Erhan Yurdayüksel: Avrupa’nın Kendi Kalesi

AVRUPA KENDİ KALESİNE KAPANIRKEN TÜRKİYE HANGİ KAPIDA BEKLİYOR?

Brexit’in pişmanlığı, Made in Europe çıkmazı, enerji savaşlarının faturası ve Türkiye’nin ekonomik geleceği…

Tarih bazen büyük savaşlarla, bazen de ülkelerin aldıkları yanlış ekonomik kararlarla yön değiştirir.

Kimi zaman bir ülke, yıllarca savunduğu politikaların bedelini ödemeye başladığında gerçeği kabul etmek zorunda kalır.

Bugün Avrupa’nın yaşadığı tam da böyle bir hesaplaşmadır.

Bir tarafta Avrupa Birliği’nden ayrıldıktan sonra ekonomik ve siyasi sonuçlarıyla yüzleşen İngiltere, diğer tarafta küresel rekabet karşısında kendi içine kapanmaya hazırlanan Avrupa…

Bir yanda enerji maliyetlerini milyarlarca avroyla ölçen savaşların ağır faturası, diğer yanda sanayisini korumak adına ticari ortaklarını dışlama eğilimine giren Almanya ve Fransa…

Bütün bu gelişmelerin ortasında ise Türkiye var.

Avrupa’nın üretim zincirlerinin önemli bir parçası, Gümrük Birliği’nin ortağı, coğrafi ve ekonomik bakımdan vazgeçilmez bir ülke…

Ancak siyasi ilişkilerde yaşanan gerilimler, ekonomik kırılganlıklar ve stratejik vizyon eksikliği nedeniyle geleceği giderek daha fazla belirsizleşen bir Türkiye…

Asıl soru şu: Avrupa kendi ekonomik geleceğini kurtarmaya çalışırken Türkiye’yi yanında mı tutacak, yoksa yeni bir ekonomik duvarın arkasında mı bırakacak?

BREXIT’İN ACI FATURASI: İNGİLTERE GERİ DÖNÜŞÜN YOLLARINI MI ARIYOR?

Yıllar önce Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alan İngiltere, bugün tarihinin en önemli siyasi ve ekonomik tercihlerinden birini yeniden sorguluyor.

Brexit döneminde İngiliz kamuoyuna egemenlik, bağımsızlık ve ekonomik özgürlük vaat edilmişti.

Avrupa’nın bürokratik yüklerinden kurtulacak, kendi ticaret politikalarını belirleyecek, küresel ekonomide daha güçlü bir aktör olacaktı.

Ancak hayat, siyasi sloganların anlattığı kadar kolay olmadı.

Tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar, ticaret maliyetleri, iş gücü hareketliliğindeki kısıtlamalar ve Avrupa pazarına erişimde ortaya çıkan yeni engeller, Brexit’in ekonomik bilançosunu tartışmalı hale getirdi.

YouGov’un aktarılan araştırmasına göre İngilizlerin yüzde 55’i Brexit’i yanlış bir karar olarak değerlendirirken, yüzde 34’ü ayrılığı doğru buluyor.

Şimdi Avrupa kulislerinde dikkat çekici bir ihtimal konuşuluyor: İngiltere yeniden üyelik başvurusu yaparsa Euro Bölgesi ve Schengen Bölgesi’ne katılma konusunda geçmişteki muafiyetlerine benzer esnekliklerden yararlanabilir mi?

Henüz resmi bir başvuru yok. Ancak bu tartışmanın kendisi bile son derece anlamlı.

Çünkü Avrupa Birliği, gerektiğinde kuralların katı değil esnek uygulanabileceğini yeniden gündemine alıyor.

İngiltere’nin yeniden üyeliği, yalnızca siyasi bir geri dönüş anlamına gelmeyecek. Aynı zamanda Avrupa’nın ekonomik gücünü, küresel ticaretteki konumunu ve siyasi bütünlüğünü yeniden inşa etme arayışının da bir parçası olacak.

Burada dikkat çekici bir çelişki var: İngiltere Avrupa’dan ayrılırken bağımsızlığın ekonomik refah getireceği düşünülüyordu. Bugün ise Avrupa pazarına yeniden yaklaşmanın sağlayabileceği ekonomik avantajlar tartışılıyor.

Demek ki küresel ekonomide bağımsızlık kadar, doğru ekonomik ortaklıkların içinde bulunmak da hayati önem taşıyor.

Türkiye’nin bu gelişmeden çıkarması gereken ders açıktır: Ekonomik egemenlik, dünyadan uzaklaşmak değil, dünya ekonomisinde güçlü ve vazgeçilmez bir konuma sahip olmaktır.

MADE IN EUROPE: AVRUPA KENDİ AYAĞINA MI SIKIYOR?

Avrupa’nın önündeki en büyük ekonomik sınavlardan biri de Almanya ve Fransa’nın gündeme taşıdığı “Made in Europe” yaklaşımı.

İlk bakışta son derece anlaşılır bir hedef gibi görünüyor. Avrupa, özellikle elektrikli otomobil, batarya, savunma sanayisi, enerji teknolojileri ve stratejik üretim alanlarında dışa bağımlılığını azaltmak istiyor.

Çin’in yükselen sanayi gücü, ABD’nin korumacı ekonomi politikaları ve küresel tedarik zincirlerindeki kırılganlıklar Avrupa’yı kendi üretim kapasitesini korumaya zorluyor.

Ancak bir ülkenin veya ekonomik bloğun kendi sanayisini koruması ile ticari ortaklarını dışlaması arasında çok önemli bir fark var.

Bruegel uzmanlarının dikkat çektiği nokta tam da burada ortaya çıkıyor.

Almanya ve Fransa’nın desteklediği dar kapsamlı “Made in Europe” modeli, Avrupa’nın üretim zincirlerini güçlendirmek yerine zayıflatabilir. Çünkü günümüz sanayisi artık tek bir ülkenin sınırları içerisinde üretim yapmıyor.

Bir otomobilin tasarımı Almanya’da yapılabilir, bataryası Güney Kore’den gelebilir, elektronik bileşenleri Japonya’da üretilebilir, bazı parçaları Türkiye’de hazırlanabilir ve nihai montajı başka bir Avrupa ülkesinde gerçekleştirilebilir.

Bu zincirin herhangi bir halkasını siyasi gerekçelerle dışarıda bırakmak, bütün üretim sisteminin maliyetini artırabilir.

Bruegel uzmanlarının önerdiği “Made with the EU”, yani Avrupa ile birlikte üretim yaklaşımı bu nedenle daha gerçekçi bir seçenek olarak öne çıkıyor.

Üstelik Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Japonya ve Güney Kore ziyaretlerinde bu politikanın yarattığı rahatsızlıkla karşılaşması, meselenin yalnızca teorik bir tartışma olmadığını gösteriyor.

Güney Kore ve Japonya gibi ileri teknolojiye sahip ülkeler, Avrupa’nın yeni sanayi politikalarının kendilerini ikinci sınıf ticari ortak konumuna düşürmesinden endişe ediyor.

Peki, Avrupa’nın bu yaklaşımı Türkiye açısından ne anlama geliyor?

TÜRKİYE DIŞARIDA KALIRSA AVRUPA DA KAZANAMAZ

Türkiye, Avrupa otomotiv sanayisinin, beyaz eşya üretiminin, makine sektörünün, tekstilin ve çok sayıda ara malı üretiminin önemli ortaklarından biridir.

Yıllar içerisinde kurulan üretim altyapısı, lojistik bağlantılar, sanayi kümelenmeleri ve nitelikli iş gücü, Türkiye’yi Avrupa’nın tedarik zincirlerinde önemli bir konuma taşımıştır.

Ancak burada önemli bir tehlike bulunuyor.

Avrupa’nın yeni sanayi teşvikleri yalnızca AB sınırları içerisinde üretilen mallara öncelik verecek biçimde tasarlanırsa Türkiye, Gümrük Birliği ilişkisine rağmen bazı stratejik sektörlerde dezavantajlı duruma düşebilir.

Bu, yalnızca Türkiye’nin ihracatını ilgilendiren bir mesele değildir.

Türkiye’deki bir otomotiv fabrikasının Avrupa’ya parça gönderememesi veya yeni teşvik sistemlerinin dışında kalması, Avrupa’daki üreticinin de maliyetlerini yükseltebilir.

Çünkü Türkiye sadece ucuz üretim yapan bir ülke değildir. Avrupa sanayisinin ihtiyaç duyduğu coğrafi yakınlığı, üretim esnekliğini ve tedarik sürekliliğini sağlayan önemli bir sanayi ortağıdır.

Bugün Avrupa’nın Çin karşısında rekabet gücünü korumak istediği bir dönemde, Türkiye gibi üretim kapasitesi bulunan bir ülkeyi dışlamak stratejik bir hata olacaktır.

Ancak Türkiye’nin de bu noktada kendisine dönüp bakması gerekiyor.

Avrupa’ya yalnızca coğrafi yakınlığımızla, düşük maliyet avantajımızla veya Gümrük Birliği geçmişimizle güvence sağlayamayız.

Yüksek teknoloji üretimi, verimlilik, hukuki öngörülebilirlik, finansmana erişim, eğitim kalitesi ve ekonomik istikrar konularında güçlü bir dönüşüm gerçekleştirmek zorundayız.

Çünkü Avrupa’nın kapısında bekleyen tek ülke Türkiye değil. Polonya’dan Romanya’ya, Fas’tan Güney Kore’ye kadar pek çok ülke aynı yatırım ve pazar mücadelesinin içerisinde.

Türkiye’nin rekabet gücünü koruması için yalnızca Avrupa’nın insafına değil, kendi ekonomik kapasitesine güvenmesi gerekiyor.

ENERJİ SAVAŞLARI: CEPHEDE BOMBALAR, EKONOMİDE FATURALAR PATLIYOR

Ekonomik tablonun en ağır başlıklarından biri de enerji.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in aktarılan açıklamasına göre İran savaşı nedeniyle Avrupa’nın enerji maliyetlerine son sekiz ayda 100 milyar avronun üzerinde, yaklaşık 112 milyar dolarlık ilave yük binmiş durumda.

Bu rakamın büyüklüğünü anlamak için yalnızca enerji faturalarına bakmak yeterli değil.

Enerji fiyatlarındaki yükseliş, zincirleme biçimde sanayi üretimini, taşımacılığı, tarımı, gıda fiyatlarını, tüketici harcamalarını ve enflasyonu etkiliyor.

Bir fabrikada doğalgaz veya elektrik maliyetinin artması, yalnızca sanayicinin kârını azaltmıyor. Üretilen malın fiyatını da yükseltiyor.

Taşımacılık pahalandığında market raflarına gelen ürünün maliyeti artıyor. Tarımsal üretimde enerji ve gübre giderleri yükseldiğinde sofradaki ekmeğin fiyatı etkileniyor.

Savaşın ekonomik faturası böylece cepheden çıkıp doğrudan vatandaşın mutfağına giriyor.

Üstelik enerji piyasalarının en hassas olduğu dönemlerde jeopolitik gerilimlerin artması, yatırımcıların risk algısını da bozuyor.

Avrupa’nın bir yandan yeşil dönüşüm gerçekleştirmek, diğer yandan enerji güvenliğini sağlamak ve sanayi üretimini korumak zorunda olması, ekonomik kararları daha da zorlaştırıyor.

Burada başka bir çelişki daha var.

Avrupa, enerji bağımlılığını azaltmak için büyük yatırımlar yaparken kendi yakın coğrafyasındaki savaşların ekonomik sonuçlarından kurtulamıyor.

Diplomatik çözümün önemi de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü savaşın ekonomik maliyeti yalnızca savaşan ülkelerin bütçelerine yazılmıyor. Binlerce kilometre uzaktaki fabrikaların üretim planlarına, tüketicilerin faturalarına ve ülkelerin büyüme hedeflerine de yansıyor.

TÜRKİYE’NİN EN KIRILGAN NOKTASI: ENERJİ VE ENFLASYON

Türkiye açısından enerji fiyatlarındaki her yükseliş, Avrupa’nın yaşadığı sorundan daha farklı ve bazı yönleriyle daha ağır sonuçlar doğurabiliyor.

Çünkü Türkiye enerji ithalatına bağımlı bir ekonomi.

Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış, enerji ithalat faturasını yükselterek cari denge üzerinde baskı oluşturabiliyor. Döviz ihtiyacını artırabiliyor, üretim maliyetlerini yukarı çekebiliyor ve enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabiliyor.

Üstelik yüksek enflasyonun zaten alım gücünü aşındırdığı bir ekonomide yeni bir enerji şoku, vatandaşın yaşam maliyetini daha da ağırlaştırabilir.

Sanayici yüksek finansman maliyetleriyle mücadele ederken enerji fiyatlarındaki artışla da karşı karşıya kalıyor.

Küçük işletmeler açısından tablo daha da zor. Büyük şirketler belirli ölçülerde maliyetlerini yönetebilirken, finansmana erişimi sınırlı işletmeler için her yeni maliyet artışı hayatta kalma mücadelesine dönüşebiliyor.

Türkiye’nin temel sorunu yalnızca dışarıdan gelen enerji şokları değil. Bu şokları karşılayabilecek ekonomik dayanıklılığın yeterince güçlü olmaması.

Enflasyonla mücadele, fiyat istikrarı, öngörülebilir para politikası, üretim verimliliği ve enerji dönüşümü birbirinden bağımsız düşünülemez.

Ekonomik güvenin yeniden inşası da yalnızca faiz kararlarıyla sağlanamaz. Hukuki güven, kurumsal istikrar, nitelikli yatırım ortamı ve uzun vadeli üretim politikaları da gerekir.

Çünkü yatırımcı yalnızca bugünkü maliyete değil, yarının nasıl olacağını bilip bilemeyeceğine de bakar.

AVRUPA’NIN TÜRKİYE’YE İHTİYACI VAR, TÜRKİYE’NİN DE AVRUPA’YA…

Bugün Avrupa’nın önündeki temel meselelerden biri, küresel rekabette ABD ve Çin arasında sıkışan ekonomik gücünü yeniden inşa etmek.

ABD, sanayi politikaları ve teşviklerle kendi üretimini destekliyor. Çin, ölçek ekonomisi ve teknoloji yatırımlarıyla küresel pazarlardaki etkisini büyütüyor.

Avrupa ise hem kendi sanayisini korumak hem de serbest ticaret düzenini savunmak arasında bir denge kurmaya çalışıyor.

İşte Türkiye’nin stratejik önemi bu noktada ortaya çıkıyor.

Türkiye, Avrupa’nın üretim ve lojistik ağlarıyla daha fazla bütünleşebilecek bir konumda. Ancak bunun gerçekleşmesi için Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, dijital ticaretin geliştirilmesi, yeşil dönüşüm standartlarına uyum ve vize sorunlarının çözülmesi gibi konuların ilerletilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri yalnızca siyasi üyelik tartışmasına indirgenmemeli.

Ekonomik entegrasyon, karşılıklı yatırım, teknoloji transferi, enerji iş birliği ve ortak üretim projeleri çok daha somut sonuçlar doğurabilir.

Ancak Avrupa’nın Türkiye’yi yalnızca ihtiyaç duyduğu zaman hatırladığı bir ticaret ortağı olarak görmesi de sürdürülebilir değil.

Türkiye’nin de Avrupa’yla ilişkilerini günübirlik siyasi hesapların ötesine taşıması gerekiyor.

Bir tarafta demokratik standartlar, hukuk devleti ve kurumsal güven konusunda aşılması gereken sorunlar; diğer tarafta Avrupa’nın siyasi çifte standartları ve ekonomik dışlayıcılık eğilimi bulunuyor.

Bu karşılıklı güvensizlik sürdükçe iki taraf da potansiyelinin altında kalacak.

AVRUPA’NIN GELECEĞİ KORUMACILIKTA DEĞİL, ORTAK ÜRETİMDE

Dünya ekonomisi yeni bir döneme giriyor.

Serbest ticaretin yerini giderek stratejik ticaret, üretim güvenliği ve ekonomik bloklaşma tartışmaları alıyor.

Ülkeler artık yalnızca nerede daha ucuz üretim yapabileceklerini değil, kriz anında hangi tedarikçiye güvenebileceklerini de hesaplıyor.

Ancak bu yeni dönemin kazananları, kapılarını herkese kapatanlar olmayacak.

Tam tersine, güvenilir ortaklıklar kurabilen, teknoloji üretebilen, tedarik zincirlerini çeşitlendirebilen ve ekonomik esnekliğini koruyabilen ülkeler öne çıkacak.

İngiltere’nin Avrupa’ya yeniden yaklaşma ihtimali, Avrupa’nın eski ayrılıkları sorguladığını gösteriyor.

Bruegel uzmanlarının “Made with the EU” önerisi, ekonomik ortaklıkların önemini hatırlatıyor.

Enerji savaşlarının ortaya çıkardığı ağır fatura ise siyasi kararların ekonomik sonuçlarının ne kadar büyük olabileceğini gözler önüne seriyor.

Bütün bu gelişmeler Türkiye için hem ciddi bir risk hem de önemli bir fırsat barındırıyor.

Türkiye, Avrupa’nın üretim zincirlerinden dışlanırsa önemli bir rekabet avantajını kaybedebilir. Ancak yeşil dönüşümünü hızlandırır, teknoloji yatırımlarını artırır, ekonomik istikrarını güçlendirir ve Avrupa ile ilişkilerini sağlam bir zemine oturtursa yeni dönemin kazananlarından biri olabilir.

Bunun için önce kendi evimizin içini düzene koymamız gerekiyor.

Enflasyonla mücadelede kalıcı başarı sağlanmadan, sanayici uygun finansmana erişmeden, eğitim ve teknoloji yatırımları güçlenmeden ve yatırım ortamında güven tesis edilmeden Türkiye’nin küresel rekabet iddiası eksik kalacaktır.

Avrupa’nın da anlaması gereken başka bir gerçek var: Ekonomik güvenlik, ticari ortakları dışlamakla değil, güvenilir ortaklıkları güçlendirmekle sağlanır.

İngiltere’ye yeniden dönüş için esneklik arayan, Japonya ve Güney Kore’nin itirazları karşısında politikalarını gözden geçirmek zorunda kalan Avrupa’nın Türkiye’yi görmezden gelmesi büyük bir stratejik çelişki olacaktır.

Çünkü Türkiye yalnızca Avrupa’nın kapısında bekleyen bir ülke değildir. Avrupa ekonomisinin üretim, lojistik ve ticaret geleceğinin de önemli parçalarından biridir.

SON SÖZ: KAPILAR KAPANIRSA BEDELİNİ HERKES ÖDER

Bugün Avrupa, Brexit’in sonuçlarından ders çıkarmaya çalışıyor. Korumacılığın sınırlarını tartışıyor. Enerji savaşlarının milyarlarca avroluk faturasını hesaplıyor.

Türkiye ise hem kendi ekonomik sorunlarıyla mücadele ediyor hem de küresel ekonomik düzenin yeniden şekillendiği bu dönemde kendisine nasıl bir yer açacağını belirlemeye çalışıyor.

Asıl tehlike, Avrupa’nın Türkiye’yi dışlaması kadar, Türkiye’nin de kendi potansiyelini değerlendirememesidir.

Bir taraf siyasi kibirle ekonomik duvarlar örerse, diğer taraf ekonomik reformları erteleyerek fırsatları kaçırırsa kaybeden yalnızca devletler olmaz. Fabrikalar, çalışanlar, yatırımcılar, esnaf ve milyonlarca aile bu yanlış tercihlerin bedelini öder.

İngiltere yıllar sonra Avrupa’ya yeniden yaklaşmanın yollarını ararken, Türkiye’nin Avrupa’nın yeni ekonomik düzeninde nerede duracağı hâlâ belirsiz.

Oysa mesele kimin Avrupa Birliği üyesi olduğu değil, kimin geleceğin ekonomisinde söz sahibi olacağıdır.

Unutulmamalıdır ki ekonomik duvarlar yükseldikçe refah büyümez.

Ortaklıklar zayıfladıkça güven artmaz.

Ve küresel rekabetin böylesine acımasızlaştığı bir dünyada, kendi içine kapanan ülkeler eninde sonunda kendi yalnızlıklarının ekonomik faturasını öder.

Türkiye’nin ihtiyacı da Avrupa’nın ihtiyacı da daha fazla duvar değil, daha fazla akıl, daha fazla üretim, daha fazla güven ve daha güçlü ekonomik iş birliğidir.

Erhan Yurdayüksel

04 Kasım 2026