Kağıt üzerindeki diplomaların gölgesinde: Zübük’ten beceri ekonomisine pazar sohbeti
Kahvemizi alıp şöyle bir geriye yaslanalım.
Gazetelerin ekonomi sayfalarına, iş ilanlarına, gençlerin özgeçmişlerine, işverenlerin “Nitelikli eleman bulamıyoruz” yakınmalarına bir de Türk sinemasının unutulmaz taşlamalarından Zübük üzerinden bakalım.
Çünkü bazen bir filmi yıllar sonra yeniden hatırladığınızda, aslında filmin değil, sizin değiştiğinizi fark ediyorsunuz.
1980 yapımı, Aziz Nesin’in eserinden Atıf Yılmaz tarafından uyarlanan ve Kartal Tibet’in yönettiği Zübük, Kemal Sunal’ın canlandırdığı İbrahim Zübükzade üzerinden siyaset, makam, çıkar ilişkileri ve toplumsal zaafları hicvediyordu.
Zübük’ün hikâyesi memurlukla başlıyor, rüşvet nedeniyle görevinden kovuluyor, ardından siyasete girerek basamakları hızla tırmanıyor.
Bugün filmi ekonomi penceresinden izlediğimizde ise karşımıza bambaşka bir soru çıkıyor:
Bir insanın hangi becerileri gerçekten değerlidir ve sistem hangi becerileri ödüllendirir?
İşte pazar kahvemizin asıl meselesi de bu.
Zübük’ün hikâyesinden iş piyasasına bakmak
Zübük’ün memurluktan kovulmasını elbette “becerileri görülmediği için işini kaybetti” şeklinde anlatamayız.
Tam tersine, filmde görevinden rüşvet nedeniyle uzaklaştırılıyor.
Fakat Zübük’ün sonraki yükselişi bize başka ve çok daha çarpıcı bir şey söylüyor:
İnsanların becerileri vardır, fakat sistem her zaman doğru beceriyi ölçmez.
Zübükzade’nin insanları etkileme, ikna etme, ortamı okuma, fırsatı yakalama, siyasi dengeleri kullanma ve kendisini olduğundan farklı gösterme konusunda son derece güçlü bir beceri setine sahip olduğunu görüyoruz.
Sorun, bu becerilerin ahlaki ve toplumsal olarak nasıl kullanıldığıdır.
İşte tam burada ekonomi devreye giriyor.
Çünkü bugün modern iş gücü piyasasının karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de buna benziyor:
İnsanları sahip oldukları gerçek beceriler üzerinden değerlendirmek yerine, onları çoğu zaman kâğıt üzerindeki göstergeler üzerinden değerlendirmek.
Diploma…
Sertifika…
Unvan…
Deneyim yılı…
Birbiri ardına sıralanan şartlar…
Peki gerçekten işi yapabilme becerisi nerede?
Bir tarafta iş arayanlar, diğer tarafta çalışan arayanlar
Bugün Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde aynı ekonomik paradoksu görüyoruz.
Bir tarafta iş arayan milyonlarca insan var.
Diğer tarafta “Aradığım nitelikte çalışanı bulamıyorum” diyen işletmeler…
Bir tarafta özgeçmişini onlarca şirkete gönderen gençler…
Diğer tarafta ilanını haftalarca açık tutan işverenler…
Bir tarafta “Bana bir fırsat verilse kendimi gösterebilirim” diyen çalışan…
Diğer tarafta “Neden uygun aday bulamıyorum?” diye soran işveren…
Peki sorun nerede?
Belki de cevap, her iki tarafın da birbirini yanlış ölçmesinde yatıyor.
Çünkü işveren bazen diplomanın peşinden giderken gerçek beceriyi gözden kaçırıyor.
İş arayan ise bazen sahip olduğu becerileri anlatmak yerine diplomasının kendisini anlatmasını bekliyor.
Sonuçta iki taraf da birbirinden şikâyet ediyor.
Ve ekonominin ortasında büyük bir eşleşme krizi oluşuyor.
Zübük’ün makam koltukları ve ekonominin gerçek koltukları
Zübük filminin akıllarda kalan ironilerinden biri de makam ve mevki üzerinden kurduğu mizah.
Zübük, basamakları çıktıkça makamların anlamını değil, makamların sağladığı gücü ve imkânları önemseyen bir karaktere dönüşüyor.
Bu, filmin siyasal taşlamasının bir parçası.
Ama bugün bunu iş dünyasına taşıyalım.
Bir insanın kartvizitinde yazan unvan gerçekten onun ne kadar yetenekli olduğunu gösterir mi?
Bir yönetici unvanı, o kişinin kriz yönetebildiğini kanıtlar mı?
Bir diploma, kişinin problem çözme becerisini ölçer mi?
Bir sertifika, ekip yönetebildiğini garanti eder mi?
On yıllık deneyim, o insanın on yıl boyunca gerçekten geliştiği anlamına gelir mi?
İşte burada kâğıt ile gerçek hayat arasındaki mesafe açılıyor.
Diploma kişinin eğitim geçmişini gösterir.
Fakat her zaman bugünkü becerisini göstermez.
Bu ayrımı iyi yapmak zorundayız.
Çünkü ekonomide mesele insanların geçmişte ne yaptığından çok, bugün hangi değeri üretebildiğidir.
Diplomaya karşı değil, kör diploma anlayışına karşı
Burada yanlış anlaşılmasın.
Diplomayı değersizleştirmek gibi bir niyetimiz yok.
Bazı mesleklerde diploma, lisans ve uzmanlık belgeleri tartışmasız biçimde gereklidir.
Bir doktorun tıp eğitimi alması gerekir.
Bir mühendisin gerekli teknik yeterliliklere sahip olması gerekir.
Bazı mesleklerde yasal ve mesleki yeterlilikler vazgeçilmezdir.
Ancak ekonominin geniş bir bölümünde başka bir soru daha sormamız gerekiyor:
Bu insan işi gerçekten yapabiliyor mu?
İşte Avrupa’da giderek güçlenen beceri odaklı işe alım yaklaşımının önemli tarafı burada ortaya çıkıyor.
İşe uygun insanı yalnızca diploma ve özgeçmiş üzerinden değil, sahip olduğu beceriler üzerinden değerlendirmek…
Bazen adayın bir simülasyonda nasıl problem çözdüğüne bakmak…
Bazen el becerisini ölçmek…
Bazen takım çalışmasını gözlemlemek…
Bazen de kişinin eksik olan becerisinin kısa bir eğitimle tamamlanıp tamamlanamayacağını değerlendirmek…
Böylece “Bu diplomaya sahip değil” cümlesinin yerine “Bu işi yapabilir mi?” sorusu geliyor.
Zübük’ün bize anlattığı başka bir gerçek
Burada Zübük’ün hikâyesinden çıkarılabilecek daha önemli bir ders var.
Bir sistem, neyi ölçüyorsa onu büyütür.
Eğer liyakat yerine yakınlık ölçülüyorsa yakınlık becerisi gelişir.
Eğer gösteriş ödüllendiriliyorsa insanlar gösteriş yapmayı öğrenir.
Eğer diploma tek başına yeterlilik göstergesi kabul ediliyorsa insanlar diploma toplamaya odaklanır.
Eğer gerçek performans ölçülüyorsa insanlar performanslarını geliştirmeye çalışır.
Ekonomi de bundan bağımsız değildir.
İş dünyasına “sertifikan var mı?” diye sorarsanız sertifika piyasası büyür.
“Kaç yıl deneyimin var?” diye sorarsanız insanlar deneyim yılı biriktirir.
Ama “Bu işi nasıl yaparsın?” diye sorarsanız işte o zaman gerçek beceriler ortaya çıkmaya başlar.
Belki de Türkiye’nin iş gücü piyasasında bugün ihtiyacımız olan en önemli dönüşümlerden biri budur.
Avrupa’nın denediği model: İnsanları kâğıttan çıkarmak
Avrupa’daki kamu istihdam hizmetlerinin beceri odaklı işe alım yaklaşımı tam da bu noktada dikkat çekiyor.
Fransa’da France Travail tarafından uygulanan MRS – Méthode de Recrutement par Simulation – adayın yalnızca diploma ve özgeçmişine bakmak yerine, işin gerektirdiği becerileri simülasyonlar üzerinden değerlendirmeyi amaçlıyor.
Yani adayın önüne gerçek işe benzeyen bir görev konuluyor.
Ve soru şu oluyor:
Yapabiliyor musun?
Bu çok önemli bir değişim.
Çünkü belki de yıllardır iş arayan bir insanın özgeçmişinde aradığımız kelime yoktur.
Ama önüne işi koyduğunuzda yapabiliyordur.
İşte o zaman kâğıt üzerindeki “niteliksiz” insan ile gerçek hayattaki “işi yapabilen” insan arasındaki fark ortaya çıkar.
Lüksemburg’da ADEM,
Avusturya’da AMS,
Belçika’da VDAB,
Finlandiya’da Työmarkkinatori ve İrlanda’da Intreo gibi kamu istihdam hizmetleri farklı yöntemlerle beceri açıklarını kapatmaya, işverenlerle çalışanları daha iyi eşleştirmeye ve ihtiyaç duyulan becerileri geliştirmeye yönelik çalışmalar yürütüyor.
Bu uygulamaların her biri aynı değildir.
Ama ortak noktaları dikkat çekici:
İnsanı yalnızca diplomasıyla değil, sahip olduğu ve geliştirebileceği becerileriyle değerlendirmek.
İşverenler için de bir aynaya bakma zamanı
Şimdi biraz da işverenlere dönelim.
“İstediğim nitelikte eleman bulamıyorum.”
Peki ilanınız gerçekten ne istiyor?
Beş yıl deneyim mi?
Üniversite diploması mı?
Üç farklı sertifika mı?
Yabancı dil mi?
Yoksa aslında bunların arkasında bambaşka bir ihtiyaç mı var?
Belki işletmenin ihtiyacı çok iyi problem çözen bir çalışan.
Belki müşteriyle iletişimi güçlü bir insan.
Belki hızlı öğrenebilen bir genç.
Belki teknik becerisi yüksek ama üniversite diploması olmayan bir usta.
Belki de işletmenin ihtiyacı olan insan, özgeçmiş filtrelerinden geçemediği için hiçbir zaman insan kaynakları yöneticisinin karşısına çıkamıyor.
O zaman sorun sadece adayda değildir.
İlanın kendisinde de olabilir.
KOBİ’ler için daha da önemli
Bu mesele özellikle KOBİ’ler açısından hayati.
Büyük şirketler insan kaynaklarına ciddi bütçeler ayırabiliyor.
Yetkinlik modelleri hazırlayabiliyor.
Testler uygulayabiliyor.
Eğitim programları düzenleyebiliyor.
Peki küçük işletme?
Bir işletme sahibi sabah dükkânını açıyor.
Siparişleri takip ediyor.
Muhasebeye yetişiyor.
Müşteriye bakıyor.
Tedarikçiyi arıyor.
Personel sorunlarıyla ilgileniyor.
Akşam olduğunda da “Ben acaba hangi beceri modelini kullanarak işe alım yapmalıyım?” diye düşünmesini beklemek kolay değil.
İşte burada kamu istihdam kurumlarının rolü büyüyor.
Devlet, işveren ile iş arayan arasında yalnızca ilan yayınlayan bir aracı değil;
doğru beceriyi tanımlayan, adayı doğru ölçen, eksik beceriyi tamamlayan ve doğru insanı doğru işle buluşturan ekonomik bir köprü olabilir.
EURES ve sınırları aşan iş gücü
Avrupa’da bu yaklaşım EURES gibi sınır ötesi iş gücü hareketliliğini destekleyen ağlarla daha da genişliyor.
Bir ülkede bulunamayan beceri başka bir ülkede aranabiliyor.
İş ilanları, özgeçmişler, danışmanlık hizmetleri ve iş gücü hareketliliğine ilişkin bilgiler ortak bir ekosistemde buluşuyor.
Bu bize geleceğin iş piyasası hakkında önemli bir ipucu veriyor.
Artık rekabet yalnızca şirketler arasında değil.
Beceriler için ülkeler arasında da rekabet var.
Bir ülke yetenekli insanını değerlendiremezse başka bir ülke onu değerlendirebilir.
Bir işletme aradığı yeteneği kendi şehrinde bulamazsa başka bir şehirde, hatta başka bir ülkede bulabilir.
Bu nedenle beceri ekonomisi aynı zamanda bir ülke rekabetçiliği meselesidir.
Türkiye için asıl soru
Şimdi kahvemizi biraz daha ağır ağır içelim.
Türkiye’nin önünde aslında çok basit ama çok büyük bir soru duruyor:
Biz insanlarımızı gerçekten sahip oldukları becerilere göre mi değerlendireceğiz, yoksa kâğıt üzerindeki geçmişlerine bakmaya devam mı edeceğiz?
Bir gencin diploması olabilir ama işi yapamayabilir.
Başka bir gencin aranan diploması olmayabilir ama işi olağanüstü yapabilir.
Bir çalışanın özgeçmişi etkileyici olabilir ama kriz anında ne yapacağını bilemeyebilir.
Başka bir çalışan sıradan görünen bir özgeçmişe sahip olabilir ama işletmenin en zor problemini çözebilir.
İşte ekonomi tam burada karar verir.
Kimi içeri alıyoruz? Kimi dışarıda bırakıyoruz?
Çünkü yanlış insanı yanlış işe koymanın maliyeti yalnızca insan kaynakları bütçesine yazılmaz.
Üretime yazılır.
Verimliliğe yazılır.
Rekabet gücüne yazılır.
İhracata yazılır.
Milli gelire yazılır.
Ve sonunda toplumun tamamına yazılır.
Zübük’ten sonra asıl sorulması gereken
Zübük’ün hikâyesi bize bir başka uyarı daha yapıyor.
Sistemi tanımak bir beceridir.
İnsanları etkilemek bir beceridir.
İkna etmek bir beceridir.
Fırsatı görmek bir beceridir.
Kriz yönetmek bir beceridir.
Ama her beceri aynı ahlaki değere sahip değildir.
İşte beceri odaklı ekonominin en önemli sınavı da burada.
Sadece “Bu insan ne yapabiliyor?” diye sormak yetmez.
Bir de:
“Bu becerisini ne için ve nasıl kullanıyor?”
diye sormak gerekir.
Çünkü beceri ile liyakat aynı şey değildir.
Beceriyi ölçmek önemlidir.
Ama beceriyi etik, liyakat ve toplumsal fayda ile birlikte değerlendirmek daha da önemlidir.
Zübük’ün yıllar sonra hâlâ hatırlanmasının nedeni belki de tam olarak budur.
Film bize yalnızca bir siyasetçiyi anlatmıyor.
Bize, yanlış şeyleri ödüllendiren bir sistemin ne tür insanları yükseltebileceğini de gösteriyor.
Pazar sohbetimizin son sözleri
Bugün Avrupa’nın beceri odaklı istihdam uygulamalarından, Türkiye’nin iş gücü piyasasına, diplomalardan gerçek yeteneklere kadar uzandık.
Ve sonunda yine Zübük’e geldik.
Belki de mesele Zübük’ün ne kadar becerikli olduğu değil.
Mesele, bizim hangi beceriyi ödüllendirdiğimiz.
Bir ekonominin geleceği yalnızca kaç üniversite mezunu yetiştirdiğiyle ölçülmez.
O mezunların ne kadarının sahip olduğu becerileri kullanabildiğiyle de ölçülür.
Bir ülkenin insan kaynağı, özgeçmişlerden oluşan bir dosya dolabı değildir.
O dosyaların içinde kullanılmayı bekleyen bir ekonomik potansiyel vardır.
Ve o potansiyeli ortaya çıkarmak için belki de artık iş ilanlarına, CV’lere ve işe alım süreçlerine başka gözle bakmanın zamanı geldi.
Diplomayı soralım.
Ama onunla yetinmeyelim.
Deneyimi soralım.
Ama onunla da yetinmeyelim.
Sertifikayı soralım.
Ama asıl soruyu unutmayalım:
“Bu insan gerçekten ne yapabiliyor?”
Çünkü ekonominin geleceğini, kâğıt üzerindeki diplomalar değil, doğru insanın doğru yerde ortaya çıkarabildiği gerçek değer belirleyecek.
Söz Sizde
Pazar kahvemizin son yudumunda sözü size bırakalım.
Bir insanın diploması, sertifikası veya özgeçmişi yerine işi gerçekten yapabilme becerisinin ölçüldüğü bir işe alım sistemi Türkiye’de yaygınlaşsa, sizce işsizlik ile “nitelikli eleman bulamıyorum” paradoksunu aynı anda azaltabilir miyiz?
Ve ikinci sorumuz biraz da Zübük’ün aynasından:
Sizce Türkiye’nin asıl sorunu insanların becerilerinin yeterince ölçülmemesi mi, yoksa bazen yanlış becerilerin, ben bilirimciliğin, gösteriş, bağlantı, makam ve kendini pazarlama gibi gerçek liyakat ve üretkenliğin önüne geçmesi mi?
Söz sizde… Pazar sohbetini bugün siz tamamlayın.
Erhan Yurdayüksel
16 Ağustos 2026
