Küresel kumarın anatomisi: Türkiye’siz bir “Şah-Mat” mümkün mü?
Bugün, o çok sevdiğimiz hafta sonu klasiğimiz olan çayımızı yudumlarken, niyetim biraz kafaları dağıtacak, ruhumuzu dinlendirecek konulara değinmekti.
Fakat ne yazık ki küresel ekonominin acımasız çarkları ve kapımıza dayanan o devasa krizler, bekletmeye gelmiyor. Çayımızın sıcaklığı, küresel piyasaların soğuk gerçekliğiyle harmanlanıyor.
Çin’in uzun vadeli, sabırlı ve tıkır tıkır işleyen küresel taktiği net: “Böl, parçala, nüfuz et ve yönet.” Yani tam bir ekonomik bağımlılık sarmalı. Avrupa Birliği bu ölümcül hamleyi aslında yıllar önce gördü fakat masada o hayati “şah-mat” hamlesini bir türlü yapamadı.
Oysa bir an olsun düşünün: Bu büyük hamlenin, jeopolitik gücü, genç nüfusu ve üretim potansiyeliyle Türkiye gibi güçlü bir ülkeyi de içine alarak, sarsılmaz bir kenetlenmeyle yapıldığını…
Oyunun kaderi nasıl da değişirdi, değil mi?
Çünkü bu tür yüksek masalı hamlelerin sonu bellidir.
Tavlayı rakibinin koltuğuna kıstırıp göndermezsen, o masadan galip ayrılamazsın.
Bugün Avrupa’nın ekonomi koridorlarında yankılanan derin sessizlik, tam olarak bu acı gerçeğin, yani masada bırakılan pulların itirafıdır.
Çin gibi küresel bir dev karşısında tek başına kalıp elindeki kozları tek tek kaptırmak, ardından da zar tuttuğunu bile bile rakibini tebrik etmek…
İşte bu teslimiyet, güçlü ortaklıkların eksikliğinden kaynaklanıyor.
Gelin şimdi şöyle geçmişe doğru, o büyük umutların ve derin yanılgıların başladığı yere doğru trajik bir yolculuğa çıkalım.
Bir Uyarıdan Trajediye: Von der Leyen’in Kehaneti
AB’nin Çin hesaplaşması…
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Mart 2023’te yaptığı o dönüm noktası niteliğindeki konuşmasının üzerinden üç yıl geçti.
Peki, o gün kulak tıkanan uyarılar bugün birer kabusa mı dönüşüyor?
O dönem dünyayı sarsan Rusya-Ukrayna savaşı siyasi gündemi domine ederken, bir AB liderinin tüm sahneyi Çin’e ayırması alışılmış bir şey değildi.
Von der Leyen, Şi Cinping’in Putin ile kurduğu “sınırsız dostluğu” sertçe eleştirirken, aslında yaklaşan ekonomik fırtınanın da ilk sinyallerini veriyordu.
Çünkü asıl trajedi, cephede değil, fabrikaların kapanan kapılarında, sönen ocaklarında yaşanıyordu.
Von der Leyen’in merceği ekonomi üzerindeydi:
Çin’in piyasa bozucu sübvansiyonları,
Haksız rekabet oyunları,
Zorunlu teknoloji transferleri,
Kritik hammaddelerdeki tekelci boğaz sıkma operasyonları…
Avrupa’nın önüne tek bir reçete koymuştu: “Risk azaltma” (de-risking).
Ancak o gün bir vizyon gibi sunulan bu reçete, bugün Avrupa ekonomisinin üzerinde sallanan bir giyotine dönüştü.
Çin’den gelen ucuz ithalat dalgası kıtayı vururken, istihdam kayıpları ve mühürlenen fabrika kapıları, Avrupa genelinde haklı bir sanayisizleşme korkusunu tetikledi.
“Güvenlik ve kontrol ihtiyacı artık serbest piyasaların önüne geçiyor” demişti von der Leyen. Haklıydı.
Ama bu haklılık, çöken bir sanayinin enkazını kaldırmaya yetmiyordu.
Böl, Yönet ve İflas Ettir: Ağır Bilanço
Analistler övdü, Pekin yönetimi ise “yanıltıcı” diyerek kibirle gülümsedi.
Oysa von der Leyen’in asıl seslendiği yer ne analistler ne de Pekin’di, kendi evindeki, yani AB üyesi devletlerdeki o parçalanmış iradeydi.
“Birlikte hareket edebilmek için ortak bir iradeye ihtiyacımız var.”
Bu feryat, Brüksel’de yankılandı ve kayboldu.
Tarihin en ironik ve dramatik kırılmalarından biri yaşandı: Üye devletlerin bitmek bilmeyen kişisel çıkarları ve görüş ayrılıkları, Von der Leyen’in elindeki tüm kozları eritti.
Ticareti çeşitlendirme çağrıları kulak ardı edildi ve nihayetinde beklenen o kara kış geldi.
Bloktaki her bir üye ülkenin Çin’le ticarette açık verdiği o tarihi kırılma, utanç sayfalarına kaydoldu.
Peki sonra ne oldu?
Komisyon, üye devletleri derin şekilde bölen bir sancının ardından Çin menşeli elektrikli araçlara (EV) ek gümrük vergileri getirdi.
Ancak perde arkasındaki dram büyüktü.
İspanya, Pekin’e yapılan bir ziyaretin ardından aniden saf değiştirip çekimser kaldı.
Von der Leyen’in kendi memleketi Almanya ise, kendi otomotiv devlerini korumak adına bu karara karşı agresif bir muhalefet cephesi kurdu.
Ekonomik güvenlik stratejileri rafa kaldırıldı, yurt dışı yatırımları tarayacak araçlar siyasi korkaklıklar yüzünden çöpe atıldı.
Çin’in şantajlarına karşı tasarlanan Zorlamaya Karşı Araç (ACI) ise bir kez bile namluya sürülmedi.
Kulislerde fısıldayan bir diplomatın şu sözleri, geç kalınmışlığın acı bir itirafıydı:
“Bu tartışmaya geç kaldık. Çin 30 yıldır ekonomik güvenlik üzerine düşünüyor. Bizim için bu henüz yeni.”
Dağınıklık Tuzağı ve Misilleme Korkusu
Avrupa Politika Merkezi’nin (EPC) genel direktörü Fabian Zuleeg, Von der Leyen’in teşhisinin doğru olduğunu savunuyor.
Evet, teşhis doğruydu ama hasta ölüyordu.
Zuleeg’in de belirttiği gibi: “Zorluk hiçbir zaman riskleri teşhis etmek olmadı. Ne yapılacağına karar verip bunun maliyetini göğüslemeye istekli olmakta.”
Avrupa, o maliyeti ödemekten korktu.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Belçika Başbakanı De Wever gibi liderler nihayet uyandı ve seslerini yükseltmeye başladı.
Ancak Çin, elindeki milyarlarca avroluk pazar gücüyle Avrupa’nın damarlarına sızmıştı bir kere.
Özellikle Almanya ve İspanya, Pekin’in “böl ve yönet” taktiğinin esiri olmuş durumda.
Hükümetlerin uykusunu kaçıran, onları geceleri terleten asıl şey ise Çin’in can acıtıcı misilleme tehditleri.
Çin’in dünyaya nadir toprak elementleri ihracatına getirdiği kısıtlamaların yarattığı ekonomik şokun izleri hâlâ silinmedi.
Pekin, Washington’a diz çöktürdüğü o acımasız ekonomik kırbacı şimdi Avrupa’nın sırtında şaklatmaya hazır bekliyor.
İşte bu yüzden, 27 ülkenin lideri bir araya geldiklerinde, korkularından dolayı ortak bildirgelere “Çin” kelimesini yazmaktan bile imtina ediyorlar.
Konuyu “jeoekonomi” gibi süslü ve steril kavramların arkasına saklıyorlar.
Yazının başına dönelim…
Üst düzey bir diplomatın şu sözleriyle perdeyi kapatalım:
“Üye devletler, Çin’e karşı tek tek hareket etmenin tehlikesini görüyor ve ağır ihaleyi onlar adına Komisyon’un üstlenmesine razı.”
Avrupa, masada elindeki tavlayı rakibine kaptırmış bir oyuncu gibi çaresiz.
İhaleyi başkasına yıkarak, korkarak ve Türkiye gibi stratejik kaleleri dışarıda bırakıp bölerek küresel bir ekonomik savaştan sağ çıkılamayacağını yakında daha da acı bir tecrübelere öğrenecekler.
Çünkü her şeyin son derece dikkatli kurgulanması gereken o tren, çoktan istasyondan kalktı.
Söz Sizde
Hafta sonu çayımızın son yudumlarını alırken, bu derin küresel çıkmazı ve ülkemizin bu denklemdeki hayati konumunu sizlerin takdirine bırakıyorum:
Sizce Avrupa Birliği, kibirli diplomatik duvarlarını yıkıp Türkiye gibi bölgesel ve ekonomik bir gücü yanına alarak kenetlenebilseydi, Çin karşısında bu çaresiz duruma düşmekten kurtulup masada gerçek bir “şah-mat” hamlesi yapabilir miydi?
Çin’in “böl, parçala ve bağımlı kıl” taktiğinin karşısında, kendi kısa vadeli ticari çıkarları için sürekli saf değiştiren Almanya ve İspanya gibi ülkeler varken, küresel kumar masasında “tavlayı koltuğunun altına kıstırıp” evine dönecek olan taraf nihayetinde Avrupa’nın ta kendisi mi olacaktır?
Erhan Yurdayüksel
06 Haziran 2026