Pazar sabahının sakin ortamında, uzaklardan tanıdık bir melodi yükseliyor. Tanju Okan’ın o derin, hüzünlü ve vakur sesi, duvarlara çarpa çarpa kalbimize saplanıyor, “Ah bir zengin olsam…”
1970’lerin saf, umut dolu ikliminden süzülen bu sözler, 2026 Türkiye’sinde artık neşeli bir şarkı değil, milyonlarca emekçi ve emekli için bir ayakta kalma ağıtına dönüşmüş durumda.
Bugün gelin, o şarkının taşıdığı masum hayalleri, hayatın acımasız gerçekleriyle yüzleştirelim.
Boş tencerelerin sessiz senfonisine hiç şahit oldunuz mu?
Şarkı, “Ömrümüz zevk ve neşeyle dolu…” diye fısıldarken, mutfaktaki boş tencereler bu vaadi sert bir sessizlikle yalanlıyor. Nisan 2026 verileri, bir pazar kahvaltısını “aile saadeti” olmaktan çıkarıp, her lokmanın hesabının yapıldığı bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürdü.
Açlık Sınırı: 32.793 TL Artık sadece nefes alabilmenin bedeli.
Yoksulluk Sınırı: 106.817 TL İnsanca yaşamanın ulaşılamaz zirvesi.
En düşük emekli maaşının 20 bin lira bandında can çekiştiği, tek bir kişinin asgari yaşam maliyetinin 42 bin lirayı aştığı bu tablo sadece rakamların değil, haysiyetli bir yaşamın da ezildiğini gösteriyor.
Şarkıdaki o eski hayal, artık akşam pazarında kalan son sebzeleri toplayan bir babanın dudaklarında kısık bir duaya evrilmiş: “Kiramı ödeyeyim, çocuklarıma mahcup olmayayım…”
“Sana neler neler alırdım”: Bir alım gücü ağıtına mı dönüştü?
Bir zamanlar romantik bir vaat gibi gelen o sözler “Sana neler neler alırdım…” bugün bir sevgi cümlesi değil, eriyip biten alım gücünün itirafıdır.
Dünyanın başka yerlerinde akranları hayatlarının sonbaharında dünyayı gezme planları yaparken, bizim emeklimiz, fırındaki bayat ekmek kuyruğunda ay sonunu getirebilmenin ince hesabını yapıyor.
Bizde artık “gelecek planı” yok! Yalnızca borcun borçla yamandığı bitmek bilmez bir döngü var.
Bu fark sadece ekonomik değil, insan onurunun terazisinde her gün biraz daha büyüyen derin bir uçurumdur.
Zevk kaygıya, neşe borca dönüşünce çocuk bile yapamayan bir toplum olmadık mı?
“Yaşardın gönlünce sen…” diyor şarkı. Oysa “gönlünce yaşamak” artık sınıfsal bir ayrıcalık.
Gelişmiş toplumlarda hobiler, sanat ve tatiller konuşulurken, ülkemizde emekçinin gündemi faturalar ve yarın korkusuyla mühürlenmiş durumda.
Gençler ise artık büyük zenginliklerin hayalini bile kurmuyor.
Onların hayali daha sade, daha çıplak ve bir o kadar trajik, başka bir ülkede, sadece “insanca” yaşayabilmek.
Rakamlar gerçekleri yansıtmasa da, mutfak yalan söyler mi?
Resmi veriler enflasyonu düşük gösterebilir, kâğıt üzerinde “ekonomik mucizeler” kurgulanabilir. Ancak sokak, pazar ve mutfak başka bir hakikati haykırıyor. Elektrik ve doğalgaza gelen her zam, sadece evleri değil umutları da soğutuyor. Pazar tezgâhları artık alışveriş yapılan yerler değil, ihtiyaçların gram, taneyle alındığı hüzünlü birer müze vitrini sanki.
Bu şarkının hatırlattığı gerçek nedir sizce?
Ekonomik büyüme rakamları ne söylerse söylesin, bir annenin tenceresi kaynamadıkça, bir babanın boynu evladının yanında bükük kaldıkça ve bu şarkı sadece ulaşılamayan bir serap gibi mırıldanıldıkça refah bize uğramamış demektir.
Ve insan sormadan edemiyor: Bizim refah toplumlarından neyimiz eksik?
Bu pazar, o şarkı kulağınızda çınlarken bir an durup düşünün !
Biz aslında sadece parayı değil, çalınan huzurumuzu, örselenen onurumuzu ve anamızın ak sütü gibi helal olan ‘refahımızı’ özlemiyor muyuz ?
Erhan Yurdayüksel
05 Nisan 2026