Erhan Yurdayüksel: 65 Yıllık Hüznün Bilançosu

65 Yıllık Emeğin ve Hüznün Bilançosu: Sirkeci’den Düsseldorf’a Uzanan “Geçici” Hayallerin Acı Gerçekleri…

Bir kara trenin penceresinden başlayan umut yolculuğu, 65 yıl sonra ekonomik eşitsizlik, yaşlılık yoksulluğu ve yarım kalmış hayatların muhasebesine dönüşüyor.

Almanya’nın ekonomik mucizesinde alın teri bulunan bir kuşağın, bugün aynı refahın nimetlerinden ne ölçüde yararlanabildiğini sorgulamanın zamanı geldi.

Sirkeci’den başlayan uzun bir hikâye!..

Bugünkü pazar sohbetimizde rotamızı Sirkeci’den Almanya’ya çeviriyoruz.

Fon müziğinde hafif bir hışırtıyla yükselen, 65 yıllık gurbetin hüznünü taşıyan “65. Yılda söyle Almanya – Gurbet melodisi…

Masanın üzerinde sade, köpüklü bir Türk kahvesi…

Dumanı tüterken geçmişin hatıraları da gözümüzde canlanıyor.

Takvimler 30 Ekim 1961’i gösterdiğinde, Sirkeci Garı’ndan Almanya’ya doğru hareket eden trenler yalnızca işçi taşımıyordu.

O vagonlarda yoksulluktan kurtulma umudu, geride bırakılmış sevdalar, köylerde yarım kalan hayatlar, çocukların geleceğine ilişkin hayaller ve bir ailenin kaderini değiştirme arzusu vardı.

Gidenler, birkaç yıl çalışıp para biriktirecek, bir ev sahibi olacak, belki bir traktör alacak ve sonra memleketlerine döneceklerdi.

Almanya onlar için bir hayatın merkezi değil, geçici bir çalışma durağıydı.

Ne var ki tarih, bu yolculuğun hiçbir zaman yalnızca birkaç yıllık bir işçilik hikâyesi olarak kalmayacağını gösterecekti.

Bugün aradan tam 65 yıl geçti.

O günlerde kendilerine “misafir işçi” denilen insanlar, artık Almanya’nın ekonomik, toplumsal ve kültürel dokusunun ayrılmaz bir parçası.

Çocukları ve torunları bu ülkede doğdu, büyüdü, eğitim aldı, fabrikalarda, üniversitelerde, hastanelerde, ticarette, siyasette ve bilim dünyasında kendilerine yer edindi.

Ancak 65 yıllık bu ortak tarihin bir de henüz yeterince konuşulmayan başka bir yüzü var.

Çünkü bu hikâyenin bir tarafında Almanya’nın ekonomik mucizesi, diğer tarafında ise o mucizenin bedelini bedenleriyle ödeyen insanların yaşlılıkta karşılaştıkları yoksulluk, yalnızlık ve unutulmuşluk bulunuyor.

Asıl soru şu:

Almanya’nın refahına 65 yıl boyunca omuz veren bu insanların kendi refah payları ne oldu?

Alman ekonomik mucizesinin görünmeyen mimarları

1960’lı yılların Almanya’sı, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından çıkmış, hızla sanayileşen ve büyüyen bir ekonomiydi.

Fabrikalar çalışıyor, üretim artıyor, ihracat yükseliyor, otomotivden demir-çeliğe kadar pek çok sektörde dünya pazarlarına uzanan bir ekonomik güç inşa ediliyordu.

Fakat bu büyümenin önünde önemli bir engel vardı: İş gücü açığı.

Alman ekonomisinin çarkları daha fazla işçi istiyordu.

Türkiye ile 30 Ekim 1961’de imzalanan İş Gücü Anlaşması da bu ihtiyacın bir sonucuydu.

Böylece Türkiye’den Almanya’ya doğru büyük bir emek göçü başladı.

Duisburg’un maden ocaklarında, Essen’in sanayi tesislerinde, Köln’ün fabrikalarında, Düsseldorf’un üretim merkezlerinde ve ülkenin dört bir yanındaki işletmelerde binlerce Türk işçi çalışmaya başladı.

Onlar için çalışma koşulları çoğu zaman ağırdı.

Uzun vardiyalar, gürültü, toz, kimyasallar, yüksek sıcaklık, tehlikeli makineler ve sürekli tekrarlanan fiziksel hareketler…

Bugünün iş sağlığı ve güvenliği standartlarıyla değerlendirildiğinde, ilk kuşağın önemli bir bölümünün ne kadar zor koşullarda çalıştığı daha iyi anlaşılabilir.

Alman sanayisi üretim kapasitesini artırırken, Türk işçileri bu büyümenin en ağır yükünü omuzlayan kesimlerden biri oldu.

Bir bakıma Almanya’nın ekonomik mucizesinin görünmeyen mimarlarıydılar.

Ancak mimarlar binayı inşa ederken, çoğu zaman o binada yaşayacak insanların sahip olduğu imkânlara sahip değildi.

Çünkü göçmen işçiler, üretimin vazgeçilmez unsurları olmalarına rağmen mesleki yükselme, eğitim, nitelik kazanma ve yönetici pozisyonlarına geçiş konusunda ciddi engellerle karşılaştılar.

Birçoğu yıllarca aynı makinenin başında, aynı üretim bandında, aynı ağır işlerde çalıştı.

Alman ekonomisi büyüdü.

İşletmeler sermaye biriktirdi.

Üretim teknolojisi gelişti.

Şirketlerin uluslararası rekabet gücü arttı.

Peki, bütün bu büyümenin karşılığında işçinin hayatında ne değişti?

Bazıları ev sahibi oldu, çocuklarını okuttu ve ekonomik olarak daha iyi bir konuma ulaştı.

Ancak önemli bir kesim için yükselen refahın anlamı, yalnızca biraz daha fazla çalışmak ve biraz daha fazla para kazanabilmekti.

Üstelik bu kazanımların bedeli çoğu zaman sağlıklarından, ailelerinden ve gençliklerinden eksilerek ödendi.

Geçici işçilikten kalıcı hayata: Biriktirilen paralar, tüketilen ömürler

İlk kuşağın en büyük yanılgısı belki de Almanya’da kalıcı bir hayat kurmayı başlangıçta hiç düşünmemiş olmasıydı.

Onlar için Almanya bir amaç değil, memlekette kurulacak hayatın finansman kaynağıydı.

Kimi köyüne ev yaptırdı.

Kimi tarlasını genişletti.

Kimi çocuklarının eğitim masraflarını karşıladı.

Kimi de memleketinde küçük bir dükkân açmanın hayalini kurdu.

Ancak yıllar ilerledikçe dönüş tarihi ertelendi.

Önce bir yıl daha çalışmak gerekti.

Sonra çocukların eğitimi başladı.

Ardından aile birleşimi gerçekleşti.

Çocuklar Almanya’da okula gitti, arkadaş edindi, yeni bir dil öğrendi ve iki kültür arasında büyüdü.

Bir gün dönmek üzere çıkılan yolculuk, farkına varılmadan ömürlük bir yerleşikliğe dönüştü.

Fakat bu yerleşiklik ekonomik ve toplumsal eşitlik anlamına gelmedi.

İşçilerin önemli bir bölümü düşük ücretli ve fiziksel açıdan yıpratıcı işlerde kaldı.

Mesleki eğitimden yeterince yararlanamayan, dil engeli nedeniyle iş değiştirmekte zorlanan ve iş piyasasında ayrımcılıkla karşılaşan insanlar, çalışma hayatları boyunca sınırlı ekonomik hareketlilik yaşayabildi.

Burada çok önemli bir ekonomik gerçek var:

Bir insanın yalnızca çalışması değil, çalışırken sermaye biriktirebilmesi, mesleki değerini yükseltebilmesi ve gelecekte daha iyi ücretli işlere geçebilmesi de gerekir.

İlk kuşağın önemli bir bölümü ise bu fırsatlardan yeterince yararlanamadı.

Ücretli emek sundular ama aynı ölçüde ekonomik güç biriktiremediler.

Üretime katkıda bulundular ama üretimin yönetiminde ve kazancın dağılımında sınırlı söz sahibi oldular.

İşte 65 yıllık hikâyenin ekonomik bilançosunu değerlendirirken bu ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor.

Ekonomik mucizenin faturası: Bedensel yıpranma ve kaybedilen sağlık

Ekonomik büyümenin istatistikleri genellikle üretim, ihracat, millî gelir ve verimlilik üzerinden hesaplanır.

Ancak bir işçinin belindeki fıtık, dizindeki kireçlenme, ciğerlerine yerleşen toz, işitme kaybı veya yıllarca taşıdığı psikolojik yorgunluk millî gelir tablolarında görünmez.

Oysa ekonomik büyümenin insan üzerindeki gerçek maliyeti de en az üretim rakamları kadar önemlidir.

İlk kuşağın önemli bir kısmı ağır sanayi, metal işleme, madencilik, inşaat, temizlik ve benzeri fiziksel emek gerektiren sektörlerde çalıştı.

Bu işler yalnızca günlük enerjiyi tüketmedi, yıllar içerisinde insan bedeninde kalıcı izler bıraktı.

Bugün emeklilik yaşına ulaşan bu kuşağın bir bölümü, gençliğinde kazandığı parayı artık sağlık giderleri, bakım ihtiyaçları ve gündelik yaşam masrafları için harcamak zorunda.

Burada ekonomik bir paradoks ortaya çıkıyor:

Gençliklerinde Almanya’nın üretim kapasitesini artıran insanlar, yaşlılıklarında kendi sağlıklarını ve yaşamlarını sürdürebilmek için daha fazla ekonomik desteğe ihtiyaç duyabiliyor.

Çalışma hayatında kazanılan ücret ile emeklilikte elde edilen gelir arasındaki ilişki de bu sorunun önemli bir parçası.

Çünkü emekli aylığı yalnızca kaç yıl çalışıldığıyla değil, ücret düzeyi, sigorta primleri, çalışma sürekliliği ve sistemdeki katkıların niteliğiyle de belirleniyor.

Düşük ücretli, kesintili ve ağır çalışma hayatı, emeklilikte de kendisini gösteriyor.

Başka bir ifadeyle, çalışma hayatındaki eşitsizlikler emeklilik döneminde ortadan kalkmıyor, çoğu zaman daha görünür hâle geliyor.

Yaşlılıkta yoksulluk: Gurbetin en ağır faturası

Bugün 65 yıllık göç tarihinin en hüzünlü sayfasına geliyoruz.

Bir zamanlar Almanya’ya genç, güçlü ve çalışmaya hazır olarak gelen insanlar, bugün yaşlılık dönemlerinde ekonomik güvencelerini yeniden sorguluyor.

Almanya, güçlü sosyal güvenlik sistemiyle Avrupa’nın en önemli refah devletlerinden biri.

Ancak bu sistemden yararlanabilmek, çalışma hayatında herkesin aynı koşullara sahip olduğu anlamına gelmiyor.

Göçmen kökenli yaşlılar arasında düşük emeklilik geliri, yoksulluk riski, sağlık sorunları, yalnızlık ve sosyal dışlanma gibi sorunlar daha belirgin olabiliyor.

Özellikle düşük ücretli işlerde çalışmış, çalışma hayatında kesintiler yaşamış ve yeterli prim biriktirememiş ilk kuşak göçmenler için yaşlılık, ekonomik açıdan ciddi bir kırılma dönemine dönüşebiliyor.

Burada mesele yalnızca emekli maaşının düşük olması değil.

Mesele, 40 yıl boyunca çalışmış bir insanın emekliliğinde temel ihtiyaçlarını karşılarken bile hesap yapmak zorunda kalmasıdır.

Mesele, ömrünü fabrikalarda tüketmiş bir babanın, bugün çocuklarından maddi destek istemekten çekinmesidir.

Mesele, yıllarca ailesi için çalışmış bir annenin, yaşlılığında yalnızlıkla ve ekonomik bağımlılıkla karşı karşıya kalmasıdır.

Mesele, bir zamanlar ailesinin geleceğini kurtarmak için ülkesinden ayrılan insanların, bugün kendi gelecekleri konusunda endişe duymasıdır.

Ekonomik yoksulluk burada yalnızca gelir eksikliği değildir.

Aynı zamanda tercih yapabilme özgürlüğünün kaybıdır.

Bir yaşlı insanın istediği yiyeceği alamaması, sosyal hayata katılamaması, seyahat edememesi, torunlarına küçük bir hediye bile alırken düşünmesi…

Bunlar istatistiklerin arkasında kalan gerçek hayat hikâyeleridir.

Üstelik göçmen yaşlılar için bir başka sorun daha var: İki ülke arasında sıkışmışlık.

Almanya’da yaşlandılar ama çocukluklarının geçtiği memleketlerini unutamadılar.

Türkiye’ye dönmeyi düşündüler ama sağlık hizmetleri, aile bağları, çocuklar ve torunlar nedeniyle bu kararı veremediler.

Almanya’da yabancı hissettikleri zamanlar oldu, Türkiye’ye gittiklerinde ise artık eski memleketlerini bulamadılar.

Bir anlamda iki ülkeye de ait, ama bazen hiçbir yerde tam olarak evinde hissedemeyen bir kuşağa dönüştüler.

Rakamların arkasındaki gerçek: Emeklilikte görünmeyen eşitsizlik

Ekonomik bilanço çıkarırken duyguların yanında rakamlara da bakmak gerekiyor.

Yaşlılık yoksulluğu, emeklilik gelirleri ve temel güvence yardımlarına ilişkin araştırmalar, Almanya’da göçmen kökenli nüfusun önemli bir bölümünün yerli nüfusa göre daha yüksek ekonomik risk taşıdığını gösteriyor.

Türkiye kökenli yaşlıların durumunu değerlendirirken de özellikle şu göstergelere dikkat etmek gerekiyor:

Ortalama emekli aylıkları ve emeklilik gelirleri.

Yaşlılıkta yoksulluk riski.

Temel geçim ve sosyal yardım sisteminden yararlanma oranları.

Sağlık sorunları nedeniyle çalışma hayatından erken ayrılma.

Emeklilik döneminde ek iş yapabilme imkânları.

Kadınların emeklilik gelirleri ve ekonomik bağımsızlıkları.

Bu göstergelerin her biri, ilk kuşağın yaşadığı ekonomik eşitsizliğin farklı bir boyutunu ortaya koyuyor.

Özellikle kadın göçmenlerin durumu ayrıca ele alınmalı.

Çünkü ilk kuşak kadınların önemli bir bölümü yalnızca ücretli işlerde değil, ev içinde de görünmeyen bir emek sundu.

Çocuk yetiştirdiler, aileyi ayakta tuttular, ev işlerini yaptılar ve çoğu zaman kendi sağlıklarını ikinci plana bıraktılar.

Bir kısmı sigortalı çalışma hayatına geç katıldı, bir kısmı hiç düzenli çalışamadı.

Bunun sonucunda bugün ekonomik bağımsızlıkları ve emeklilik gelirleri daha da sınırlı olabiliyor.

Dolayısıyla göçün ekonomik bilançosu yalnızca erkek işçilerin fabrikalarda kazandıkları ücretler üzerinden hesaplanamaz.

Kadınların görünmeyen emeği de bu tarihin ayrılmaz bir parçasıdır.

Bir kuşağın ekonomik fedakârlığını hesaplarken, maaş bordrolarına yazılmayan emeği de hesaba katmak gerekir.

İki ülkenin ortak sorumluluğu: Emek alındı, peki insanın geleceği düşünüldü mü?

Bu noktada Türkiye ve Almanya’nın 65 yıllık ortak tarihine yalnızca diplomatik ilişkiler ve ekonomik anlaşmalar açısından bakmak yeterli değil.

Çünkü göç, iki ülke arasında yalnızca iş gücü transferi gerçekleştirmedi.

Türkiye genç ve üretken nüfusunun bir bölümünü Almanya’ya gönderdi.

Almanya ise büyüyen sanayisinin ihtiyaç duyduğu iş gücüne kavuştu.

Türkiye açısından bu göç, işsizliğin azaltılması, döviz girdisi ve ailelerin ekonomik koşullarının iyileştirilmesi bakımından önemli sonuçlar doğurdu.

Almanya açısından ise sanayi üretiminin devamlılığına ve ekonomik büyümeye katkı sağladı.

Ancak ilk anlaşmanın geçici iş gücü mantığıyla hazırlanmış olması, göçün kalıcı bir toplumsal gerçekliğe dönüşmesiyle birlikte önemli sorunları da beraberinde getirdi.

Göçmenlerin eğitimi, sosyal uyumu, mesleki gelişimi, yaşlılık dönemindeki ihtiyaçları ve kültürel aidiyetleri zaman içinde çok daha kapsamlı politikalar gerektirdi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şu soruyu sormak gerekiyor:

İki devlet de bu insanların yalnızca çalışabilecek genç bedenlerine mi ihtiyaç duydu, yoksa yaşlanacak, hastalanacak, aile kuracak ve sosyal güvenceye ihtiyaç duyacak insanlar olduklarını da yeterince hesaba kattı mı?

Elbette Almanya’daki sosyal güvenlik sistemi, bu işçilerin önemli bir bölümüne emeklilik ve sağlık güvencesi sağladı.

Dolayısıyla bütün bir tarihi tek taraflı bir mağduriyet hikâyesine indirgemek doğru olmaz.

Ancak sistemin sunduğu haklardan yararlanma imkânlarının herkes için aynı olmadığı da ortada.

Türkiye’nin de bu kuşağın yaşlılık dönemindeki ihtiyaçları konusunda sorumlulukları var.

Konsolosluk hizmetlerinden sosyal destek mekanizmalarına, yaşlı bakımından sağlık hizmetlerine ve emeklilik haklarının korunmasına kadar pek çok alanda daha etkin politikalar geliştirilebilir.

Bu insanlar artık yalnızca geçmişin göçmen işçileri değil, iki ülke arasında 65 yıllık bir toplumsal köprü kurmuş yaşayan tarih tanıklarıdır.

Başarı hikâyelerinin gölgesinde kalanlar

Bugün Almanya’da Türk kökenli siyasetçiler, akademisyenler, girişimciler, sanatçılar ve üst düzey yöneticiler bulunuyor.

Türk kökenli bireylerin bilimde, siyasette ve ekonomide elde ettikleri başarılar elbette gurur verici.

Ancak bu başarıların varlığı, ilk kuşağın yaşadığı sorunları görünmez hâle getirmemeli.

Bir tarafta Almanya siyasetinde söz sahibi olan, üniversitelerde araştırmalar yürüten, şirketler yöneten ve uluslararası alanda tanınan Türk kökenli isimler var.

Diğer tarafta ise yıllarca fabrikalarda çalışan, Almanca öğrenme imkânı sınırlı kalan, emekliliğinde geçim sıkıntısı çeken ve sosyal hayattan giderek uzaklaşan yaşlı insanlar…

Bu iki tablo aynı göç tarihinin farklı sonuçlarıdır.

Birinci kuşağın açtığı yoldan ikinci ve üçüncü kuşaklar eğitim, meslek ve toplumsal hareketlilik açısından önemli fırsatlar elde etti.

Ancak sonraki kuşakların başarısını, önceki kuşağın bütün sorunlarının çözüldüğüne dair bir kanıt olarak görmek büyük bir yanılgı olur.

Çünkü bir toplumun gerçek başarısı yalnızca en başarılı bireylerinin ulaştığı makamlarla ölçülmez.

O toplumun en kırılgan, en yaşlı ve en az imkâna sahip insanlarının nasıl yaşadığı da aynı derecede önemlidir.

Bir ülkede ekonomik kalkınmanın gerçek ölçüsü, yalnızca zenginlerin ne kadar zenginleştiği değil, o ülkenin en dezavantajlı kesimlerinin ne kadar insanca yaşayabildiğidir.

65 yılın gerçek bilançosu: Bir ömürlük emeğin hakkı

Bugün 1961 yılında Sirkeci Garı’ndan Almanya’ya giden ilk kuşağı düşündüğümüzde, artık yalnızca bir göç hareketini konuşmuyoruz.

Bir neslin gençliğini, emeğini, sağlığını, aile özlemini ve geleceğe ilişkin umutlarını konuşuyoruz.

Onlar Almanya’ya giderken yanlarında büyük sermayeler taşımadılar.

Bir diplomaları, birikmiş servetleri veya güçlü ekonomik bağlantıları yoktu.

Yanlarında götürdükleri tek gerçek sermaye, çalışabilecek bedenleri ve daha iyi bir hayat kurma umutlarıydı.

Bu sermaye, Alman sanayisinin büyümesine katkı sağladı.

Fakat yıllar sonra aynı insanların bir bölümünün ekonomik güvencesizlikle karşılaşması, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir sosyal politika meselesidir.

Bugün yapılması gereken, ilk kuşağı yalnızca nostaljik törenlerde anmak, tren fotoğrafları paylaşmak ve başarı hikâyeleri anlatmak değildir.

Onların emeklilik koşullarını iyileştirmek, sağlık ve bakım hizmetlerine erişimlerini kolaylaştırmak, yalnızlıklarını azaltmak, kadın göçmenlerin görünmeyen emeğini tanımak ve sosyal hayata katılımlarını desteklemektir.

Çünkü bir ülkenin kendisine katkı sunan insanlara karşı sorumluluğu, onların üretken oldukları yıllarla sınırlı değildir.

Asıl sorumluluk, artık çalışamadıkları ve başkalarının desteğine ihtiyaç duydukları zamanlarda başlar.

Sirkeci’den hareket eden o trenin yolcuları, Almanya’ya yalnızca işçi olarak gitmediler.

Bir ülkenin ekonomik mucizesine, bir başka ülkenin sosyal ve ekonomik dönüşümüne, Avrupa’nın yakın tarihine ve milyonlarca insanın ortak yaşamına katkı sundular.

Onların hikâyesi, bir ekonomik başarı kadar bir insanlık hikâyesidir.

Ve bu hikâyenin son sayfası henüz yazılmış değildir.

Söz sizde…

65 yıllık emeğin karşılığı ne oldu?

Kahveler soğudu. Gurbet türküsü fonda yavaşça uzaklaşıyor.

Ancak 65 yıllık bu büyük hikâyenin soruları hâlâ masanın üzerinde duruyor.

Ekonomik adalet açısından:

Almanya’nın ekonomik mucizesine on yıllarca emek veren ilk kuşağın yaşlılık döneminde karşılaştığı yoksulluk ve gelir eşitsizliği, sizce bir refah devletinin sosyal politika başarısızlığı mıdır, yoksa çalışma hayatında yıllarca biriken yapısal eşitsizliklerin kaçınılmaz sonucu mudur?

Devletlerin sorumluluğu açısından:

Türkiye ve Almanya, 65 yıl boyunca milyonlarca insanı ilgilendiren bu göç ilişkisinden ekonomik ve toplumsal kazanımlar elde etti.

Peki, bugün yaşlılık, sağlık, bakım ve emeklilik sorunlarıyla karşı karşıya kalan ilk kuşağa karşı iki ülkenin tarihsel ve sosyal sorumluluğu ne olmalıdır?

Kuşaklar arası adalet açısından:

Bugün Türk kökenli gençlerin Almanya’da siyasette, akademide, ticarette ve bilim dünyasında yükselmesi önemli bir başarıdır.

Ancak bu başarı, onların önünü açan ilk kuşağın yoksulluk, sağlık sorunları ve yalnızlıkla mücadelesini gölgede bırakmamalı.

Sizce ikinci ve üçüncü kuşaklar, kendilerine bu yolu açan insanlara karşı nasıl bir toplumsal sorumluluk taşıyor?

İnsanlık ve vicdan açısından:

Bir ömür boyunca çalışan, Almanya’nın üretimine ve refahına katkı sunan bir insanın yaşlılığında geçim sıkıntısı çekmesi, yalnızca ekonomik bir sorun mudur, yoksa toplumsal vicdanı da ilgilendiren bir adalet meselesi midir?

Belki de bütün bu soruların cevabı tek bir cümlede saklı:

Bir ülkenin gerçek refahı, yalnızca ne kadar zenginleştiğiyle değil, o zenginliği inşa eden insanlara yaşlandıklarında nasıl davrandığıyla ölçülür.

Sirkeci’den Düsseldorf’a uzanan 65 yıllık yolculuğun en büyük muhasebesi de budur.

O trenin yolcuları Almanya’ya gençliklerini götürdüler.

Bugün bize düşen, onların yaşlılıklarını yalnızlığa ve yoksulluğa terk etmemektir.

Çünkü onlar Almanya’nın yalnızca misafir işçileri değildi.

Onlar, bir dönemin ekonomik mucizesine hayat veren insanlardı.

Ve hiçbir ekonomik mucize, onu gerçekleştiren insanların tükenen ömürlerinden daha değerli değildir.

Erhan Yurdayüksel

01 Kasım 2026