Schengen’in sınırlarında ekonomik çıkmaz: Avrupa’nın göç krizi ve maliyetleri…
Avrupa Birliği (AB) ekonomisi, son yılların en kırılgan dönemlerinden birinden geçerken, üye ülkelerin iç siyasetini ve dış ticaretini doğrudan tehdit eden çok boyutlu bir krizle karşı karşıya: Düzensiz göç ve sarsılan Schengen bölgesi.
Yaz aylarında İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’ya tek bir günde 70 binden fazla düzensiz göçmenin akın etmesi, yalnızca insani bir trajedinin değil, aynı zamanda Avrupa’nın entegrasyon modelinin mali temellerine yönelik ağır bir darbenin de fitilini ateşledi. İtalya ve İspanya’nın karşılıklı olarak sınır kontrollerini askıya alması, Avrupa’nın omurgasını oluşturan serbest dolaşım ilkesinin artık maliyetli bir lükse dönüşebileceğini gösteriyor.
Serbest dolaşımın ekonomik faturası: Lojistik ve ticaret darbe alıyor
1985’ten bu yana Avrupa ekonomisinin büyüme motorlarından biri olan Schengen sistemi, bugün üye devletlerin korumacı refleksleri yüzünden erimeye yüz tuttu. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve Hollanda dahil olmak üzere dokuz AB ülkesi ile Norveç, güvenlik ve düzensiz göç gerekçesiyle geçici sınır kontrollerini yeniden devreye soktu.
Ekonomik açıdan bakıldığında, sınırların geri gelmesi şu anlama geliyor:
Tedarik Zincirinde Aksamalar: Üretim merkezleri ile tüketici pazarları arasındaki lojistik süreçler uzuyor, “tam zamanında üretim” (just-in-time) modelleri zarar görüyor.
Artan Maliyetler: Sınır geçişlerinde bekleyen tırlar ve nakliye araçları, işletmeler için lojistik maliyetlerini yukarı çekiyor; bu da nihai tüketiciye enflasyon olarak yansıyor.
Turizm ve İşgücü Kayıpları: Sınır bölgelerindeki günlük ekonomik hareketlilik, turizm gelirleri ve sınır ötesi çalışan işgücü bu durumdan doğrudan olumsuz etkileniyor.
Brüksel merkezli CEPS araştırmacısı Davide Colombi’nin de vurguladığı gibi, Schengen artık üye devletlerin iç siyasi kaygılarının başlıca kurbanı hâline gelmiş durumda. Siyasi popülizm, ekonomik rasyonalitenin önüne geçiyor.
Mali yük paylaşımı ve “dayanışma” çıkmazı
12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı kağıt üstünde ortak bir dayanışma mekanizması vadediyor olsa da, pratikte üye ülkeler arasındaki mali ve idari uçurumu derinleştiriyor.
Pakt kapsamında oluşturulan “dayanışma havuzu”, ülkelerin sığınmacı kabul etmesini, mali katkı ödemesini ya da operasyonel maliyetleri finanse etmesini zorunlu kılıyor. Ancak hükümetlerin maliyetten kaçınmak için muafiyet yarışına girmesi sistemi tıkıyor:
Mali Anlaşmazlıklar: İtalya ve İspanya gibi ön saftaki ülkeler, göç yönetiminin tüm mali yükünü sırtlamaktan şikayetçi. İtalyan hükümetinin, STK gemilerince kurtarılan göçmenler için ek tazminat talebinde bulunması, Brüksel’in bütçe planlamalarını altüst ediyor.
İkincil Hareketlilik Maliyeti: Göçmenlerin bir ülkeden diğerine geçişleri, ülkeler arası bütçe transferleri ve geri kabul süreçleri konusunda devasa bir bürokratik ve finansal yük yaratıyor.
Dış kaynaklı geri gönderme merkezleri: Maliyetli ve riskli Bir Kumar
AB’nin ekonomik stratejisinde yeni bir model olarak öne çıkan dışarıdaki “geri gönderme merkezleri”, tartışmaların odağında yer alıyor. Almanya, Avusturya, Danimarka, Yunanistan ve Hollanda’nın öncülüğünde Uganda ve Ruanda gibi ülkelerle yürütülen müzakereler, yüksek maliyetli dış politika hamleleri olarak dikkat çekiyor.
Bu modelin ekonomik ve hukuki riskleri oldukça yüksek:
Yüksek Finansman İhtiyacı: Üçüncü ülkelerde devasa transit ve gözetim merkezlerinin kurulması, işletilmesi ve güvenliğinin sağlanması ciddi bir kamu kaynağı gerektiriyor.
Hukuki Belirsizlik ve İptal Riski: İngiltere’nin Ruanda modelinde olduğu gibi, insan hakları örgütlerinin açacağı davalar ve uluslararası mahkemelerin olası iptal kararları, bu projelere yatırılan milyarlarca avronun boşa gitmesi riskini doğuruyor.
Muğlak Sorumluluklar: Merkezlerdeki göçmenlerin hukuki statüsü ve finansal sorumluluğunun kimde olacağı netleşmediği sürece, bu projeler sürdürülebilir bir ekonomik çözüm sunmaktan uzak kalıyor.
Avrupa Birliği, göçü sadece insani veya hukuki bir mesele olarak ele aldığı sürece kalıcı bir çözüm üretemeyecek. Göç krizi; Schengen’in sağladığı ekonomik entegrasyonu aşındırıyor, iç pazarın işleyişini bozuyor ve üye devletler arasında mali bir gerilim yaratıyor. Ekim ayında Brüksel’de gerçekleştirilecek Avrupa Konseyi toplantısı, Avrupa’nın sadece sınırlarını değil, ortak pazarının geleceğini de koruyup koruyamayacağını gösterecek kritik bir eşik olacak.
Söz sizde
Sizce Avrupa’nın bu mali ve idari açmazdan kurtulabilmesi için göçü bir “güvenlik krizinden” çıkarıp rasyonel bir “işgücü planlaması ve ortak bütçe” modeline dönüştürmesi mümkün mü?
Erhan Yurdayüksel
01 Eylül 2026