Erhan Yurdayüksel: Bakakaldığımız Milyarlar

Bugün ne yapalım biliyor musunuz? Yıllardır bir vitrin camının arkasından bakar gibi seyrettiğimiz, genelde sadece “keşke” demekle yetindiğimiz o derin yaraya gelin birlikte dokunalım.

Basit bir hayat pratiğiyle başlayalım: Bankadan bireysel kredi alacaksınız, ne yaparsınız?

 Telefonu elinize alır, banka aplikasyonunu açar, üç beş tuşa basıp başvurunun onaylanmasını beklersiniz.

Peki, o işlemi gerçekleştiren bankanın ya da genel müdürlük binasındaki çaycıların hangi marka çay kullandığını zerre kadar merak eder misiniz? Etmezsiniz.

Etmiş olsanız bile bu merakın hayatınıza, cebinize ne kazandıracağını bilirsiniz: Hiç!

İşte bizim trajedimiz tam olarak burada başlıyor.

Biz içeride, üstümüze vazife olmayan kısır tartışmalarla, komşunun ne içtiğiyle, kimin ne dediğiyle ömür tüketirken, üstümüze vazife olmayan işlerle uğraşırken el alem dünyayı yeniden kuruyor.

Biz o kıymetsiz detaylarda kaybolurken, sınırların hemen ötesinde dönen milyon, milyar dolarlık fonlara sadece karşıdan bakıyoruz.

Şimdi o çok merak ettiğimiz çayınızı elinize alın.

Sıcak bardağı parmaklarınızın arasında tutarken, hiçbir yerinde olamadığımız, tek bir kuruşuna dahi dokunamadığımız milyar avroluk bir geleceğin dramatik hikayesini birlikte okuyalım.

Bakalım biz neleri kaçırırken, Avrupa geleceği nasıl satın alıyor.

Geleceği Satın Alanların Tablosu

Avrupa Komisyonu, Avrupa Hidrojen Bankası’nın üçüncü ihalesi kapsamında dokuz dev hidrojen projesini seçti.

Avrupa Ekonomik Alanı’ndaki 7 ülkeye dağılan bu projeler, tam 1.1 gigavatlık elektrolizör kapasitesi kuracak.

Önümüzdeki 10 yıl boyunca 1.3 milyon tonun üzerinde temiz hidrojen üretecekler.

Dile kolay, bu sayede tam 9 milyon ton CO2 eş değerinde sera gazı emisyonu engellenecek.

Küresel ısınmanın boğazına sarılan o karbon canavarına vurulan dev bir darbe bu.

Peki bu paranın kaynağı ne?

Kendi yarattıkları sistem.

AB Emisyon Ticaret Sistemi’nden beslenen İnovasyon Fonu, bu 9 projeye tam 1.09 milyar avro nakit akıtacak.

Yetmeyecek; Almanya ulusal bütçesinden 1.3 milyar avro, İspanya ise 440 milyon avro daha ekleyerek “Hizmet Olarak İhale” modeliyle kendi sınırlarında havada kalan projeleri de fonlayacak.

Toplamda 3 milyar avroya yaklaşan bir rüzgardan bahsediyoruz.

Gelin, kapışılan projelere ve bizim sadece uzaktan izlediğimiz o rakamlara grafik olmadan, çıplak gerçeğiyle bakalım:

Yunanistan (AN-1-B Projesi): Hemen yanı başımızdaki komşu. Hellenic Hydrogen firması, 25 Megavatlık kapasiteyle 10 yılda 38 bin 654 ton hidrojen üretecek. Karşılığında 264.39 kiloton karbonu engelleyecek ve kilogram başına 0.57 avro destek alacak.

İspanya (T2X Projesi): Turn2X firması, 9 Megavat kapasiteyle 6 bin 390 ton hidrojen üretecek, 43.71 kiloton emisyon önleyecek. Kilogram başına teşviki 0.62 avro.

Danimarka (NJK ve ALBA Projeleri): MorGen ve Hy2gen firmalarıyla toplamda 400 Megavatlık iki dev kapasite kuruyorlar. 10 yılda üretecekleri hidrojen neredeyse 590 bin ton. Önleyecekleri sera gazı ise 4 milyon tonun üzerinde! Kilogram başına yaklaşık 0.95 avro prim alacaklar.

Avusturya (Hy4IND Projesi): Wiener Wasserstoff, 5 Megavatlık butik bir projeyle 3 bin 36 ton hidrojen üretip, sanayisini temizleyecek. Kilogram başına 0.98 avro destekle.

Finlandiya (Cloudberry Projesi): Vetyalfa Oy tam 500 Megavatlık bir canavar inşa ediyor. 10 yılda yarım milyon tonu aşkın (508 bin 915 ton) hidrojen üretecek. 3 bin 481 kiloton karbonu dünyadan silecek. Aldığı destek ise kilogram başına sadece 0.44 avro.

Almanya (Lotse Projesi): Lotse firması 120 Megavat kapasiteyle 140 bin 554 ton hidrojen üretecek, kilogram başına 1.10 avro alacak.

Norveç (Gen2-LH2 ve RogalandH2 Projeleri): Denizcilik ve havacılığı temizlemek için yola çıkan Gen2 Energy ve Green H firmaları toplamda yaklaşık 24.5 Megavat kapasite kuracak. Yaklaşık 35 bin ton hidrojen üretecekler ama stratejik öneminden ötürü kilogram başına 3.48 ve 3.49 avro gibi rekor devlet primleri kapacaklar.

Biz ve Onlar: İki Farklı Dünya

Şimdi bardağınızdaki çay biraz soğuduysa, gelin asıl canımızı yakması gereken kıyaslamaya geçelim.

Avrupa ile Türkiye’yi aynı teraziye koyalım ama bu kez ticari hacimlerle değil, “vizyon” ve “gelecek kaygısı” ile tartalım.

Avrupa, sanayisini dönüştürmek, ulaştırma ve kimya gibi dev sektörlerin karbon ayak izini silmek için parayı adeta bir silah gibi kullanıyor.

Kurdukları sistem o kadar kusursuz ki; 19 Şubat 2026’da kapanan bu üçüncü ihaleye 11 ülkeden 58 teklif yağdı. 1.3 milyar avroluk bütçenin tam 6 katından fazla talep geldi.

Yani Avrupalı sanayici, “Ben temiz üretmek istiyorum, bana imkan ver” diye kapıları tekmeliyor.

2020-2030 dönemi için tam 40 milyar avroluk bir bütçeye sahip olan İnovasyon Fonu, bugüne kadar Avrupa genelinde 260 inovatif projeyi ihya etti bile.

Peki, kafamızı pencereden uzatıp kendi ülkemize baktığımızda ne görüyoruz?

Biz henüz sınırda karbon düzenlemelerinin kapımıza dayandığının, yarın Avrupa’ya mal satarken ödeyeceğimiz cezai vergilerin farkında bile değiliz.

Avrupalı hidrojenin kilosuna kaç sent teşvik vereceğini santim santim hesaplayıp, 2026’nın son çeyreğinde imzaları atıp, 5 yıl içinde fabrikaları çalıştıracak “tamamlama garantileri” verirken; biz içeride hala günlük siyasi polemiklerin, ekonomik yangınları söndürmenin, “günü kurtarmanın” derdindeyiz.

Onlar parayı geleceğe, enerji bağımsızlığına, teknolojik liderliğe yatırıyorlar.

Biz ise enerjide hala dışa bağımlı, karbon yoğun sanayisiyle her an oyun dışı kalma tehlikesi yaşayan bir ülke konumundayız.

Bizim de parlak beyinlerimiz var, bizim de mühendislerimiz, yeşil enerji potansiyelimiz var.

Ama bizim, o parayı doğru yere kanalize edecek, bürokrasiyi azaltacak, “Hizmet Olarak İhale” gibi esnek vizyonlar geliştirecek yapısal adımlarımız yok.

Elin oğlu havaya salınacak 9 milyon ton karbondan kurtulup endüstriyel liderliğini pekiştirirken, biz sadece cari açığı nasıl kapatacağımızı düşünüyoruz.

Çünkü zamanında, o milyar dolarlık fonlar yanımızdan geçip giderken biz çaycının markasını tartışıyorduk.

Vitrin Camındaki Parmak İzleri

Bu ihaleyi alan projeler, hibe imzasından sonra iki buçuk yıl içinde finansal kapanışını yapacak, beş yıl içinde de üretime geçecek.

Yani en geç 2031 yılında, Avrupa sokaklarında gezen tırlar, gökyüzündeki uçaklar, limandaki gemiler bu yeşil hidrojenle çalışacak.

Biz ise o gün geldiğinde, temiz dönüşümünü tamamlamış Avrupa’ya mal satabilmek için kapılarında muhtemelen “karbon vergisi” kuyruğuna gireceğiz.

Gelecek, ona inanan ve bugünden parasını yatıranlarındır.

Biz her zamanki gibi izleyici koltuğundayız.

Başımızı ellerimizin arasına alıp düşünme vakti çoktan geldi de geçiyor.

Şimdi çayınızdan son yudumu alın.

Ve kendinize şu soruyu sorun: Biz bu dünyanın neresindeyiz?

Üreten, dönüştüren, dünyayı kurtaran o masada mı?

Yoksa milyarlarca avroluk fonların arkasından bakıp, vitrin camında parmak izi bırakan tarafta mı?

Söz sizde

Yarın bir gün sanayimiz “sınırda karbon vergisi” yükü altında ezilmeye başladığında ve rekabet gücümüzü tamamen kaybettiğimizde, bugün vakit ayırdığımız o kısır siyasi polemiklerin hangisi fabrikalarımızın kapısına kilit vurulmasını engelleyebilecek?

Başımızı meşgul eden gündelik detayları bir kenara bırakıp; potansiyeli yüksek genç mühendislerimizi ve yenilenebilir enerji kaynaklarımızı bu küresel “yeşil fon” ekosistemine entegre edecek o büyük vizyonu tam olarak ne zaman hayata geçirmeye başlayacağız?

 

Erhan Yurdayüksel

02 Haziran 2026