Erhan Yurdayüksel: Enerji artık bir silah!..

Dünya ekonomisi bir kez daha tanıdık ama her seferinde daha ağır hissedilen bir sarmalın içine giriyor. Bu kez krizin merkezinde Orta Doğu var ancak etkisi küresel. Hürmüz Boğazı çevresinde artan gerilim, enerji arzına dair endişeleri büyütürken Brent petrolün varil fiyatı kısa sürede 70 dolardan 100 doların üzerine tırmandı.

Bu sadece enerji piyasalarının meselesi mi? Hayır bu doğrudan hayat pahalılığı demektir.

Çünkü enerji fiyatları, modern ekonominin sinir sistemi gibidir. Akaryakıt zamlandığında yalnızca araç sahipleri etkilenmez. Gıda taşımacılığından sanayi üretimine, elektrik maliyetlerinden ısınmaya kadar her kalem zincirleme şekilde artar. Yani petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artış, aslında milyonlarca hanenin bütçesinde sessiz ama derin bir aşınma yaratır.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu farklı kılan ise yalnızca fiyat artışı değildir. Bu artışın nedeni jeopolitik belirsizlikle besleniyor olmasıdır.

Piyasa aktörleri artık sadece arz-talep dengesine değil, olası bir çatışmanın süresine, kapsamına ve yayılma riskine göre pozisyon alıyor. Bu da fiyatları rasyonel zeminden uzaklaştırarak daha oynak ve öngörülemez hale getiriyor.

Tam da bu noktada devletlerin rolü yeniden tartışmaya açılıyor. Serbest piyasa mekanizmasının kendi kendini dengelemesi beklenirken, kriz anlarında bu mekanizmanın çoğu zaman toplumun geniş kesimlerini korumakta yetersiz kaldığı görülüyor. Bu nedenle Ankara ve Brüksel’den gelen iki farklı müdahale modeli, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik bir ayrışmayı da temsil ediyor.

Ankara’nın Tercihi: Vergiden feragatle zaman kazanmak

Türkiye’nin yeniden devreye aldığı Eşel Mobil Sistemi, aslında bir “zaman kazanma” stratejisi. Devlet, akaryakıt üzerindeki ÖTV’yi azaltarak fiyat artışının önemli bir bölümünü üstleniyor. Bu, kısa vadede son derece etkili bir araç. Enflasyon üzerinde doğrudan baskı yaratan bir kalemde artışın sınırlanması, zincirleme fiyat yükselişlerini de frenleyebiliyor.

Bu sistemin bir başka önemli etkisi de beklenti yönetimi. Ekonomide bazen gerçekler kadar beklentiler de belirleyicidir. Akaryakıt fiyatlarının kontrol altında tutulduğu algısı, üreticilerin ve tüketicilerin fiyatlama davranışlarını da yumuşatabilir.

Ancak bu modelin sürdürülebilirliği tartışmalı. Çünkü devletin vazgeçtiği her vergi geliri, bütçede yeni bir açık anlamına geliyor. Bu açığın nasıl kapatılacağı sorusu ise kritik. Daha fazla borçlanma mı? Yeni vergiler mi? Yoksa kamu harcamalarında kesinti mi? Her seçenek, farklı bir ekonomik ve siyasi maliyet barındırıyor.

Daha da önemlisi, bu tür geçici önlemler sorunun kaynağına değil, sonucuna müdahale ediyor. Petrol fiyatları yüksek kaldığı sürece, bu baskıyı sürekli kamu maliyesi üzerinden taşımak giderek zorlaşacaktır.

Avrupa’nın Hamlesi: Krizin kazananlarına müdahale

Avrupa’da ise daha farklı bir refleks öne çıkıyor. Krizin maliyetini, krizin kazananlarına yüklemek. İtalya’dan Almanya’ya, İspanya’dan Avusturya’ya uzanan geniş bir cephe, enerji şirketlerinin elde ettiği olağanüstü kârların vergilendirilmesini savunuyor.

Bu yaklaşımın temelinde şu fikir yatıyor: Eğer bir şirket, verimlilik artışı ya da inovasyon sayesinde değil, tamamen dışsal bir kriz nedeniyle aşırı kâr elde ediyorsa, bu kazanç toplumsal olarak yeniden dağıtılabilir. “Dayanışma Vergisi” olarak adlandırılan bu model, tam da bu mantık üzerine kurulu.

2022 enerji krizinde uygulanan benzer vergiler, Avrupa genelinde milyarlarca euroluk kaynak yaratmıştı. Şimdi ise hedef daha kapsamlı bir sistem kurmak. Sadece yerel faaliyetlerden elde edilen kârlar değil, çok uluslu şirketlerin küresel kazançlarının da vergilendirilmesi tartışılıyor.

Bu modelin güçlü yanı, kamu maliyesine doğrudan yük bindirmemesi. Ancak zayıf noktaları da var. Enerji şirketleri, uzun vadede yatırım kararlarını gözden geçirebilir. Özellikle yenilenebilir enerji yatırımlarının finansmanı açısından bu tür vergilerin caydırıcı olup olmayacağı tartışma konusu.

Görünmeyen Risk: İkinci dalga enflasyon

Enerji krizlerinin en tehlikeli yönlerinden biri, etkilerinin zamana yayılmasıdır. İlk dalga genellikle akaryakıt ve elektrik fiyatlarında görülür. Ancak asıl risk, birkaç ay sonra ortaya çıkan “ikinci dalga enflasyondur.

Üretici maliyetleri arttıkça bu maliyetler perakende fiyatlara yansır. Gıda, tekstil, lojistik ve hizmet sektörlerinde gecikmeli zamlar başlar. Bu da merkez bankalarının işini zorlaştırır. Faiz artırımıyla talebi kısmak, arz kaynaklı bu tür enflasyon karşısında sınırlı etki yaratır.

Yani enerji krizi, sadece bir maliyet sorunu değildir aynı zamanda para politikası açısından da bir çıkmaz sokak yaratır.

Jeopolitik Gerçeklik: Enerji artık bir silah

Bugün gelinen noktada enerji, klasik anlamda bir emtia olmaktan çıkmış durumda. Artık açıkça bir jeopolitik araç. Arzın kesilmesi, nakil yollarının tehdit altında olması ya da üretici ülkelerin politik kararları, fiyatları belirleyen ana unsur haline geldi.

Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları, sadece ticaretin değil, küresel ekonomik istikrarın da kilidi konumunda. Bu tür boğazlarda yaşanacak en küçük aksama bile piyasaları altüst etmeye yetiyor.

Bu gerçeklik, enerji arz güvenliğini ülkeler için bir “ulusal güvenlik” meselesine dönüştürüyor. Yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlanmasının arkasında da yalnızca çevresel kaygılar değil, bu stratejik zorunluluk yatıyor.

Sonuç: Yeni normal, daha fazla müdahale

Ortaya çıkan tablo net. Devletler artık kriz zamanlarında seyirci kalamıyor. İster vergi indirimi yoluyla, ister şirket kârlarına müdahale ederek olsun, kamu otoriteleri piyasaya daha doğrudan müdahil oluyor.

Türkiye’nin tercihi kısa vadeli rahatlama sağlarken, Avrupa’nın yaklaşımı daha yapısal bir yeniden dağıtım hedefliyor. Her iki modelin de avantajları ve riskleri var. Ancak ikisinin de ortak noktası, klasik serbest piyasa yaklaşımının kriz anlarında yetersiz kaldığını kabul etmeleri.

Önümüzdeki dönemde bu tür müdahalelerin istisna değil, kural haline gelmesi şaşırtıcı olmayacak. Çünkü enerji krizleri artık geçici dalgalanmalar değil yeni küresel düzenin kalıcı bir parçasıdır.

Ve belki de en kritik soru, merak etmeyin bu sefer bildiğiniz yerden: Bu maliyet kimin omuzlarında kalacak?

Eğer yanıt “vatandaş” olmaya devam ederse, mesele yalnızca ekonomik olmaktan çıkar. Sosyal dengeler bozulur, gelir dağılımı daha da keskinleşir ve en nihayetinde siyasi sonuçlar kaçınılmaz hale gelir.

Kısacası, enerji fiyatları sadece pompada değil, siyasetin merkezinde belirlenmeye devam edecek.

Erhan Yurdayüksel

08 Nisan 2026