Erhan Yurdayüksel: Dijital ekonomi

Geleceğin Sermayesi Dijital Gürültüde Erirken…

PISA 2025 bize yalnızca eğitimde değil, ekonomide de alarm veriyor

Pazar günü kahvemizi yudumlarken çoğu zaman gündelik hayatın telaşından biraz uzaklaşıp ülkenin ve ekonominin geleceği üzerine sohbet ediyoruz.

Kimi zaman enflasyonu, kimi zaman faizleri, döviz kurunu, emeklilerin durumunu, gençlerin iş bulma sıkıntısını konuşuyoruz.

Fakat bu pazar kahvesinde biraz daha uzun durup, belki de geleceğimizin en önemli ekonomik meselesini konuşmaya devam edelim.

Çünkü bugün ekonomiyi konuşurken genellikle aynı göstergelerin etrafında dönüp duruyoruz:

Enflasyon kaç oldu? Faiz ne olacak? Döviz kuru nereye gidiyor? Büyüme ne kadar? Bütçe açığı ne durumda?

Bunların tamamı elbette önemli.

Ama ekonominin geleceğini belirleyen ve bugünün ekranlarında yeterince görünmeyen başka bir bilanço daha var:

İnsan sermayesinin bilançosu.

Bugün size biraz da bunu konuşmayı öneriyorum.

Çünkü PISA sonuçlarını yalnızca çocuklarımızın ders başarısı üzerinden değil, Türkiye’nin gelecekteki üretim kapasitesi, verimliliği ve küresel rekabet gücü açısından okumamız gerektiğine inanıyorum.

OECD’nin 8 Eylül 2026’da açıkladığı PISA 2025 sonuçları, bu açıdan yalnızca eğitim dünyası için değil, ekonomi yönetimleri için de ciddi bir uyarı niteliğinde.

OECD ülkelerinde 15 yaş grubunun ortalama performansı matematik ve okumada şimdiye kadar ölçülen en düşük seviyelere gerilemiş durumda. 2015-2025 arasında okuma puanı 28, matematik puanı ise 22 puan düştü. OECD, okuma kaybının yaklaşık bir buçuk yıllık, matematik kaybının ise bir yılı aşkın öğrenme kaybına karşılık geldiğini belirtiyor. Dahası, 15 yaş grubundaki öğrencilerin yaklaşık beşte biri üç temel alanda birden düşük performans gösteriyor.

Şimdi kahvemizi bir kenara bırakıp hep birlikte şu soruyu soralım:

Biz bu tabloyu hâlâ yalnızca bir eğitim meselesi olarak mı okuyacağız?

Bence hayır.

Çünkü bugün sınıfta kaybedilen beceri, yarın ekonomide kaybedilen verimlilik demektir.

Ekonominin görünmeyen sermayesi

Bir ülkenin zenginliğini yalnızca sahip olduğu fabrikalar, yollar, limanlar, enerji kaynakları veya finansal varlıklar belirlemez.

Bütün bu sermayeyi verimli kullanacak insan yoksa, fiziksel sermayenin ekonomik getirisi de sınırlı kalır.

İşte buna beşeri sermaye diyoruz.

İyi yetişmiş mühendis daha yüksek katma değer üretir.

Nitelikli teknisyen daha verimli üretim yapar.

İyi eğitim almış girişimci daha yenilikçi şirket kurar.

Analitik düşünebilen çalışan yeni teknolojiyi daha hızlı benimser.

İyi yetişmiş araştırmacı ülkenin ithal ettiği teknolojiyi bir gün kendisinin üretmesini sağlar.

Dolayısıyla eğitim harcaması, bütçenin sıradan bir gider kalemi değildir.

Eğitim, geleceğin üretim kapasitesine yapılan yatırımdır.

Bu nedenle PISA sonuçlarında görülen gerilemeyi küçümsemek, geleceğin büyüme potansiyelini küçümsemektir.

Dijitalleşme: Çözüm mü, yeni bir maliyet mi?

Tam bu noktada işin en tartışmalı bölümüne geliyoruz:

Dijitalleşme.

Teknolojiye karşı çıkmak mümkün değil. Zaten mesele teknolojiye karşı olmak da değil.

Mesele şu:

Teknolojiyi biz mi kullanıyoruz, teknoloji mi bizi kullanıyor?

Dijital ekonominin temel hammaddelerinden biri insan dikkati.

Sosyal medya algoritmaları, kısa videolar, çevrim içi oyunlar ve sonsuz kaydırma mekanizmaları kullanıcıyı mümkün olduğunca uzun süre sistemin içinde tutmak üzere tasarlanıyor.

Bunun ekonomik bir karşılığı var.

Bizim dikkatimiz bir başkasının geliridir.

Burada eğitim sistemi açısından ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor.

Çocuklara daha fazla dijital araç sunuyoruz ama aynı zamanda bu araçların dikkatlerini bölmesine izin veriyoruz.

Tablet dağıtıyoruz.

Akıllı tahta kuruyoruz.

Dijital içerik geliştiriyoruz.

Ama çocuğa uzun bir metni sabırla okuyabilmeyi, bir problemi on dakika boyunca çözmeye çalışabilmeyi, sıkılmadan düşünmeyi öğretebiliyor muyuz?

İşte asıl mesele burada.

OECD’nin PISA 2025 bulguları, “aceleci okuma” olarak tanımlanan, öğrencinin hızlı fakat hatalı okuduğu davranışın 2018-2025 arasında neredeyse iki katına çıkarak yüzde 9’a ulaştığını ortaya koyuyor.

OECD ayrıca yapay zekâ ve teknolojinin öğrenmeyi güçlendirebileceğini, ancak dikkat, çaba ve anlamanın yerine geçmemesi gerektiğini vurguluyor.

Bu konu üzerinde daha çok durmakta fayda var.

Çünkü mesele çocuklarımızın teknoloji kullanıp kullanmaması değil.

Teknolojinin çocuklarımızın zihinsel dünyasını nasıl şekillendirdiği.

Ve burada sizlerin de bu sohbette yer alarak görüşlerinizi bildirmenizi istiyorum.

Sizce çocuklarımızı teknolojiye hazırlarken, onları teknolojinin kendisinin olası zararlarından korumayı da yeterince öğrenebiliyor muyuz?

Yapay zekâ insanın değerini azaltmıyor, değiştiriyor

Yapay zekâ tartışmasını da buradan okumak gerekiyor.

Bugün yapay zekâ bilgiye ulaşabiliyor.

Metin yazabiliyor.

Kod üretebiliyor.

Veri analiz edebiliyor.

Rapor hazırlayabiliyor.

Peki o zaman insanın ekonomik değeri nerede olacak?

Cevap giderek netleşiyor:

Düşünmekte.

Doğru soruyu sormakta.

Bilginin doğruluğunu test etmekte.

Farklı kaynaklar arasında bağlantı kurmakta.

Karmaşık bir problemi parçalara ayırmakta.

Yeni fikir üretmekte.

Ve belki hepsinden önemlisi, doğru bilgi ile dijital gürültüyü birbirinden ayırabilmekte.

Bu nedenle yapay zekâ çağında eğitim sisteminin görevi çocukları sadece bilgisayar kullanabilen bireyler haline getirmek değildir.

Asıl görev, bilgisayarın ürettiği cevabı sorgulayabilecek insanlar yetiştirmektir.

Çünkü yapay zekânın olduğu bir ekonomide en büyük kıtlık bilgi olmayacak.

Güvenilir bilgi ve insan muhakemesi olacak.

Türkiye için tablo: İlerleme var, ama hedef büyütülmeli

Türkiye açısından da tabloyu doğru okumak gerekiyor.

PISA 2022 sonuçlarına göre Türkiye matematik, okuma ve fen alanlarında OECD ortalamasının altında kaldı. Ancak Türkiye’nin matematik ve fen performansı uzun vadede iyileşme gösterdi; OECD, 2022 sonuçlarının matematik ve fen alanlarında Türkiye’nin ölçülen en yüksek sonuçları arasında olduğunu belirtiyor.

Bu önemli bir başarıdır ve hakkını teslim etmek gerekir.

Fakat artık soru “Daha kötü durumda mıyız?” sorusu olmamalı.

Asıl soru şu:

Dünya yapay zekâ ve ileri teknoloji çağında hızla ilerlerken, bizim mevcut iyileşme hızımız yeterli mi?

PISA 2022’de Türkiye’de öğrencilerin yalnızca yüzde 5’i matematikte en yüksek yeterlilik düzeylerine ulaşırken OECD ortalaması yüzde 9’du. Okumada üst düzey performans gösterenlerin oranı Türkiye’de yüzde 2, OECD’de yüzde 7; fende ise Türkiye’de yüzde 4, OECD’de yüzde 7 seviyesindeydi.

Ekonomi açısından işte burası kritik.

Çünkü yüksek teknoloji ekonomisini yalnızca ortalama öğrenciler taşımaz.

Üst düzey düşünebilen, problem çözebilen, araştırabilen ve yenilik üretebilen güçlü bir insan sermayesi kitlesi taşır.

Bir ülkenin gelecekteki teknoloji kapasitesi, yalnızca kaç bilgisayar kullandığıyla değil, kaç öğrencisinin karmaşık problemleri çözebildiğiyle ölçülür.

Eğitim bütçesinde mesele para değil, getiri

Şimdi gelelim kamu maliyesine.

OECD’nin Education at a Glance 2025 verilerine göre Türkiye’de ilk ve ortaöğretimden yükseköğretime kadar eğitim yatırımları GSYH’nin yüzde 3,4’ü seviyesinde; OECD ortalaması ise yüzde 4,7.

Dolayısıyla Türkiye açısından tartışmayı yalnızca “eğitime çok para harcıyoruz” şeklinde kurmak doğru olmaz.

Tam tersine, burada iki ayrı soruyu aynı anda sormamız gerekiyor:

Yeterince kaynak ayırıyor muyuz?

Ve daha önemlisi:

Ayırdığımız kaynağı doğru yere harcıyor muyuz?

Bir tabletin maliyetini hesaplayabiliriz.

Bir akıllı tahtanın maliyetini hesaplayabiliriz.

Ama iyi yetişmiş bir öğretmenin 30 yıl boyunca yetiştireceği öğrencilerin ekonomik değerini hesaplamak çok daha zordur.

İşte kamu politikası tam burada zorlaşıyor.

Görünür yatırımlar siyaseten daha kolay anlatılır.

Fakat insan sermayesine yapılan yatırımın sonucu yıllar sonra ortaya çıkar.

Oysa ekonomi politikası kısa vadeli siyasi getiriden ibaret değildir.

Devletin görevi bugünün fotoğrafını güzelleştirmek değil, yarının ekonomisini kurmaktır.

Öğretmeni merkeze koymadan reform olmaz

PISA 2022 Türkiye sonuçları burada ayrıca düşündürücü.

Türkiye’de öğrencilerin yalnızca yüzde 58’i matematik derslerinde öğretmenin öğrencilerin öğrenmesiyle ilgilendiğini çoğu derste bildirdi; OECD ortalaması yüzde 63. Öğretmenin ihtiyaç olduğunda ek yardım verdiğini söyleyenlerin oranı ise Türkiye’de yüzde 56, OECD’de yüzde 70. Ayrıca öğrencilerin yüzde 42’si matematik derslerinin çoğunda veya tamamında iyi çalışamadığını belirtti.

Demek ki mesele yalnızca müfredat değil.

Mesele yalnızca tablet değil.

Mesele yalnızca ders kitabı değil.

Mesele insan.

Öğretmen.

Okul yöneticisi.

Aile.

Öğrenci.

Ve bunların oluşturduğu öğrenme kültürü.

Bu nedenle eğitim reformunun merkezine teknoloji değil, öğretmeni ve öğrenmeyi koymak gerekiyor.

Teknoloji öğretmenin yerine geçmemeli.

İyi öğretmenin elindeki gücü artırmalı.

Eğitim politikasını sanayi politikasından ayıramayız

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yüksek teknolojili üretime, savunma sanayiine, yazılıma, yapay zekâya, yeşil dönüşüme ve ileri imalata daha fazla yönelmesi kaçınılmaz.

Ancak burada büyük bir çelişki var.

Bir tarafta yüksek teknoloji yatırımları yaparken diğer tarafta o teknolojiyi geliştirecek insan sermayesini aynı hızda yetiştiremezsek ne olacak?

O zaman teknoloji satın alan ama teknolojiyi üreten değil;

makine ithal eden ama makinenin tasarımını yapamayan;

yazılım kullanan ama yazılım geliştiremeyen;

yapay zekâdan yararlanan ama yapay zekâ teknolojisi üretemeyen

bir ekonomi olmaya devam ederiz.

Bu nedenle eğitim politikası artık sanayi politikasının başlangıç noktasıdır.

Asıl tehlike: Orta gelir tuzağından önce orta beceri tuzağı

Türkiye yıllardır orta gelir tuzağından çıkmayı konuşuyor.

Belki de artık başka bir kavramı daha konuşmalıyız:

Orta beceri tuzağı.

Düşük nitelikli işlerden yüksek katma değerli üretime geçmek istiyorsak, insan sermayesini de buna göre dönüştürmek zorundayız.

Ucuz emekle rekabet eden ekonomi ile yüksek beceriyle rekabet eden ekonomi arasında yalnızca ücret farkı yoktur.

Verimlilik farkı vardır.

İnovasyon farkı vardır.

İhracatın niteliği vardır.

Şirketlerin küresel değer zincirindeki konumu vardır.

Ve sonunda kişi başına düşen gelir vardır.

Dolayısıyla eğitim reformunu ertelersek sadece eğitimde geri kalmayız.

Ekonomide de yerimizde sayarız.

Son söz: Geleceğin bilançosu bugün sınıfta yazılıyor

Bugün bir çocuğun kitap okumaması bize ekonomik kriz gibi görünmeyebilir.

Bir öğrencinin matematikte problem çözememesi de.

Dikkatini beş dakika sürdürememesi de.

Ancak bu küçük kayıplar milyonlarca öğrenciye yayıldığında karşımıza devasa bir makroekonomik problem çıkar.

Daha düşük verimlilik.

Daha düşük inovasyon.

Daha yüksek beceri açığı.

Daha düşük ücretli istihdam.

Daha fazla teknoloji ithalatı.

Daha zayıf rekabet gücü.

Ve nihayetinde daha düşük refah.

Bu nedenle PISA’yı yalnızca çocuklarımızın karnesi olarak görmeyelim.

PISA, ekonomimizin 10-20 yıl sonraki insan sermayesi için hazırlanmış bir erken uyarı sistemi olarak okunmalı.

Türkiye’nin bazı alanlarda ilerleme göstermesi elbette umut verici.

Ama artık çıtayı yükseltmek zorundayız.

Çünkü dünyada mesele sadece eğitimi kurtarmak değil.

Yapay zekâ çağında hangi ülkelerin yüksek katma değer üreteceğini belirlemek.

Bunun yolu da daha fazla ekran satın almaktan değil, daha güçlü zihinler yetiştirmekten geçiyor.

Çocuklarımızın eline tablet verebiliriz.

Ama onlara düşünmeyi öğretmek zorundayız.

Onlara internet verebiliriz.

Ama doğru bilgiyi yanlıştan ayırmayı öğretmek zorundayız.

Onları yapay zekâyla tanıştırabiliriz.

Ama yapay zekânın verdiği cevabı sorgulayabilecek muhakemeyi kazandırmak zorundayız.

Çünkü geleceğin en değerli sermayesi petrol değil.

Döviz değil.

Altın değil.

Hatta teknoloji bile değil.

Geleceğin en değerli sermayesi, düşünebilen insandır.

Pazar kahvesinde şimdi söz sizde…

Pazar günü kahvemizi içerken başladığımız bu sohbeti burada bitirmeyelim. Bu konu üzerinde daha çok durmakta fayda var. Sizlerin de bu sohbette yer alarak görüşlerinizi bildirmenizi istiyorum.

Sizce çocuklarımızı dijital dünyanın dikkat ekonomisinden korumak için aile olarak, okul olarak ve devlet olarak hangi sınırları çizmeliyiz? Teknoloji eğitimde bir araç olarak nerede başlamalı, nerede durmalıdır?

Kamu kaynaklarını yeni tablet, akıllı tahta ve dijital altyapı yatırımlarına ayırmak yerine öğretmen niteliğine, kitap okuma kültürüne, matematik ve analitik düşünme becerilerine yöneltsek, sizce Türkiye’nin 2040 ekonomisine daha güçlü bir insan sermayesi kazandırabilir miyiz?

Erhan Yurdayüksel

13 Eylül 2026