kendi meclisi ve hükümeti bulunuyor; eğitim, kültür ve birçok yerel konu eyaletlerin sorumluluğunda. Berlin, Hamburg ve Bremen ise hem eyalet hem de şehir olarak ayrı bir konuma sahip.
2026 yılı itibarıyla Almanya’nın devlet başında Federal Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier bulunuyor. Ülkenin parlamenter sisteminde cumhurbaşkanı daha çok devleti temsil ederken, hükümeti Federal Şansölye Friedrich Merz yönetiyor. Başkenti Berlin olan Almanya, 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran altı ülkeden biri. Bugün ise 27 üyeli Avrupa Birliği’nin siyasi ve ekonomik açıdan en etkili ülkeleri arasında bulunuyor.

Bizim bu kez rotamız, Kara Orman’ın eteklerinde yer alan Ettlingen. 25 Temmuz sabahı İzmir’den Stuttgart’a doğrudan uçuyoruz. Almanya’nın güneybatısındaki bu şehir, Baden-Württemberg eyaletinin başkenti olmasının yanı sıra, bizim için de dostlarla buluşacağımız yolculuğun başladığı kapı oluyor. Uçağın yolcularının çoğunu Almanya’da yaşayan Türkler oluşturuyor; daha ilk andan duyduğumuz Türkçe konuşmalar bize tanıdık bir sıcaklık hissettiriyor. Erken saatte havalimanına varmamıza rağmen pasaport kontrolünde oldukça uzun bir kuyrukla karşılaşıyoruz.
Stuttgart Havalimanı, Frankfurt ya da Münih gibi dev terminallere sahip değil. Daha kompakt yapısı sayesinde pasaport ve bagaj işlemlerini tamamladıktan sonra kısa bir yürüyüşle çıkış kapısına ulaşıyoruz.
Burada bizi bu kez başka bir telaş bekliyor. Havalimanı’nda yolcu almak için araçlar terminal önünde yalnızca beş dakika durabiliyormuş; bu süre aşılırsa fazladan ücret alınıyormuş. Gerhard kapıda bizi beklerken Harald arabasıyla yanaşıyor. Hiç oyalanmadan valizlerimizi bagaja yerleştirip hemen araca biniyoruz. Böylece Almanya’daki ilk dakikalarımız, daha havalimanında başlayan bu küçük telaşın içinde geçiyor.
Stuttgart Havalimanı’ndan ayrıldıktan sonra yaklaşık bir saatlik bir yolculukla Harald’ın eşi Gabriele’yi almak için oturdukları Ettlingen’e doğru ilerliyoruz. Otoyol boyunca uzanan bağlar, ormanlık tepeler ve düzenli Alman kasabaları, Baden-Württemberg’in sakin yüzünü daha ilk günden hissettiriyor.

Ettlingen’e varır varmaz, önce evlerinin bahçesinde hasret giderip bir kahve içiyoruz. Yolun yorgunluğu, tanıdık yüzleri görünce yerini sıcak bir buluşmanın sevincine bırakıyor. Bir süre sohbet ettikten sonra bu kez kahvaltı için Karsruhe XXXLutz mobilya mağazalarının Restoranına gidiyoruz.
Harald ve eşi Gabriella sık sık Türkiye’ye tatile geliyorlar. Son gelişlerinde Gabriella’nın kardeşi Gerhard da onlara eşlik etmişti; onun Türkiye’ye ilk gelişiymiş. Harald ve Gabriella’nın ülkemize olan ilgileri sohbetlerinden de hemen anlaşılıyor. Buradaki kahvaltının, Türkiye’de alıştıkları sofraya en çok benzeyen seçenek olduğunu söylüyorlar.
Masaya gelen çeşitlere bakarken Türkiye’deki uzun kahvaltı sofralarımızı düşünüyorum. Çay eşliğinde hep birlikte oturmak, sohbet etmek bana tanıdık bir sıcaklık veriyor. Derken siparişleri masalara taşıyan servis robotu aramızda dolaşmaya başlıyor. Çayımızı yudumlarken robotun ağır ağır masalar arasında ilerleyişini izliyoruz. Tanıdık bir kahvaltı sofrasının içinde karşılaştığımız bu küçük teknoloji ayrıntısı, Almanya’daki ilk saatlerimize hoş bir renk katıyor.

Ettlingen’e döndüğümüzde şehri birlikte keşfetmek üzere yürümeye başlıyoruz. Sakin sokaklarda ilerlerken arkadaşlarımız, yaşadıkları şehri bize tanıtmaya çalışıyor. “Bakın, şurası…” diyerek önünden geçtiğimiz yapıların hikâyelerini anlatıyorlar. Onların heyecanı sayesinde kendimizi sıradan birer gezgin gibi değil, şehrin konukları gibi hissediyoruz. Anlattıklarını dinledikçe, geçtiğimiz sokakların yalnızca güzel görünmediğini, her köşesinde geçmişten bir iz taşıdığını fark ediyorum.
İlk dikkatimizi çeken yapı, 1788’den beri konuklarını ağırlayan Erbprinz Oteli oluyor. Pastel renkli cephesi, eski kentin dokusuyla öylesine bütünleşmiş ki, ilk bakışta sokağın doğal bir parçası gibi görünüyor.
Ayaklarımızın altında taşların sertliği ve düzensizliği yürüyüşümüzün ritmini değiştiriyor. Eski evlerin arasından ilerlerken pencerelere, ahşap ayrıntılara ve renkli cephelere bakıyorum. Yukarıda asılı duran rengârenk yapay çiçek küreleri, yaz güneşinin altında sokağa canlı bir görünüm veriyor. Sokakta araç sesi olmayınca konuşmalarımız ve ayak seslerimiz daha belirgin duyuluyor. Her birkaç adımda arkadaşlarımızdan biri durup bir yapıyı gösteriyor, bize onun hikâyesini anlatıyor. Ben de onların sesine, çevredeki ayrıntılara ve sokağın sakinliğine kapılarak yürümeyi sürdürüyorum. Böylece bu yürüyüş, Ettlingen’in yalnızca sokaklarını değil, geçmişten bugüne uzanan havasını da hissettiğimiz bir gezintiye dönüşüyor.

Arkadaşlarımızın anlattıklarıyla Ettlingen’in geçmişi yürüdüğümüz sokaklara karışıyor. Bir yapının önünden geçerken 788’de “Ediningom” adıyla kayıtlara geçtiğini, başka bir köşede 1192’de şehir hakkı kazandığını öğreniyorum. Adımlarımız 1689 yangınının izlerine ulaştığında, eski kentte gördüğümüz pek çok yapının neden yeniden şekillendiğini daha iyi anlıyorum. Sibylla Augusta döneminde yapılan düzenlemelerle oluşan Barok dokuyu evlerin cephelerinde ve sokakların çizgisinde fark etmeye başlıyorum. Böylece Ettlingen’in tarihi, uzakta kalmış tarihlerden ibaret olmaktan çıkıp yürüdüğümüz yolun bir parçasına dönüşüyor.
Bir süre sonra pembe cephesi ve koyu ahşap ayrıntılarıyla dikkat çeken bir binanın önünde duruyoruz. Sibylla Eczanesi, geleneksel yarı ahşap mimarisiyle hemen ilgimi çekiyor. Ahşap karkasın pembe cepheyle uyumu, yapıya sıcak bir görünüm veriyor. Ettlingen’in güzelliğinin büyük yapılardan çok, yürürken birden karşımıza çıkan böyle küçük ayrıntılarda da saklı olduğunu düşünüyorum.
Yürüyüşümüzü sürdürürken karşımıza Ettlingen Vatandaşlar Vakfının bulunduğu tarihî ev çıkıyor. Yeşil ahşap panjurları ve sade cephesi hemen dikkatimi çekiyor. Önündeki Arnavut kaldırımlı yolda birkaç adım daha atarken, bu gösterişsiz evin de eski kentin dokusunu tamamladığını düşünüyorum. Büyük ve görkemli yapılardan çok, böyle küçük ayrıntılar Ettlingen’in sıcaklığını hissettiriyor bana.
Sokağın sonunda köşeyi dönerken adımlarımız yavaşlıyor; karşımıza çıkan bina bizi durup bakmaya çağırıyor. 17. yüzyılın sonlarında yapılan yapının restorasyonu sırasında sıvanın altındaki ahşap karkaslar ortaya çıkarılmış ve bina eski görünümüne kavuşturulmuş. Arkadaşlarımız anlatırken ben de cephede ortaya çıkan ahşap bölümlere daha dikkatli bakıyorum. Bu özenli çalışma, Baden-Württemberg Anıt Vakfı tarafından Ocak 2026’da “Ayın Anıtı” seçilmesiyle de takdir edilmiş.

Yolumuza devam ederken binanın bugün Streit Moda Evi olarak kullanıldığını öğreniyorum. Üstelik 1849’dan beri aynı adreste hizmet veriyormuş. Birkaç adım sonra geriye dönüp yapıya bir kez daha bakıyorum. Geçmişten kalan bu evin içinde hayatın hâlâ devam etmesi, yürüdüğümüz sokağı benim için daha anlamlı kılıyor.
Köşedeki tarihî binanın önünden ayrılıp birkaç adım atınca küçük bir meydana çıkıyoruz. Bir anda karşımıza çıkan Ettlingen Sarayı, sakin sokakların ardından bambaşka bir hava yaratıyor. Meydanda durup yapıya bakarken, az önce geçtiğimiz mütevazı evlerle bu gösterişli sarayın yan yana durması hoşuma gidiyor.
Girişe yaklaştıkça pembe taş süslemeleri, kıvrımlı ayrıntıları ve üzerindeki altın renkli arma daha belirgin hâle geliyor. Kapının önünde bir süre oyalanıp ayrıntılarına bakıyoruz. Avluya geçtiğimizde ortadaki tarihî çeşmenin çevresinden ilerleyerek sarayın içine giriyoruz.
Asam Salonu’na adım attığımız anda dışarıdaki sakin havadan kopup bambaşka bir dünyaya geçiyoruz. Başımı kaldırdığımda tavandaki renkler, figürler ve süslemeler arasında gözlerimi nereye çevireceğimi şaşırıyorum. Cosmas Damian Asam’ın freskleri salonu baştan sona sarıyor. Bir süre konuşmadan tavana bakıp ayrıntıların içinde kalıyoruz.

Sarayın bugün müze, konser ve tiyatro gösterileriyle Ettlingen’in kültür yaşamını sürdüren mekânlarından biri olduğunu öğreniyoruz. Çıkıp önündeki banklarda biraz soluklanırken yanımıza oturan Türk aileyle sohbete başlıyoruz. Onlar da bize Ettlingen’i anlatıyorlar. Önümüzdeki hafta Türkiye’ye gideceklerini öğrenince sohbetimiz bir anda tanıdık yerlere uzanıyor. Yabancı bir şehirde, sarayın önünde başlayan bu kısa sohbet, Ettlingen’i bize biraz daha yakın hissettiriyor.
Arkadaşlarımız bizi, saraya bakan Zum Sternen adlı restorana götürüyor. Beyaz panjurları ve sıcak tonlardaki cephesiyle meydandaki tarihî binaların arasına zarifçe yerleşen restoran, daha ilk bakışta içimi ısıtıyor. Dışarıdaki masamıza oturup siparişlerimizi veriyoruz.
Yemeklerimizi beklerken yine yerimde duramıyorum. Arkadaşlarım sohbete dalmışken meydanda biraz daha dolaşmak için masadan ayrılıyorum. Hava, Almanya’da alıştığımız serin yaz günlerinden çok farklı; güneşin altında insanı bunaltan bir sıcak var. Sarayın önüne kurulan ve ince bir perde gibi su püskürten kemerin altından geçen çocuklar kahkahalarla eğleniyor, yetişkinler de birkaç saniyeliğine suyun altına girerek ferahlıyor.

Almanya’da böyle bir yaz günüyle ve meydanı dolduran bu canlı manzarayla karşılaşmayı hiç beklemiyordum. Sıcak havaya alışkın olmayan ülkede evlerde klima da pek yaygın değil. İnsanlar bu günlerde serinlemek için vantilatörlere yöneliyor. Bütün bu görüntüler bana o kadar tanıdık geliyor ki bir an için Almanya’da olduğumu unutuyorum. Su sesleri, çocukların kahkahaları ve meydanda dolaşan insanlar arasında kendimi bir anda İzmir’in sıcak bir yaz gününde buluyorum. Uzakta olduğumu bilsem de bazı yazlar, insanın karşısına hiç beklemediği bir yerde aynı tanıdık duyguyla çıkıyor.
Diğer yöne doğru yürürken kısa süre sonra kendimi tarihî Marktplatz’da, yani Ettlingen’in eski pazar meydanında buluyorum. Meydanın bir yanında Belediye Binası, hemen yanında ise Belediye Binası Kulesi yükseliyor. Kuleye yaklaştıkça geçmişini merak ediyorum. 13. yüzyıla uzanan bu yapı, ilk zamanlarında şehrin kuzey girişini koruyan bir şehir kapısıymış; bir zamanlar Ettlingen’i çevreleyen surların da parçasıymış.
Meydanın ortasındaki geç Gotik Aziz Yorgi Çeşmesi de hemen dikkatimi çekiyor. Kule, tarihî yapılar ve çeşmenin çevresinde süren günlük hayatı izlerken Marktplatz’ın yalnızca geçmişi saklayan bir yer olmadığını, Ettlingen’in bugün de yaşayan merkezlerinden biri olduğunu hissediyorum.

Kemerli geçidin altından geçerken kulenin neden çevresindeki yapılardan daha eski göründüğünü daha iyi anlıyorum. Kule eski hâliyle ayakta dururken, hemen yanındaki belediye binasının daha sonraki yıllarda yeniden yapıldığını öğreniyorum.
Tam geçidin üzerinde yer alan taş kabartma ise beni durduruyor. Ettlingenli heykeltıraş Oskar A. Kiefer’in 1927’de yaptığı kabartmada, iri bir atın üzerinde tırpanını sallayan Ölüm figürü yer alıyor. Atın altında asker ve sivillerin cansız bedenleri, daha aşağıda ise yılanın sardığı iki vahşi figür görülüyor. Sert görüntüsüyle savaşın yıkıcılığını anlatan bu çalışma, geçitten geçerken karşılaştığım en çarpıcı ayrıntılardan biri oluyor.
Kabartmanın altına 1995 yılında “1939–1945” tarihleri de eklenmiş. Geçidin duvarlarındaki isimlere bakarken, eski yapıların arasında dolaşırken karşılaştığım Ettlingen’in bu kez savaşın acı yüzüyle karşıma çıkması beni düşündürüyor.
Alb Nehri’nin bu sıcak yaz günündeki akışını seyrediyorum. Arkadaşlarım Zum Sternen’de beni beklerken bir süreliğine onlardan ayrılıp Ettlingen’in sokaklarında tek başıma dolaşmanın keyfini çıkarıyorum. Bu kez şehri onların anlattıklarıyla değil, kendi gözlerimle keşfediyorum. Bir pencerenin önündeki çiçeklerde, eski bir evin cephesinde, sokağın küçük ayrıntılarında oyalanıyorum. Kimsenin peşinden gitmek, bir yere yetişmek zorunda değilim; istediğim yerde duruyor, baktığım şeyi biraz daha seyrediyor, sonra yeniden yürümeye devam ediyorum. Şehir, telaşsız adımlarımın arasında yavaş yavaş bana açılıyor.
Bir süre sonra karşıma St. Martin Kilisesi çıkıyor. Ettlingen’in en eski yapısı olduğunu öğrenince önünde biraz daha oyalanıyorum. Bugünkü görünümüne 1733’te kavuşan kilisenin cephesine bakarken, yüzyıllar boyunca şehirde yaşanan değişimlere tanıklık ettiğini düşünüyorum. Birkaç adım daha atıp yeniden dönüyor, ayrıntılarına son kez bakıyorum.

Artık geri dönme vaktinin geldiğini düşünüyorum. Aynı köprüden yeniden geçerken bu kez üzerindeki Aziz Nepomuk heykeli dikkatimi çekiyor. Yanından akıp giden Alb Nehri’ne bakarak birkaç an duruyorum. Az önce geçtiğim sokaklar şimdi daha tanıdık geliyor. Kısa bir yalnızlık, sanki Ettlingen’i bana biraz daha yaklaştırmış.
Eski sokaklardan meydana doğru ilerlerken arkadaşlarımın sohbetini ve beni bekleyen sofrayı düşünüyorum. Zum Sternen’e ulaştığımda tek başıma çıktığım bu küçük keşfi geride bırakıp yeniden arkadaşlarımın arasına karışıyorum. Birkaç saat önce yabancısı olduğum sokaklar, şimdi günün anıları arasında yerini bulmuş oluyor.
Yemeğin ardından restoranın tam karşısındaki Saray Meydanı’nda bulunan Tiziano Dondurma Kafesi’ne oturuyoruz. Sıcak havada dondurma yemek isteyenlerle meydan oldukça hareketli. 2004 yılından beri hizmet veren İtalyan kafesinde kendi hazırladıkları dondurmaların yanı sıra pasta ve turtalar da bulunuyor. Biz de dondurmalarımızı alıp meydandaki hareketliliği seyrediyoruz. Böyle sıcak bir günde insanların neden buraya uğradığını anlamak hiç zor değil; serinlemek için bundan daha güzel bir bahane düşünemiyorum.
İçimiz ferahladıktan sonra bu kez benim daha önce tek başıma yürüdüğüm sokaklardan birlikte geçiyoruz. Köprüyü aşıp karşı taraftaki sokağa yöneldiğimizde köşedeki beyaz tarihî ev dikkatimi çekiyor. Cephesindeki, el yazısını andıran “Zum Kreuz” yazısı hemen gözüme çarpıyor. Binaya bakarken buradaki han geleneğinin 1761’e kadar uzandığını öğreniyorum. Bir zamanlar yolcuların konakladığı bu yapı, bugün de sokağın köşesinde geçmişten gelen sakin bir tanık gibi duruyor.
Sokak sona erip caddeye çıktığımızda bu kez karşımıza Kutsal Kalp Kilisesi çıkıyor. Biraz önce geçtiğimiz eski yapıların ardından kilisenin görünüşü hemen farklılaşıyor. Neo-Romanesk üslubuyla dikkat çeken yapı, 1906 yılında tamamlanmış. Önünden geçerken bir an durup bakıyorum; Ettlingen’in eski kent dokusundan caddeye doğru ilerlerken, şehrin mimarisinin nasıl değiştiğini aynı yürüyüş içinde görmek hoşuma gidiyor.

Gabriele benim farklı bir yer görmemi isteyerek bu kez beni Ettlingen’in eski surlarından kalan Lauer Kulesi’ne götürüyor. Dar sokakta birlikte ilerlerken yapının kemerli geçidi yavaş yavaş karşımızda beliriyor. Yaklaştıkça taş duvarları daha belirginleşiyor. Gabriele eliyle yukarıyı göstererek 14. yüzyıldan kaldığını ve bir zamanlar şehri çevreleyen surların parçası olduğunu anlatıyor. Ben de duvarlara bakarak yüzyıllar önce bu geçitten kimlerin gelip geçtiğini düşünmeye çalışıyorum.
İçeri adım attığımızda Gabriele birkaç adım ilerideki Lauer Kulesi Hanı’nı gösteriyor. Tarihî duvarların arasında restoranın masaları ve asmalı bahçesi uzanıyor. Bir zamanlar şehri koruyan bu duvarların arasında bugün insanların oturup yemek yemesi ve sohbet etmesi bana ilginç geliyor. Gabriele’nin anlattıklarıyla önümde gördüğüm manzara birleşince, buranın geçmişten bugüne nasıl değiştiğini daha iyi hissediyorum.
Başımı yukarı kaldırdığımda Gabriele, üst katlarda küçük bir Kırsal Günlük Yaşam Müzesi bulunduğunu söylüyor. Eski tarım aletleri ve dokuma tezgâhlarının, Ettlingen’de yaşayan insanların geçmişteki günlük hayatını anlattığını öğreniyorum. Birkaç adım daha ilerlerken, tarihin burada yalnızca anlatılan bir hikâye olmadığını düşünüyorum. Eski bir duvarda, bir restoranın masasında ya da yürüdüğümüz bir geçitte karşımıza çıkıyor. Gabriele’nin beni buraya getirmesiyle, şehrin daha önce fark etmediğim bir köşesini keşfetmenin keyfini yaşıyorum.

Alb Nehri kıyısında yürürken kırmızı kumtaşından yapılmış tarihî bir bina gözüme çarpıyor. Nehir boyunca uzanan eski duvarlar da geçmişten kalan izler gibi dikkatimi çekiyor. Bölgeye özgü kırmızı kumtaşıyla oluşturulan cephe, basamaklı çatı çizgisiyle hemen fark ediliyor. Pencerelerin düzeni ve alt kattaki kemerli açıklıklar yaklaştıkça belirginleşiyor.
Kıyıdaki meydanda şezlonglar yerleştirilmiş; çocuklar için de bir kum havuzu hazırlanmış. Bir yanda insanlar dinlenirken bir yanda çocuklar oynuyor. Eski kentin izleriyle çevrili bu canlı ortam, Ettlingen’in geçmişiyle bugünkü günlük yaşamını ne kadar doğal biçimde bir araya getirdiğini gösteriyor.

Bir arka sokağa doğru yürüdüğümüzde küçük Erwin-Vetter Meydanı’na çıkıyoruz. Meydandaki Turist Bilgi Merkezi’nin bulunduğu binanın önünden geçerken ortadaki bronz figürler gözüme çarpıyor. 1984 yılında yapılan Müzisyenler Çeşmesi’nde üç müzisyen sırt sırta durmuş; biri saksafon, biri korno, diğeri flüt çalıyor. Figürlerin çevresindeki zeminden aralıklarla su fışkırıyor. Sıcak havada çocuklar bu suların arasında koşup oynarken meydan bir anda canlanıyor. Bir süre durup onları seyrediyorum. Küçücük bir meydanda müzik, su ve çocukların neşesi bir araya gelince, Ettlingen’in tarihî sokakları arasında hiç beklemediğim kadar canlı bir köşeyle karşılaşmış oluyorum.
Akşam olduğunda bu kez Vogel Hausbräu’ya gidiyoruz. Bahçede uzun masalardan birine oturuyoruz. Biralarımızı büyük bardaklarda alırken günün yorgunluğunu geride bırakıp sohbete dalıyoruz. Etrafımızdaki kalabalık, konuşmalar ve akşamın hareketliliği bize keyifli bir ortam sunuyor.

Bir ara içeriye göz atıyorum. Ahşap masalar, iki katlı oturma düzeni, duvarlardaki renkli resimler ve ortadaki büyük bira üretme kazanı dikkatimi çekiyor. Buranın 1988 yılında birahane ve restorana dönüştürüldüğünü, öncesinde ise Ettlingen’in ünlü Union Sineması olduğunu öğreniyorum. İçerideki galeri ve merdivenler, binanın sinema salonu olduğu günlerden kalan izleri taşıyor.
Bir zamanlar insanların film izlemek için buluştuğu bu mekânda şimdi biz, arkadaşlarımızla uzun bir masanın etrafında oturup biralarımızı yudumluyoruz. Günün sonunda Ettlingen’i böyle neşeli bir ortamda tamamlamak hepimizin hoşuna gidiyor.