Paranın Yüzü Sıcaktır, ‘yastık altı’ ise bildiğiniz fırın!
Sıcaktan asfaltın yumuşadığı, klimanın esaretinde kalıp, “ben de insanım, benden bu kadar” diyerek havlu attığınız bir yaz gününde, hafta sonu çay sohbetine “Paranın yüzü sıcaktır” sözüyle başlamak istemiyorum.
Çünkü ekonomide zaten yeterince kavurucu sıcak var.
Bir de yastık altında bekleyen paranın, altının ve dövizin hayali sıcaklığını konuşup iyice terlemeyelim.
Ama ne yapalım, ekonomi dediğin de çayın şekeri gibi: Karıştırmadan durmuyor.
Özellikle ülkemizde yıllardır süregelen yastık altı birikim alışkanlığı, birey açısından güven duygusu yaratırken ekonomi açısından önemli bir atıl kapasite oluşturuyor.
İnsan “Ben paramı garantiye aldım” diye düşünüyor, ekonomi ise kenarda duran her değer için “İyi de kardeşim, sen niye çalışmıyorsun?” diye soruyor.
Aslında mesele sadece bizim memlekete özgü de değil.
İnsanlık tarihinin önemli bir bölümü, parasını toprağa, sandığa, kasaya, yatağın altına veya duvarın içine saklayarak geçmiş.
Demek ki insanın parayla ilişkisi biraz da “Gözümün önünde olsun da ne olursa olsun” ilişkisi.
Fakat bir an için başka türlü düşünelim.
Yastık altında, kasada, sandıkta, çekmecede veya evin bilinmeyen bir köşesinde duran değerlerin, güvenilir, şeffaf ve güçlü bir sistemle ekonomiye kazandırıldığını düşünün.
Üstelik vatandaşın “Acaba yarın param ne olacak?” endişesi taşımadığı, hakkının ve birikiminin güvence altında olduğu bir düzen…
Neler olmaz?
İşte burada aklıma rahmetle ve özlemle andığımız büyük usta Kemal Sunal geliyor.
Hani bir filminde muavinlik yapan Şaban, minibüste yolculardan paraları toplarken şoför ona dönüp kendi muhteşem üslubuyla:
“Senin gibi muavinim olsun, Amerika’ya kredi açarım!”
der ya…
İşte ekonomik kalkınma hayalimizin bir yerinde o cümle duruyor.
Yastık altındaki altınları, kıyıda köşede unutulmuş dövizleri, atıl duran tasarrufları ve hatta bu ülkenin belki de en büyük kullanılmamış sermayesi olan genç beyinlerin enerjisini üretime, yatırıma ve teknolojiye yönlendirebilirsek, Amerika’ya kredi açamasak bile en azından Amerika’dan kredi isterken masaya daha dik oturabiliriz.
Bizden biraz uzaklaşalım: Belçika’da matkabın ucu altına çarptı
Şimdi diyeceksiniz ki:
“Yine bizim ekonomi… Yine enflasyon… Yine yastık altı… Biraz da başka ülkeden konuşalım.”
Haklısınız.
Çayın ikinci bardağını doldurup bu defa rotayı Belçika’ya çevirelim.
Belçika’nın Dendermonde kentinde bir binada tadilat yapan işçilerin başına, ekonomi köşe yazarlarının rüyalarında görebileceği türden bir olay geliyor.
İşçiler kazı yaparken matkabın ucu bir yere takılıyor.
İlk anda muhtemelen “İnşaat demirine denk geldik” diye düşünmüşlerdir.
Meğer denk geldikleri şey altınmış.
Hem de öyle birkaç bilezik, üç beş sikke filan değil.
Aralarında onlarca altın külçesi ve yüzlerce altın sikkenin bulunduğu, tahmini değeri yaklaşık 9 milyon euro olan bir hazine!
İnsan böyle bir şey bulunca ne yapar?
Bizim kültürel reflekslerimizi düşününce insanın aklına önce “Bir daha matkap vurayım, belki devamı vardır” fikri geliyor.
Ama Belçika’daki işçiler farklı davranıyor.
Mülk sahibine haber veriyorlar.
Mülk sahibi de polisi arıyor.
Polis geliyor.
Altınların envanteri çıkarılıyor.
Üstelik işlem kamera gözetiminde yapılıyor ve dört kişi aynı anda çalışarak kayıtların doğru tutulmasını sağlıyor.
Sonra hazine mühürleniyor.
Şimdi de soruşturma devam ediyor:
Bu altınlar ne zamandır orada? Kim sakladı? Kimin malı? Yasal sahibi kim?
Yani 9 milyon euroluk altın bulunmuş ama Belçika polisi “Hadi bakalım, önce sahibini bulalım” diyor.
Bizde Olsa?
Şimdi burada küçük bir parantez açalım.
Bu haberi okurken insan ister istemez “Bizde olsa ne olurdu?” diye düşünmeden edemiyor.
Diyelim ki evinizi tadilat yaptırıyorsunuz.
Matkap birden durdu.
Usta:
— Abi, galiba betona denk geldik.
Bir daha vuruyor.
Çınnn!
Altın!
Bir tane daha…
Bir tane daha…
Bir anda 9 milyon euro!
O anda ev sahibiyle usta arasında ekonominin bütün teorileri yeniden yazılır.
Ustanın gözleri parlar.
Ev sahibinin gözleri büyür.
Mahallede WhatsApp grubu hareketlenir.
“Bizim sokakta altın çıkmış.”
Beş dakika sonra konu “altın bulundu”dan “orada eskiden bilmem kimin konağı varmış” seviyesine gelir.
On dakika sonra mahallede herkesin elinde başka bir tarih vardır.
Bir saat sonra da “Ben zaten yıllardır orada bir şey olduğunu biliyordum” diyenler ortaya çıkar.
İşin trajikomik tarafı burada başlıyor.
Çünkü yastık altı ekonomisinin temelinde de aslında benzer bir duygu var: Güven.
Vatandaş parasını sisteme sokmak yerine evinde tutuyorsa, bunun arkasında yalnızca alışkanlık değil, geçmiş deneyimler, enflasyon korkusu, finansal sisteme duyulan güven ve geleceğe ilişkin belirsizlikler de bulunuyor.
Dolayısıyla mesele vatandaşa “Paranı çıkar, ekonomiye sok” demek kadar basit değil.
Vatandaşın da haklı olarak sorduğu soru şu:
“Ben çıkarayım da, sen bana ne garanti ediyorsun?”
İşte ekonominin gerçek düğümü burada.
Altın çalışmıyorsa, ekonomi de çalışmıyor
Yastık altında duran altın kendi sahibine psikolojik güven sağlayabilir.
Ama ekonominin açısından bakıldığında o altın üretim, yatırım, kredi veya ticaret zincirinin dışında kalıyor.
Elbette “Evdeki her altını hemen ekonomiye sokalım” demek de doğru değil.
İnsanların tasarruf tercihlerine saygı duymak gerekiyor.
Ancak güvenilir mekanizmalar oluşturulabilirse, bu tasarrufların bir bölümünün ekonomiye yönelmesi ciddi bir kaynak oluşturabilir.
Düşünsenize:
Vatandaş birikimini koruyor.
Finans sistemi bu kaynağı güvenli biçimde topluyor.
Kaynak üretime, ihracata, teknolojiye, girişimcilere ve yatırımlara gidiyor.
Yatırım yeni istihdam yaratıyor.
İstihdam gelir yaratıyor.
Gelir yeni tasarruf oluşturuyor.
Tasarruf yeniden yatırıma dönüşüyor.
Ekonominin çarkı böyle dönüyor.
Yani mesele yalnızca “yastık altındaki altını çıkarmak” değil.
Mesele, vatandaşın “Benim param güvende” diyebileceği bir ekonomik güven ortamı oluşturmak.
Çünkü güven yoksa altın yastığın altında kalır.
Güven varsa altın ekonominin içinde dolaşır.
Bir de yastık üstündeki gençler var!
Fakat bana sorarsanız ülkenin en büyük yastık altı serveti altın da değil.
İnsan.
Daha doğrusu genç insan.
Mühendis, yazılımcı, doktor, akademisyen, teknisyen, girişimci, sanatçı, araştırmacı…
Yıllarca eğitim görüyor, sonra ülke onun emeğini yeterince değerlendiremiyorsa, işte o da başka türlü bir atıl kapasite haline geliyor.
Altını kasada tutarsanız ekonomi kaybeder.
Genç beyni değerlendiremezseniz ekonomi çok daha fazlasını kaybeder.
Çünkü altının yeniden ekonomiye kazandırılması mümkündür.
Ama yıllarını başka ülkede değerlendiren bir gencin kaybolan zamanı geri gelmiyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca “yastık altındaki altınları nasıl çıkarırız?” değil.
Bir de şunu sormamız gerekiyor:
“Yastık üstündeki insan potansiyelini nasıl değerlendiririz?”
İşte o zaman Kemal Sunal’ın meşhur muavin-şoför sohbetindeki espri, biraz daha ciddi bir ekonomik hedefe dönüşebilir.
“Senin gibi muavinim olsun, Amerika’ya kredi açarım!”
Neden olmasın?
Yeter ki muavin gerçekten iyi yetişsin, şoför gerçekten direksiyonun başında olsun ve minibüsün nereye gittiğini herkes bilsin.
Çayın dibinde kalan hesap
Belçika’daki işçilerin bulduğu 9 milyon euroluk hazine bize bir şeyi hatırlatıyor:
Değer, bulunduğu yerde değil, nasıl değerlendirildiğinde ekonomiye katkı sağlar.
Toprağın altında duran altın servettir ama üretken değildir.
Yastığın altında duran altın servettir ama ekonominin dolaşımında değildir.
Çekmecede duran döviz de aynı şekilde.
Fakat güvenilir bir ekonomik sistem içerisinde bu tasarruflar yatırıma, üretime ve istihdama dönüşebilir.
Tabii bunun için önce vatandaşın sisteme güvenmesi gerekir.
Yoksa vatandaşa “Altınını getir” demek kolaydır.
Asıl zor olan, vatandaşın kendi kendine:
“Ben bunu neden evde tutuyorum ki?”
diye sormasını sağlayacak ekonomik ortamı yaratmaktır.
Belçika’daki işçilerin matkabı altına çarptı.
Bizim matkabın da artık biraz güven eksikliğine, verimsizliğe, atıl kapasiteye ve ekonomik israfa çarpması gerekiyor.
Çünkü belki de bu ülkenin altında değil, üstünde, yastıkların altında değil, insanların cebinde, zihninde ve hayallerinde devasa bir servet yatıyor.
Yeter ki o serveti ekonominin içine sokacak doğru sistemi kurabilelim.
Ve tabii…
Çaylar soğumadan!
Söz sizde
Sizce yastık altındaki tasarrufları ekonomiye kazandırmanın en önemli şartı ne?
Daha yüksek getiri mi, devlet güvencesi mi, ekonomik istikrar mı, yoksa hepsinden önce güven mi?
Bir de düşünün…
Evinizi tadilat yaptırırken matkabın ucu Belçika’daki gibi 9 milyon euroluk bir hazineye çarpsa, ilk telefonunuz kime giderdi?
Polise mi?
Avukata mı?
Bankaya mı?
Yoksa önce aile WhatsApp grubuna:
“Acil herkes sessiz olsun, evde bir şey bulduk!”
mesajı mı atardınız?
Çünkü ekonomi bazen gerçekten ciddi bir bilim dalıdır.
Bazen de bir matkap ucunun nereye çarptığıyla başlar.
Ve bir geminin güvertesinden geçmişe el sallarken,
“Namussuz-namuslu” kavramını ekonomik olarak nasıl değerlendirirdiniz?
Erhan Yurdayüksel
15 Ağustos 2026