Kurban Bayramı geldiğinde, çocukluğumuzun o eski sabahlarını hatırlarız…
Sokaklardan yükselen o tatlı telaşı, paylaşmanın sıcaklığını ve bereketin hanelere bıraktığı sessiz huzuru.
Ancak bugün, milyonlarca insan için bayram sofraları artık ne yazık ki sadece eski bir albümdeki özlem fotoğrafına dönüşüyor.
Bayramın ruhu olan o dayanışma, yerini ne yazık ki etiketlerin gölgesindeki buruk bir hesap kitap telaşına bırakıyor.
Tam da bu noktada, bir zamanlar ülkesini dünyaya “bonfile ülkesi” olarak tanıtan efsanevi bir lideri, José Mujica’yı hatırlamak gerekiyor.
2010-2015 yılları arasında Uruguay Devlet Başkanlığı yapan Mujica, sadece lüks saraylar yerine mütevazı çiftliğinde yaşamasıyla ya da makam aracı olarak kullandığı 1987 model açık mavi Volkswagen Beetle’ıyla değil, ülkesinin toprağına ve hayvancılığına bakışıyla dünya hafızasına kazındı.
O, halkının refahını kendi zenginliğinden üstün tutan son romantik liderlerden biriydi.
Mujica’nın asıl başarısı, hayvancılığı bir ekonomik bağımsızlık meselesi olarak görmesiydi.
Küçücük bir Güney Amerika ülkesini, dev ekonomilerin arasında bir et markası haline getirdi.
Çünkü o çok temel bir gerçeği biliyordu: Bir ülkenin gerçek gücü yükselen gökdelenlerinde değil, sofralarındaki erişilebilirliktedir.
Halk et yiyemiyorsa, büyüme rakamlarının hiçbir ekonomik anlamı yoktur.
Endüstriyel Matematik ve Yapısal Kriz
Dönüp kendi coğrafyamıza baktığımızda ise içimizi acıtan büyük bir çelişmeyle karşılaşıyoruz.
Tarih boyunca hayvancılığın ve üretimin omurgası olmuş Anadolu meraları, bugün hem üreticinin hem de tüketicinin aynı ekonomik cenderede nefes almaya çalıştığı bir alana dönüştü.
Günümüzde Avrupa Birliği ülkeleri ile Türkiye arasında sadece coğrafi değil, vizyoner bir uçurum var.
Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa gibi ülkeler hayvancılığı adeta bir mühendislik sistemi gibi yönetiyor.
Avrupa’da tarım politikaları ortak bir stratejiyle yürütülüyor; üretici beş yıl sonra hangi desteği alacağını, yem maliyetinin nasıl şekilleneceğini ve ürününü kaça satacağını bilerek, yani önünü görerek yatırım yapıyor.
Devlet, müdahale alımları ve taban fiyat uygulamalarıyla fiyat dalgalanmalarının önüne geçiyor, üreticisini piyasanın insafına bırakmıyor.
Üstelik bu endüstriyel matematik sayesinde, Avrupa’da bir inekten alınan yıllık ortalama süt verimi sekiz bin beş yüz ile on bin litre arasında seyrederken, bizde yerli ırkların ve verimsizliğin etkisiyle bu rakamlar oldukça geride kalıyor.
Türkiye’de ise tablo çok daha dramatik ve öngörülemez.
Bizim üreticimizin maliyetinin yaklaşık yüzde yetmişini yem oluşturuyor ve işin acı tarafı, bu yemin hammaddesi büyük ölçüde ithalata, yani döviz kuruna bağlı.
Döviz yükseldikçe ahırdaki maliyet katlanıyor.
Süt fiyatları yem fiyatlarının altında ezildiğinde ise çiftçi, zarar etmemek için geleceğini, yani damızlık anaç hayvanını kesime göndermek zorunda kalıyor.
Bugün market raflarında el yakan et fiyatlarının arkasında sadece anlık enflasyon değil, işte bu yılların yapısal çöküşü yatıyor.
Çünkü hayvancılık günü kurtararak sürdürülebilecek bir sektör değildir; bir buzağının ete dönüşmesi yıllar ister ve plansızlığın faturası nesiller boyu ödenir.
Türkiye’nin Gizli Cevheri: Küçükbaş Hayvancılık
Oysa Avrupa’nın coğrafi yapısı ve tüketim alışkanlıkları gereği ikincil planda tuttuğu, sadece İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerde niş bir alan olarak gördüğü küçükbaş hayvancılık, Türkiye’nin elindeki en büyük ekonomik panzehirdir.
Anadolu’nun kurak ve bozkır yapısı, koyun ve keçi yetiştiriciliği için eşsiz bir avantaja sahip.
Küçükbaş hayvanlar, büyükbaşlar gibi yoğun ithal yeme bağımlı değildir.
Doğru bir mera politikasıyla, neredeyse sıfıra yakın yem maliyetiyle üretim yapmak mümkündür.
Üstelik Orta Doğu pazarının küçükbaş etine olan yoğun talebi düşünüldüğünde, bu alan Türkiye için muazzam bir döviz kapısı, küresel bir marka potansiyeli taşıyor.
Türkiye’nin hayvancılıktaki çıkış bileti, zorlama büyükbaş projeleri yerine, coğrafyanın bize sunduğu bu küçükbaş avantajını ekonominin merkezine almaktan geçiyor.
Geleceği Toprağa Gömmemek İçin
Bugün geldiğimiz noktada emeklilerimiz kurban kesemiyor, dar gelirli aileler çocuklarına et alırken ince hesaplar yapıyor, üretici ise ahırına kilit vurmanın eşiğinde yaşam mücadelesi veriyor.
Eğer bir ülkede üretici mutsuz, tüketici pahalılığa mahkûmsa ve gençler köylerinden kaçıyorsa, orada sorun sadece sıradan bir tarım krizi değildir.
Orada mesele, geleceğin yavaş yavaş toprağın altına gömülmesidir.
Biz neden bir Uruguay kadar olamıyoruz?
Neden kendi meramızda, kendi insanımıza uygun fiyatlı et yediremiyoruz?
Çünkü mesele hayvan sayısının azlığı değil, vizyon meselesidir.
Ve tarımı bir milli güvenlik ve stratejik bağımsızlık alanı olarak görüp görmemek meselesidir.
Bugün hala çözüm mümkün.
Yerli yem üretimini destekleyen, küçükbaş hayvancılığı stratejik sektör ilan eden ve üreticiye uzun vadeli güven veren, enflasyon karşısında erimeyen düşük faizli finansman modelleri sunan bir sistem kurabiliriz.
Türkiye yeniden kendi kendine yeten bir ülke olabilir.
Ama bunun yolu, et fiyatı her sıkıştığında ithalat silahına sarılmaktan değil, toprağa ve üreticiye güvenen bir akla inanmaktan geçer.
Ancak o zaman, Kurban Bayramı geldiğinde insanlar sadece fiyat etiketlerini değil, paylaşmanın bereketini konuşur.
Çocuklar bayram sabahlarını buruklukla değil, umutla hatırlar. Üretici ahırını kapatmayı değil, sürüsünü büyütmeyi düşünür.
Söz sizde:
Sizce Türkiye’nin hayvancılıktaki en büyük sorunu dönemsel yanlış politikalar mı, yoksa üretim yerine ithalata dayalı kronikleşmiş ekonomik anlayış mı?
Türkiye’nin ekonomik ve coğrafi geleceği için büyükbaş mı, yoksa küçükbaş hayvancılık mı birincil stratejik öncelik olmalı?
“Bayram bizim neyimize?” serzenişlerinin bittiği, sofraların hak ettiği bereketle kurulduğu, insanların et kuyruklarını değil bayramın getirdiği sevinci konuştuğu ve çocuklarımızın o eski coşkuyla gözlerinin içinin güldüğü, sağlık dolu Kurban Bayramlarına kavuşmak dileğiyle… Hayırlı Bayramlar.
Erhan Yurdayüksel
27 Mayıs 2026